Yeni Zelanda Milli Takımı – 2026 Dünya Kupası detaylı kadro ve oyun analizi
Yeni Zelanda, üçüncü kez FIFA Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandı.
Hem 1982’de hem de 2010’da grup aşamasından elendi.
Yeni Zelanda, FIFA Dünya Kupası’ na sadece üçüncü kez gidiyor . 1982 İspanya’daki zorlu ilk denemenin ardından, Zelandalı’ların yaklaşık otuz yıl sonraki bir sonraki macerası çok daha olumlu geçti denilebilir.
Güney Afrika 2010’da grup aşamasında elenmelerine rağmen; takım, Slovakya, İtalya ve Paraguay’a karşı üst üste üç beraberlik elde etti şimdi ise; sporun en üst seviyesine dönüşlerinde ilk galibiyetlerini ve eleme turuna yükselmeyi hedefleyecekler.
OFC’ye(Okyanusya elemeleri) doğrudan katılım hakkı sağlayan tarihi ilk kontenjanı kolayca elde eden Yeni Zelanda, Kuzey Amerika’da da etkileyici bir performans sergilemeyi hedefliyor.
Yeni Zelanda antrenörü: Darren Bazeley
İngiliz ekibi Watford’da 250’den fazla maçta forma giydikten sonra, Bazeley futbol kariyerini Avustralya A-League’inin ilk yıllarında, artık faaliyette olmayan New Zealand Knights’ta sonlandırdı. 2007/08 sezonunda yerel takım Waitakere United ile son bir dönem geçirdi ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası’nda yer aldı , ancak İran temsilcisi Sepahan’a 3-1 mağlup oldu.
Northampton doğumlu olan isim, antrenörlüğe oldukça hızlı bir geçiş yaptı ve son on beş yıldır Yeni Zelanda’yı her yaş kategorisinde çalıştırdı. 2015, 2017 ve 2023 FIFA U-20 Dünya Kupası’nda U-20 takımını eleme aşamasına taşıdıktan sonra , Temmuz 2023’te A Milli Takımın başına kalıcı olarak getirildi.
2024’te OFC Erkekler Milletler Kupası’nı ezici bir zaferle kazanan 52 yaşındaki teknik direktör, All Whites’ın beş maçın tamamını kazanarak dünya çapındaki bu büyük organizasyona katılmasını sağlayan muhteşem bir eleme kampanyasına imza attı .
Yeni Zelanda’nın 2026 Dünya Kupası fikstürü ve grup durumu
15 Haziran: İran – Yeni Zelanda – Los Angeles Stadyumu
21 Haziran: Yeni Zelanda – Mısır – BC Place, Vancouver
26 Haziran: Yeni Zelanda – Belçika – BC Place Vancouver
Yeni Zelanda 2026 Dünya Kupası’na nasıl katılmaya hak kazandı?
OFC’nin ilk kez doğrudan Dünya Kupası’na katılma hakkı kazanmasıyla birlikte, bu bileti kimin alacağı konusunda bölgede büyük bir heyecan vardı ve Yeni Zelanda, Okyanusya özelinde yenilmesi zor takım olduğunu göstermekte hiç vakit kaybetmedi.
Üç eleme turunun ikincisinde mücadeleye katılan All Whites, Tahiti’ye karşı (3-0), Vanuatu’ya karşı (8-1) ve Samoa’ya karşı (8-0) büyük galibiyetler elde ederek üçüncü turda Fiji ile karşılaşma hakkı kazandı.
21 Mart 2025’te Wellington’da Bula Boys’u 7-0’lık skorla ezici bir şekilde mağlup ederek üstünlüklerini sürdürdüler ve üç gün sonra Auckland’da Yeni Kaledonya’yı 3-0 yenerek elemeleri geçtiler ve Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandılar.
Yeni Zelanda’nın en iyi Dünya Kupası performansı
28 yıllık bir aradan sonra Dünya Kupası’na ikinci kez dönen Yeni Zelanda’nın Güney Afrika’daki başarıları, uzun beyaz bulutlar ülkesinde hala efsane olarak anılıyor.
Ülkenin küresel arenadaki ilk denemesi, 1982 İspanya Dünya Kupası’ndan üst üste üç mağlubiyetle sonuçlanmış ve Güney Afrika turnuvası için; İtalya, Paraguay ve Slovakya’nın yer aldığı bir gruba çekilmesiyle beklentiler düşük kalmıştı.
On günlük maceralarının sonunda, All Whites, grup aşamasındaki üç rakibiyle de berabere kalarak, o Dünya Kupası’nda yenilgisiz tek ülke olarak evlerine döndüler.
Yeni Zelanda’nın son Dünya Kupası
Güney Afrika’da düzenlenen bu olağanüstü turnuvada All Whites, grup aşamasını mağlubiyetsiz tamamlayarak nadir görülen bir başarıya imza attı ve aynı zamanda F Grubu’nda son Dünya Kupası şampiyonu İtalya’nın üzerinde yer almayı başardı.
Slovakya ile oynanan açılış maçında Avrupa ülkesi ilk kez Dünya Kupası’nda gol attı ve All Whites, Robert Vittek’in 50. dakikada attığı golü Winston Reid’in 93. dakikada attığı dramatik golle eşitleyerek ilk puanını kazandı.
Ardından dikkatler Nelspruit’e çevrildi; o dönemde ülkenin tüm zamanların en golcü oyuncusu olan Shane Smeltz, İtalya karşısında yedinci dakikada sansasyonel bir gol attı, ancak son şampiyon İtalya, maçın yarım saatine az kala Vincenzo Iaquinta’nın penaltısıyla bir puanla kurtuldu.
Paraguay ile oynanan son grup maçı, kaleci Mark Paston’ın yaptığı bir dizi harika kurtarış sayesinde golsüz sona erdi ve azimli ekip puan, gurur ve övgülerle sahadan ayrıldı.
Yeni Zelanda’nın ilk Dünya Kupası
Üç başarısız eleme kampanyasının ardından Yeni Zelanda, nihayet 1982’de sporun ana sahnesine ulaştı. Asya ve Okyanusya’nın tamamı için sadece iki yerin mevcut olduğu düşünüldüğünde, All Whites’ın sadece elemeleri geçmesi bile destansı bir başarıydı. Bir noktada, ülke 13 gün içinde dört maç oynadı; bunların hepsi deplasmanda, Fiji, Çin Taipei, Endonezya ve Avustralya’da gerçekleşti. Sonunda, tarafsız Singapur’da 60.000 taraftarın önünde Çin Halk Cumhuriyeti’ni 2-1 yenerek play-off maçını kazandılar.
Turnuvanın kendisinde de işler aynı derecede zordu; Yeni Zelanda, ilk Dünya Kupası maçında İskoçya’ya 5-2 mağlup oldu. Merhum Steve Sumner, ikinci yarının başlarında attığı golle küresel finallerde gol atan ilk OFC oyuncusu olurken, on dakika sonra Steve Wooddin ikinci golü kaydetti.
Sovyetler Birliği’ne karşı 3-0’lık mağlubiyetin ardından, Zico’nun önderliğindeki Brezilya’ya 4-0 yenilerek ülkenin ilk Dünya Kupası macerası sona erdi.
Yeni Zelanda’nın Dünya Kupası’ndaki unutulmaz anları
Sumner’ın 1982’de Malaga’da İskoçya’ya karşı attığı gol tarihi bir an olsa da, 2010 turnuvasındaki Slovakya ve ardından İtalya’ya karşı alınan iki ünlü sonucun etkisini göz ardı etmek zor.
Golün geldiği zaman ve ülkenin tarihindeki ilk puanı getirme amacı göz önüne alındığında, Reid’in Rustenburg’da Slovaklara karşı attığı son dakika golü, tüm Yeni Zelanda taraftarlarının asla unutamayacağı bir an oldu.
Vittek’in 50. dakikada attığı golle geride olan ve ikinci yarının uzatma dakikalarının bitimine üç dakika kala, Smeltz sol kanattan derin bir orta yaptı. Tüm olumsuzluklara rağmen, topu karşılayan isim stoper Reid oldu.
Kafa vuruşunu direğin dibinden sektirerek Jan Mucha’nın yanından ağlara gönderen eski West Ham yıldızı, sevinçle koşmaya başlamıştı sonrasında verdiği röportajda ;
“Gözlerimi kapatıp topu kafayla ağlara göndermem gerektiğini biliyordum ama sanki herkes gol atmış gibiydi. Hala dün gibi geliyor ama aradan birkaç yıl geçti tabii ki,” demişti Reid 2022’de milli takımdan emekliliğini açıkladığında. “Bu sadece benim için değil, takım arkadaşlarım, teknik ekip ve ülke için de harika bir dönemdi. Çok gurur verici bir an.” demişti.
Bu turnuvada ise; grupları hiç de fena değil ama belki de tarihlerinin en kısıtlı yenetek havuzuna sahipler.. İran-ABD savaşı sonrasında İran’ın turnuvaya katılmama kararı ile; 8 en iyi grup 3. içerisine kendilerini atma ihtimalleri hayli yükseldi. Mısır maçı hedef maç niteliğinde olacaktır. Mısır’dan ne kadar az gol yerlerse o kadar gruptan çıkma şansları yükselecektir ancak gruptan çıktıktan sonra herhangi bir eşleşmede şansları olduğunu düşünmüyorum.
BKÖ: When people hear “technology executive,” they often imagine strategy meetings and high-level decisions. But what does your role actually look like in terms of daily execution, operational pressure and decision flow?
Ms. Leplomb: The reality of a technology executive role is far more operationally intensive and cognitively fragmented than it appears from the outside. What people tend to see are the visible outputs—strategic decisions, product launches, organizational announcements—but those are only the final layer of a much more complex system of continuous decision-making, trade-off analysis, and organizational synchronization.
A significant portion of my time is spent operating at what I would call the “translation layer” between three fundamentally different worlds: engineering teams, commercial strategy, and market reality. Each of these domains has its own logic system. Engineers optimize for technical correctness and robustness. Commercial teams optimize for speed, positioning, and market penetration. The market itself is driven by timing, perception, and external constraints that are often nonlinear and unpredictable.
My role is to ensure that these three systems remain coherent. This requires constant calibration. For example, an engineering team may propose a technically elegant solution that is too slow to reach the market window. Conversely, commercial pressure may push for speed that compromises long-term scalability. Most executive decisions are not about choosing between “right and wrong,” but about balancing conflicting constraints under uncertainty.
Operationally, my day is structured around continuous information flow: technical reviews, product iteration discussions, risk assessments, partner negotiations, and organizational alignment meetings. Each of these carries decision pressure, but rarely in isolation. Decisions are interconnected; a change in product architecture can affect commercial positioning, which in turn impacts hiring strategy or investment allocation.
Therefore, the executive function is less about isolated decision moments and more about maintaining systemic coherence under constant change.
2.
BKÖ: You have worked in global corporations like IBM and also in mid-size industrial technology companies. How does decision-making fundamentally change as you move from a large corporate structure into more agile or founder-led environments?
Ms. Leplomb: The difference is not simply organizational size—it is fundamentally about how uncertainty is processed and distributed across the system.
In a large corporation such as IBM, uncertainty is structurally absorbed through process. Decisions are decomposed into layers: analysis, validation, review, compliance, and executive approval. This creates a highly stable environment where risk is minimized through redundancy and institutional memory. However, the cost of this stability is speed. Innovation cycles are longer because every decision must pass through multiple validation gates.
In contrast, in smaller or founder-led environments, uncertainty is not absorbed by structure—it is absorbed by individuals. This means decision latency is significantly reduced, but cognitive load per decision is much higher. You are constantly operating with incomplete information, and decisions must be made before all variables are known.
What changes most dramatically is not the technical nature of decisions, but the ownership of consequences. In large organizations, consequences are distributed. In smaller structures, consequences are immediate and personal. This fundamentally changes risk perception.
Another critical difference is feedback velocity. In large organizations, feedback loops are slow and often lagging. In agile environments, feedback is immediate, but also noisier. This requires a different mental model: instead of optimizing for correctness, you optimize for adaptability.
Over time, this teaches a crucial executive principle: organizational structure is not neutral—it actively shapes the type of intelligence a company can produce.
3.
BKÖ: Many entrepreneurs assume that having a strong technical idea is enough. From your experience, what actually determines whether a technical concept becomes a scalable, real-world product?
Ms. Leplomb: This is one of the most persistent misconceptions in the technology ecosystem. A technically superior solution is not sufficient for market success. In fact, technical superiority is often irrelevant unless it aligns with three additional dimensions: usability, timing, and systemic integration.
The first dimension is contextual relevance. A technology must solve a problem that is not only real but also economically or operationally painful enough that users are willing to change behavior. Many technically excellent products fail because they optimize for performance in isolation rather than solving a high-friction real-world constraint.
The second dimension is adoption friction. Even when a solution is valuable, it must integrate into existing workflows, infrastructures, and cognitive habits. If the cost of transition is too high—whether financial, operational, or psychological—the market will resist adoption regardless of technical merit.
The third dimension is scalability architecture. Early-stage prototypes often work in controlled environments but fail when exposed to variability at scale. This includes differences in user behavior, environmental conditions, and operational load. A scalable product must anticipate variance from the beginning, not as an afterthought.
Finally, there is a strategic dimension: positioning and narrative structure. Markets do not evaluate technology purely on function; they evaluate it through perceived value frameworks. This means the way a product is understood can be as important as what it actually does.
In practice, successful productization is not a linear engineering process—it is an iterative convergence between technical capability, market behavior, and organizational execution capacity.
4.
BKÖ: Many startups fail even when the underlying technology is strong. From your experience, what is the most critical failure point that causes technically promising companies to collapse?
Ms. Leplomb: In my experience, the failure of technically strong startups is rarely due to a single catastrophic event. It is almost always the result of a gradual misalignment between three core dimensions: market understanding, organizational capacity, and timing.
The most common structural failure is what I would call “technology-first isolation.” Founders become deeply immersed in the technical elegance of their solution and gradually detach from the external reality of market constraints. They optimize for performance metrics that are internally meaningful but externally irrelevant. As a result, the product becomes increasingly sophisticated but less and less aligned with actual user demand.
A second critical failure point is scaling mismatch. Many startups reach a level of technical validation in controlled environments and prematurely assume readiness for scale. However, real-world deployment introduces non-linear complexity: heterogeneous users, unpredictable workloads, infrastructure variance, and behavioral inconsistency. Systems that appear stable at small scale often collapse when exposed to real operational diversity.
A third and equally important factor is organizational fragmentation under growth pressure. As teams expand, communication overhead increases exponentially. If the organizational structure does not evolve at the same pace as the product complexity, decision-making becomes inconsistent. This leads to conflicting priorities, delayed execution, and strategic dilution.
Ultimately, most failures are not technical failures—they are systems integration failures, where technology, organization, and market reality drift apart until the system can no longer self-correct.
5.
BKÖ: How do you approach building and scaling high-performance teams in environments where priorities change rapidly and uncertainty is constant?
Ms. Leplomb: Building high-performance teams in volatile environments requires fundamentally rethinking what “performance” actually means. It is not about static excellence; it is about adaptive capability under continuous change.
The first principle is selection for cognitive flexibility rather than specialization alone. While technical expertise is necessary, it is insufficient. In fast-evolving environments, individuals must be able to reframe problems, absorb ambiguity, and shift context without losing productivity.
The second principle is clarity of directional intent rather than procedural rigidity. In stable environments, processes define success. In dynamic environments, outcomes define success. Teams must understand not only what to do, but why it matters at a system level. This reduces dependency on constant managerial intervention and allows decentralized decision-making.
The third principle is feedback velocity optimization. High-performance teams are defined by how quickly they detect misalignment and correct it. This requires shortening the distance between action and feedback, both technically (through instrumentation and metrics) and culturally (through open communication and psychological safety).
Another critical factor is organizational elasticity. Teams must be structured in a way that allows rapid reconfiguration. Rigid hierarchies break under uncertainty; modular, cross-functional structures perform significantly better because they allow capabilities to be recombined as priorities shift.
Ultimately, scaling teams is not about increasing headcount—it is about maintaining coherence while complexity increases exponentially.
6.
BKÖ: How do you make high-stakes decisions when you do not have complete information, especially in fast-moving technology environments?
Ms. Leplomb: Decision-making under uncertainty is one of the defining characteristics of executive leadership. The key misconception is that better decisions come from more information. In reality, beyond a certain threshold, additional information has diminishing returns and can even degrade decision quality by increasing analysis paralysis.
My approach is based on structured uncertainty reduction rather than information maximization. The first step is to identify which variables are truly decision-critical and which are noise. Most environments contain a large amount of data that is irrelevant to the actual decision boundary.
Once the critical variables are isolated, we model outcomes not as single predictions but as probabilistic distributions. This allows us to evaluate decisions based on expected value under uncertainty rather than deterministic correctness.
A second key principle is reversibility classification. Decisions are categorized based on whether they are reversible or irreversible. Reversible decisions are executed quickly with minimal overhead, allowing fast iteration. Irreversible decisions require deeper validation and scenario analysis. This distinction dramatically improves decision velocity without increasing systemic risk.
Finally, there is an element of experience-based pattern recognition. Over time, leaders develop intuition for recognizing structural similarities between new and previously encountered situations. This is not guesswork—it is compressed learning from accumulated system behavior.
The goal is not to eliminate uncertainty, but to operate effectively within it.
7.
BKÖ: What role does communication play in aligning technical, commercial, and strategic teams within a technology organization?
Ms. Leplomb: Communication in a technology organization is not simply a coordination tool—it is an architecture of alignment. Without precise communication structures, even highly capable teams drift into local optimization, where each group maximizes its own objectives at the expense of system-wide performance.
The core challenge is that different teams operate under fundamentally different cognitive frameworks. Engineering teams think in terms of constraints, architecture, and system stability. Commercial teams think in terms of positioning, velocity, and market penetration. Executive teams operate at the intersection of both, focusing on trade-offs and long-term coherence.
Effective communication therefore requires translation mechanisms, not just information sharing. This means that messages must be reformulated depending on the audience so that the underlying intent remains consistent even if the language differs.
Another critical aspect is asymmetry reduction. In many organizations, information flows vertically but not horizontally, creating blind spots. High-performing organizations actively design communication pathways that ensure cross-functional visibility without creating informational overload.
Finally, communication must be treated as a continuous system, not an event-based activity. Static reporting structures are insufficient in dynamic environments. Real-time feedback loops, shared dashboards, and embedded communication channels are essential for maintaining alignment under rapid change.
8.
BKÖ: How do you personally and organizationally handle failure in high-stakes technology projects where the cost of error can be significant?
Ms. Leplomb: Failure in high-stakes technology environments is not an anomaly; it is a structural certainty. The real question is not how to avoid failure, but how to design systems that remain stable under failure conditions.
From an organizational perspective, I distinguish between three categories of failure. The first is experimental failure, which occurs in controlled environments during innovation cycles. This type of failure is not only acceptable but necessary, because it provides information about system boundaries.
The second is operational failure, which occurs when validated systems behave unexpectedly in real-world conditions. These failures are more critical because they indicate a gap between theoretical assumptions and environmental complexity.
The third is systemic failure, where multiple subsystems fail simultaneously due to cascading dependencies. This is the most dangerous category because it often emerges from hidden coupling effects within the organization or technology stack.
To manage these categories, we implement structured post-failure analysis frameworks. The objective is not to assign blame but to identify root causal chains, often spanning technical design, decision timing, and communication breakdowns.
On a personal level, resilience is not emotional detachment; it is cognitive separation between outcome and learning process. A failed project is evaluated not by its outcome but by the quality of information it generated for future system improvement.
9.
BKÖ: In your experience, what distinguishes a good leader from a truly exceptional one in the technology sector?
Ms. Leplomb: The difference between a good leader and an exceptional leader lies in the ability to operate at multiple time horizons simultaneously while maintaining coherence across them.
A good leader executes effectively within an existing framework. They ensure delivery, maintain team stability, and meet defined objectives. An exceptional leader, however, operates at a deeper structural level. They are not only executing within a system—they are continuously redefining the system itself while it is operating.
This requires three critical capabilities. The first is anticipatory perception, meaning the ability to identify weak signals of future structural shifts before they become visible in performance metrics.
The second is context switching at scale. Leaders must be able to move seamlessly between technical detail, organizational dynamics, and strategic positioning without losing coherence. Most failures in leadership occur not because of incorrect decisions, but because of inability to integrate multiple layers of reality simultaneously.
The third is invisible influence design. Exceptional leaders do not rely on constant intervention. Instead, they shape decision environments—information flow, incentive structures, and cultural norms—so that the organization naturally moves in the intended direction.
In essence, leadership at the highest level is less about control and more about system design through influence architecture.
10.
BKÖ: How do you balance innovation speed with the need for stability and risk control in complex technology organizations?
Ms. Leplomb: Innovation and stability are often presented as opposing forces, but in reality they are interdependent dimensions of the same system. The challenge is not choosing between them, but structuring their interaction boundaries correctly.
The first principle is segmented risk zoning. Not all parts of an organization should operate under the same risk tolerance. Early-stage innovation units must have high freedom to experiment, while core operational systems require strict stability constraints. The key is to prevent cross-contamination between these zones.
The second principle is controlled experimentation pipelines. Innovation should not occur randomly; it should be systematically channeled through validation stages where risk is progressively reduced. This ensures that only mature concepts reach production environments.
The third principle is decoupled architecture design. When systems are modular and loosely coupled, innovation in one area does not destabilize the entire organization. This structural property is critical for maintaining stability under rapid change.
Finally, there is a governance layer: leadership must continuously evaluate whether the organization is over-indexing on stability or innovation. Both extremes are dangerous. Excess stability leads to stagnation; excessive innovation leads to systemic fragility. The objective is dynamic equilibrium.
11.
BKÖ: What do you believe is the most underestimated factor when building scalable technology companies?
Ms. Leplomb: The most underestimated factor is organizational bandwidth as a finite system resource.
Most founders focus on capital, technology, or market opportunity. However, they often ignore the fact that organizational decision-making capacity has hard limits. Every additional layer of complexity—whether technical, operational, or commercial—consumes cognitive and coordination bandwidth.
When this bandwidth is exceeded, the organization does not fail abruptly; it begins to degrade gradually. Signals become delayed, decisions become inconsistent, and execution becomes fragmented. This is often misinterpreted as a “growth problem,” when in reality it is a system overload problem.
Another underestimated factor is implicit coordination cost. As teams grow, the number of interactions increases exponentially, not linearly. Without proper architectural design, communication overhead becomes the dominant cost center in the organization.
Finally, many companies underestimate the importance of decision latency. The speed at which an organization can recognize, interpret, and act on information often matters more than the quality of the information itself.
Scalability is therefore not only a question of market or technology—it is fundamentally a question of how much complexity a human system can sustain before losing coherence.
12.
BKÖ: Looking ahead, how do you see the structure of technology companies evolving over the next decade, especially with increasing automation and AI-driven systems?
Ms. Leplomb: Over the next decade, technology companies will undergo a structural transformation that is deeper than a simple digitalization trend. We are moving from organizations that primarily produce outputs through human coordination to organizations that increasingly function as hybrid systems of human and machine decision layers.
The most significant change will not be in tools, but in decision architecture. AI systems will progressively absorb a large portion of operational decision-making, particularly in domains such as data analysis, forecasting, resource allocation, and anomaly detection. However, this does not eliminate human roles—it redistributes them.
Humans will move upward in the decision hierarchy, focusing more on defining constraints, objectives, and ethical or strategic boundaries rather than executing operational decisions. This creates a new organizational layer: meta-decision making, where leaders design the frameworks within which automated systems operate.
Another critical evolution will be the collapse of traditional functional silos. As AI systems integrate across departments, the distinction between engineering, marketing, and operations will blur. Companies will increasingly behave like adaptive networks rather than hierarchical structures.
However, this transition introduces a new challenge: system interpretability and control transparency. As decision processes become more automated, understanding why a system made a particular choice becomes as important as the choice itself. Governance frameworks will therefore become a central component of corporate architecture.
13.
BKÖ: How is artificial intelligence changing leadership itself, not just operations or productivity?
Ms. Leplomb: Artificial intelligence is fundamentally altering the cognitive environment in which leadership operates. Historically, leadership was constrained by information scarcity and delayed feedback loops. Leaders had to rely heavily on incomplete data and intuition to make decisions.
With AI, we are shifting toward an environment of information abundance and accelerated feedback cycles. This changes the nature of leadership from information acquisition to signal interpretation and prioritization. The challenge is no longer access to data, but filtering meaningful signals from noise generated at scale.
AI also introduces a new dynamic: decision delegation to non-human agents. Leaders must now define not only strategies but also the logic frameworks that guide autonomous systems. This requires a deeper understanding of systems thinking, probabilistic reasoning, and constraint design.
In this context, leadership becomes less about directing people and more about designing ecosystems of decision-making entities, both human and artificial.
Another profound shift is psychological. Leaders must develop comfort with partial opacity. As systems become more complex, not every decision pathway will be fully interpretable. This requires a new form of trust architecture based on validation, auditing mechanisms, and statistical reliability rather than direct visibility.
In short, AI does not replace leadership—it transforms it into a discipline of structural orchestration across hybrid intelligence systems.
14.
BKÖ: Many industries today are facing geopolitical fragmentation and supply chain restructuring. How does this affect global technology development and innovation?
Ms. Leplomb: Geopolitical fragmentation is reshaping technology development by introducing regionalization of innovation ecosystems. We are moving away from a globally integrated model toward a multi-polar structure where technology stacks, supply chains, and regulatory frameworks are increasingly region-specific.
This has several consequences. First, it increases duplication of infrastructure and R&D efforts, as different regions invest in parallel technological capabilities rather than relying on shared global systems. While this reduces efficiency at a macro level, it increases resilience at a regional level.
Second, it creates differentiated innovation trajectories. Technology development is no longer converging toward a single global standard but diverging based on regulatory environments, data governance rules, and industrial priorities.
Third, it significantly impacts time-to-market dynamics. Compliance requirements, export restrictions, and data localization laws introduce additional layers of complexity into product design and deployment strategies.
From a strategic perspective, companies must now design for multi-jurisdictional adaptability from the earliest stages of development. This includes modular architectures, flexible compliance frameworks, and region-specific deployment strategies.
In this environment, success is no longer determined solely by technological superiority, but by the ability to navigate fragmented systemic constraints while maintaining coherent global strategy.
15.
BKÖ: If you had to describe the future of technology leadership in one conceptual idea—not a sentence, but a guiding principle—what would it be?
Ms. Leplomb: The future of technology leadership will be defined by a shift from control-based leadership to system architecture leadership.
In the past, leadership was primarily about directing people, allocating resources, and ensuring execution. In the future, leadership will be about designing the decision environment itself—the structures, constraints, feedback loops, and incentive systems within which both humans and intelligent systems operate.
This means that leaders will increasingly function as architects of adaptive systems, rather than managers of hierarchical organizations. Their primary responsibility will not be to make every decision, but to ensure that the system consistently produces high-quality decisions even in their absence.
In such a paradigm, the most important leadership capability is not authority or expertise, but structural foresight: the ability to design systems that remain stable, scalable, and coherent under continuous uncertainty, technological acceleration, and geopolitical disruption.
Ultimately, leadership becomes less about influence over people and more about engineering the logic of collective intelligence itself.
Kırmızı toprak sezonunun en kritik virajlarından Monte Carlo Masters’ta Son 64 turunda Alexander Zverev ile Miomir Kecmanovic karşı karşıya geliyor.
Alexander Zverev için toprak kort, kariyerinin önemli başarılarını inşa ettiği zeminlerden biri. Uzun rallilere dayanabilen, fiziksel olarak güçlü ve oyunu arkadan kurabilen bir yapıya sahip. Servisi en büyük silahlarından biri olsa da, toprakta asıl farkı baseline oyunundaki sabır ve derinlikle yaratıyor. Ritim bulduğunda, rakibini adım adım hataya zorlayan bir oyun ortaya koyuyor.
Karşı tarafta ise; daha dengeli, daha kompakt bir profil var: Miomir Kecmanovic.
Kortun her yerini kullanabilen, savunmadan hücuma geçişleri iyi yapan ve oyunun içinde kalmayı bilen bir oyuncu. Büyük silahlarıyla değil, oyunun bütününü doğru oynayarak rakibini zorlamaya çalışıyor.
Bu maç da yine iki farklı yaklaşımın karşılaşması gibi:
Zverev → güç, derinlik ve sabırla oyunu kontrol eden bir yapı Kecmanovic → dengeli, akıllı ve fırsat kollayan bir profil
Zverev’in planı net olacaktır. Servisle avantaj kurup, rallilerde topu derin tutarak Kecmanovic’i sürekli geri itmek. Özellikle backhand hattında kurduğu üstünlükle oyunun kontrolünü almak isteyecek.
Kecmanovic ise; bu baskıyı kırmak zorunda. Onun için en doğru senaryo; oyunu çeşitlendirmek, ritmi bozmak ve Zverev’i konfor alanından çıkarmak. Çünkü Zverev ritim bulduğunda, maç tek taraflı bir akışa dönebiliyor.
Bu maçın anahtarı kontrollü oyun olacak.
Zverev ritmi kurarsa → maçın kontrolünü tamamen ele geçirir Kecmanovic oyunu karıştırırsa → dengeyi sağlayabilir
Zverev’in en büyük avantajı, oyunun temposunu ve yönünü belirleyebilmesi. Ama zaman zaman yaşadığı konsantrasyon dalgalanmaları, bu tarz maçlarda risk yaratabiliyor.
Kecmanovic ise daha stabil bir oyuncu. Büyük iniş çıkışlar yaşamaz, ama oyunu tamamen domine etme konusunda da sınırlı kalabilir. Bu yüzden onun kazanma ihtimali, daha çok Zverev’in seviyesine bağlı.
Kritik noktalar;
Zverev’in ilk servis yüzdesi Kecmanovic’in rallilerdeki direnç seviyesi Zverev’in basit hata oranı
Eğer Zverev servis arkasında rahat puan bulur ve rallilerde derinliği korursa, maç yavaş yavaş onun istediği bir senaryoya döner.
🔮 Tahminim;
Kağıt üzerinde net favori Zverev çünkü; hem oyun gücü hem de bu zemindeki tecrübesi daha üst seviyede.
Ama şu da bir gerçek: Zverev maç içinde dalgalanırsa, Kecmanovic bu boşlukları değerlendirebilecek bir oyuncu.
Yine de genel tablo şu: Zverev oyunu kontrol eder, ritmi ele geçirir ve maçı iki setle kapatmaya daha yakın taraf.
Geçiyoruz haftanın izlenmeye değer bir diğer mücadelesini analize..
Kırmızı toprak sezonunda alıştığımız kalıpların biraz dışına çıkan bir eşleşme:
Hubert Hurkacz ile Alexander Bublik karşı karşıya geliyor.
Bu iki isim de klasik toprak kort oyuncusu değil. Ama tam da bu yüzden, maçın nasıl şekilleneceği daha da ilginç hale geliyor çünkü; ikisi de oyunu “alışılmışın dışına” çıkarabilen oyuncular.
Hubert Hurkacz için yapılacak şeyler gayet net: servis ve düzen. Uzun boyunun avantajını iyi kullanan, servisle çok fazla bedava puan alan ve oyunu mümkün olduğunca kontrollü tutmaya çalışan bir yapısı var. Toprakta en büyük sınavı ise ralliler uzadıkça etkinliğinin biraz düşmesi. Ama servis günü iyiyse, bu dezavantajı ciddi ölçüde kapatabiliyor.
Karşı tarafta ise; tenis dünyasının en “öngörülemez” karakterlerinden biri var: Alexander Bublik. Oyun planı çoğu zaman kağıt üzerinde yazmaz. Drop shot, servis-volley, aniden gelen winner’lar… Ritmi bozmayı seven, rakibi konfor alanından çıkaran bir oyuncu. Ama aynı zamanda maç içinde kopabilen, konsantrasyonu düşebilen bir profil.
Bu maç, klasik bir güç dengesi yerine biraz “kaos vs düzen” gibi:
Hurkacz → servis düzenini koroyabilen, kontrollü oyunu seven ve sabit oyun oynayan bir raketken; Bublik → yaratıcılık arayan, riski seven ve sürpriz hamleler yapabilen bir raket..
Hurkacz’ın planı mümkün olduğunca basit olacak. Servisle üstünlüğü alıp, puanları kısa tutmak ve riske girmeden ilerlemek çünkü; oyun uzadıkça avantajı azalıyor.
Bublik ise; aksine, oyunu tahmin edilemez hale getirmek isteyecek. Ritmi kırmak, Hurkacz’ın servis sonrası kurduğu düzeni bozmak ve maçı “standart tenis” çizgisinden çıkarmak onun en büyük şansı.
Kontrol mü kazanacak, yoksa kaos mu?
Hurkacz oyunu sadeleştirirse → maç onun istediği gibi akar Bublik oyunu karıştırırsa → her şey mümkün hale gelir
Hurkacz’ın en büyük avantajı, maç boyunca belli bir seviyeyi koruyabilmesi ama; Bublik’in avantajı da şu: oyunu tek bir anda bile tamamen değiştirebiliyor.
Kritik noktalar;
Hurkacz’ın servis yüzdesi Bublik’in hata / winner dengesi Ritmin kimde olduğu
Eğer Hurkacz servis arkasında rahat puan bulursa, maç kontrol altına alınır. Ama Bublik birkaç “çılgın” oyunla ritmi ele geçirirse, maç tamamen öngörülemez bir hale gelir.
🔮 Tahminim;
Bu maç kağıt üzerinde analiz edilmesi en zor eşleşmelerden biri çünkü; Bublik’in hangi versiyonunun çıkacağı her şeyi değiştirir.
Yine de daha stabil ve güvenilir oyun yapısı nedeniyle Hurkacz bir adım önde.
Ama net olan bir şey var: Bublik oyuna aklını değil, ilhamını katarsa bu maç düz bir senaryo izlemez. Üç sette tamamlanacağını düşündüğüm bir maç haftanın maçı diyebilirim..
Şimdi geçelim bir diğer Münih eşleşmesine..
Kırmızı toprak sezonunun fiziksel ve sert eşleşmelerinden bir diğerinde de:
Jan-Lennard Struff ile Francisco Cerundolo karşı karşıya geliyor.
Bu maçta kağıt üzerinde sadece iki oyuncu değil, iki farklı tenis kültürü de sahaya çıkıyor gibi.. Bir tarafta Alman disiplinini ve gücünü temsil eden Struff, diğer tarafta ise; toprak kortun doğasına çok daha yatkın formda bir Arjantinli: Cerundolo.
Jan-Lennard Struff için oyun oldukça net: servis + ilk vuruş. Fizik gücünü kullanmayı seven, risk almaktan çekinmeyen ve özellikle forehand tarafıyla kısa sürede puanı bitirmeye çalışan bir oyuncu. Toprakta ise bu oyun biraz daha zorlaşıyor; çünkü zeminin doğası, onu ekstra vuruş yapmaya zorluyor. Bu da hata riskini artırıyor.
Francisco Cerundolo ise; bu zeminin oyuncusu ki kendisini ikinci kez analiz ediyoruz fark etmişsinizdir. Ayakları hızlı, topspinli vuruşları etkili ve ralliler uzadıkça oyunun içinde daha da büyüyen bir profil. Özellikle forehand’le oyunu açma ve ardından boşluğu bulma konusunda oldukça yetenekli. Sabır, onun en büyük silahlarından biri.
Bu maç, yine çok net bir tarz çatışması:
Struff → güç oyunu oynar, agresiflik ve kısa puanlar ister Cerundolo → sabırlıdır, topspinler kullanır ve uzun ralliler ister
Struff’un planı oldukça açık olacaktır. Servisle üstünlüğü alıp, mümkün olduğunca erken winner bulmak. Çünkü puan uzadıkça avantajın el değiştirdiğini biliyor.
Cerundolo ise; tam tersine, topu oyunda tutmak, Struff’u hareket ettirmek ve onu ekstra vuruşlara zorlamak isteyecek. Çünkü Struff’un oyunu baskı altında ve uzayan rallilerde kırılmaya daha açık.
Bu maçın kaderi, puanların uzunluğuna bağlı olacaktır..
Puanlar kısa kalırsa → Struff öne çıkar Ralliler uzarsa → Cerundolo kontrolü alır
Struff’un en büyük avantajı, maçın temposunu bir anda yukarı çekebilmesi. Ama aynı zamanda bu onun en büyük riski. Çünkü agresif oynadıkça hata sayısı da artabiliyor.
Cerundolo tarafında ise daha sürdürülebilir bir oyun var. Büyük riskler almadan, oyunu sabırla işleyerek rakibin hatasını bekleyen bir yapı.
Kritik noktalar;
Struff’un ilk servis yüzdesi Cerundolo’nun rallilerdeki dayanıklılığı Struff’un basit hata sayısı
Eğer Cerundolo rallileri uzatmayı başarırsa, maç giderek onun kontrolüne girer. Ama Struff servis günü yakalarsa, dengeyi bozabilir.
🔮 Tahminim;
Kağıt üzerinde avantaj Cerundolo’da çünkü; bu zeminde oyun planı daha net ve daha az riskli e tabi bir de istim üstünde malum.
Ama Struff’un oyunu “günlük performansa” çok bağlı. Eğer ritim bulur ve agresifliğini doğru yönetirse, bu maç beklenenden çok daha sert geçer.
Yine de genel tablo şu: Cerundolo sabreder, oyunu uzatır ve maçın kontrolünü zamanla ele geçirir. 2-0 kazanacağını düşünüyorum Cerundolo’nun.
Haftanın maçlarında kadınlarda dikkat çeken bir eşleşmeye bakalım şimdi de..
Kapalı kort sezonunun hızlı ve tempolu duraklarından Linz Açık’da bu kez genç bir yetenek ile tecrübeli bir isim karşı karşıya geliyor: Mirra Andreeva ile Elena-Gabriela Ruse birbirine rakip olacak.
Mirra Andreeva için kapalı sert zemin, oyununun hızını ve zekâsını öne çıkardığı bir alan. Yaşına rağmen kort içi olgunluğu dikkat çekici; puanı nasıl kuracağını biliyor, ritmi okuyabiliyor ve rakibin zayıf noktasını sabırla hedef alıyor.
En önemli artısı ise şu: panik yapmıyor. Oyun sıkıştığında bile doğru vuruşu aramaya devam ediyor.
Karşı taraftaysa daha fiziksel, daha direkt oynayan bir profil var: Elena-Gabriela Ruse. Gücünü kullanmayı seven, özellikle servis ve ilk vuruşla üstünlük kurmaya çalışan bir oyuncu. Gününde olduğunda tempoyu yukarı çekip rakibi hataya zorlayabiliyor ama; istikrar konusu onun için belirleyici.
Bu maç da net bir tarz karşılaşması:
Andreeva → akıllı oynayıp kısa sayılar alan, sabırlı beklemeyi sevmeyen ve oyun kurma pozisyonunda olmayı tercih eden bir raketken; Ruse → güçlü oynar , tempoyu yükselterek ralli isteyen bir profil olarak karşımıza çıkar genellikle..
Andreeva’nın planı büyük ihtimalle oyunu kontrol etmek olacak. Rallileri çok hızlı bitirmekten ziyade, doğru açıları bulup rakibi hareket ettirmek ve hataya zorlamak isteyecek. Özellikle çapraz vuruşlarla kortu açıp boşluk yaratmayı iyi biliyor.
Ruse ise bu oyuna kapılmamak zorunda. Onun için en doğru senaryo; erken risk almak, puanları kısa tutmak ve Andreeva’nın o “oyun kurma” düzenini bozmak çünkü; ritim Andreeva’ya geçtiğinde, maç yavaş yavaş onun kontrolüne girer.
Bu maçın anahtarı ise; çok net bir şekilde tempo olacak.
Tempo yükselirse → Ruse’un şansı artar Tempo kontrol edilirse → Andreeva öne çıkar
Andreeva’nın en büyük avantajı, yaşına rağmen oyunun akışını okuyabilmesi ve doğru kararları verebilmesi. Ruse’un avantajı ise fiziksel gücü ve kısa sürede puanı bitirebilme potansiyeli.
Kritik noktalar;
Ruse’un ilk servis yüzdesi Andreeva’nın rallilerdeki sabrı Hata / winner dengesi
Eğer Andreeva rallileri istediği uzunluğa çekerse, maç giderek onun istediği bir satranç oyununa döner. Ama Ruse erken baskı kurarsa, dengeyi bozabilir.
🔮 Tahminim;
Andreeva bir adım önde çünkü oyunu daha kontrollü ve daha sürdürülebilir.
Ruse’un yüksek tempolu başlangıcı, maçı beklenenden daha zor bir hale getirebilir.
Andreeva sabırla oyunu kurar, ritmi ele geçirir ve doğru anlarda yaptığı hamlelerle maçı rahat bir şekilde 2-0 kazanır.
Serviste risk almak → Vakıfbank sistem takımı, ritmi bozulmadan yenilmez dolayısıyla özellikle Markova’ya üçlü blok tehdidi gitmek zorunda, manşetler ve servislerde basit hata oranı minimize edilmeli..
Seride şampiyonu ne gibi faktörler belirleyecek?
🔥 Servis Karşılama oranı
Vakıfbank → servisle bozuyor
Fenerbahçe → bunu çözemezse seri 3-0 biter, Orro’nun pas opsiyonlarını daha iyi kullanması şart.
🔥 Orta oyuncu katkısı
Vakıfbank → ortaları çok iyi kullanıyor bilhassa Zehra’yı.
Fenerbahçe → ortaları kullanamazsa blok tek kanada kapanır, hücum çeşitliliği daraldıkça oyun sıkışır maç da seri de kaybedilir.
🔥 Vargas vs Sistem
Fenerbahçe = bu eşleşmede ilk maç itibariyle yıldız üzerinden oyun oynarken;
Vakıfbank = sistem voleybolu oynuyor
🔥 Set Sonları (20+)
İlk maçta:
Vakıfbank hata yapmadı
Fenerbahçe çok kırılgan göründü üstelik evinde oynadığı ilk maç olmasına rağmen..
Set sonlarını iyi ralillerle geçmek zorundalar..
Kritik Oyuncular kimler olur bu eşleşmede ona da bir bakalım..
Vakıfbank’da;
Markova → manşet + hücum dengesi
Zehra Güneş → blok & orta
Pasör (Cansu) → tempo kontrolü
Fenerbahçe’de;
Melissa Vargas → maçın kaderi
Eda Erdem → orta oyun kilidi
Ana Cristina / Aslı → ikinci skor opsiyonu
Arina’ya aşırı skor yükü biniyor dengeli bir dağılım olması lazım
Maçın muhtemel senaryosunu da nakledeyim size;
Eğer:
Fenerbahçe iyi manşet alırsa özellike Orro ve Hande’nin çok dikkatli olması lazım→ maç 4-5 sete gider, Fenerbahçe’nin şansı olur
İyi manşet alınamazsa ya da basit hatalar özellikle servislerde cereyan ederse → Fenerbahçe yine 3-1 ya da 3-2 kazanacaktır.
Şahsi kanaatim: Bugün Fenerbahçe reaksiyon verecek ama Vakıfbank’ın sistem üstünlüğü hâlâ çok ağır basıyor. Moral avantajları da var, aynı zamanda istim üstündeler ama bu mücadeleyi zorlu bir 5 setle de olsa Fenerbahçe kazanacaktır.
👉 Fenerbahçe Medicana 3-1 ya da 3-2 kazanır seride durumu 1-1’e getirir
Irak Milli Takımı – 2026 Dünya Kupası Detaylı Kadro ve Oyun Analizi
Irak, FIFA Dünya Kupası’na ikinci kez katılmaya hak kazandı.
1986 Meksika’daki grup aşamasından elenmenin ardından daha iyi bir performans sergilemeyi hedefliyorlar.
Meksika, Irak futbolu için her zaman bir mihenk taşı niteliğinde zira; Fernando Quirarte’nin 1986 FIFA Dünya Kupası’ndan elenmelerine neden olan vole golünden kırk yıl sonra, Mezopotamya Aslanları, kuzeydoğudaki Monterrey şehrinde oynanacak 2026 Dünya Kupası grup ilk maçı aracılığıyla küresel sahneye geri dönüyor .
Aradan geçen on yıllar boyunca Irak, Olimpiyatlarda göz kamaştırdı ve Asya’ya hakim oldu, ancak; sporun en büyük masasında tekrar yer alma arayışında defalarca tökezledi.
Ahmed Radhi ve Hüseyin Said gibi isimleri barındıran o efsanevi ‘Meksika jenerasyonu’nun gölgesi, Amir Al Ammari, Aymen Hussein ve diğerlerinin önderliğindeki kısıtlı yetenek havuzuna sahip ekip Bolivya’yı sürpriz yaparak eledi ve Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandı.
Irak teknik direktörü: Graham Arnold
Avustralya adına rekor kıran 72 uluslararası maça çıkan Graham Arnold, aynı konfederasyondan iki farklı ülkeyi Dünya Kupası’nda yöneten az sayıdaki teknik direktör arasına katılmaya hazırlanıyor.
62 yaşındaki teknik direktör, Katar 2022’de ülkesini ikinci kez son 16 turuna taşıdı. Avustralya Milli Takımı’ndan ayrıldıktan yedi ay sonra, Irak’ın başına Jesus Casas’ın yerine geçen Sidney’li teknik direktör, düşüşe geçen eleme umutlarını anında yeniden canlandırdı.
Eski milli forvet, takımın ikinci grup maçına çıkacağı gün 93 yaşına girecek olan Brezilyalı Evaristo’nun ardından, Irak’ı Dünya Kupası’nda çalıştıran ikinci teknik direktör olarak tarihe geçmeye hazırlanıyor.
Irak’ın 2026 Dünya Kupası fikstürü ve grubu
16 Haziran: Irak – Norveç – Boston Stadyumu
22 Haziran: Fransa – Irak – Philadelphia Stadyumu
26 Haziran: Senegal – Irak – Toronto Stadyumu
Irak 2026 Dünya Kupası’na nasıl katılmaya hak kazandı?
Sierra Madre Oriental sıradağlarıyla çevrili Monterrey, Dünya Kupası’na giden uzun ve dolambaçlı yolun son zirvesi onlar için zira;
Basra, Hanoi, Manila, Jakarta, Kuveyt Şehri, Seul, Muscat, Amman, Cidde ve Abu Dabi; 21 maçlık destansı bir eleme periyodunun durak noktalarıydı.
Her şey harika bir başlangıçla başladı; altı maçta altı galibiyetle ülke, AFC elemelerinin ikinci turunu rahatlıkla geçti, ancak; üçüncü turun sonlarına doğru puan kayıpları Casas’ın istifasına yol açtı.
Sonuç olarak, doğrudan katılma hakkını sadece bir puan farkla kaçıran Irak, dördüncü turdaki tek yer için üçlü bir mücadeleye çıktı. Ekim 2025’te ev sahibi Suudi Arabistan ile golsüz berabere kaldıktan sonra, Endonezya’yı 1-0 yendi; bu sefer de sadece atılan goller farkıyla eleme turunu geçemedi.
Ertesi ay oynanan beşinci turda da işler aynı derecede çekişmeliydi; Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı nefes kesen ikinci maçın uzatma dakikalarının 17. dakikasında Al Ammari’nin penaltıdan attığı gol, ülkenin Play-Off Turnuvası’ndaki yerini garantiledi.
Seribaşı olarak finale yükselen Irak, Ali Al-Hamadi ve Aymen Hussein’in iki yarıda attığı gollerle Moises Paniagua’nın gole rağmen; Bolivya’yı 2-1 mağlup etti ve Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandı.
Mevcut teknik direktörlerinin doğumundan on yıl sonra ve onun memleketi olan şehirde, Irak ilk kez Dünya Kupası eleme maçına çıkmış ve Mart 1973’te eski Sidney Spor Sahası’nda Avustralya’ya 3-1 mağlup olmuştu.
Sonraki turnuvanın ön elemelerinden çekildikten ve 1982 İspanya Dünya Kupası’na katılma girişiminde başarısız olduktan sonra, Irak nihayet 1985’in sonlarında Suriye’yi toplamda 3-1 yenerek Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanmıştı.
Altı ay sonra, oldukça alışılmadık sarı formalarıyla Toluca’da Paraguay’a karşı sahaya çıktılar ve Dünya Kupası’nda yer alan altıncı Arap ülkesi oldular. İlk yarının sonlarına doğru Romerito’nun aşırtma vuruşuyla geriye düşen Irak, Halil Allawi ve Hüseyin Said’in gole çok yaklaşmasıyla oyunun kontrolünü kaybetmekten çok uzaktı.
Ne yazık ki, Saeed’in turnuvası burada sona ermişti; Meksika’ya vardığında yaşadığı bir sakatlık nedeniyle eve dönmek zorunda kaldı.
Karim Saddam, Belçika’ya karşı oynanan ikinci maçta kadroda yapılan tek değişiklik olarak onun yerini aldı ve kısa süre sonra tarihe geçecek olan Ahmed Radhi ile birlikte forvet hattında yer aldı.
Enzo Scifo’nun sert şutu ve Nico Claesen’in penaltısı Belçikalılar için yeterli oldu, ancak; Radhi, ülkesinin dünya finallerindeki tek golünü atmadan önce..
Irak’ın orta saha oyuncusu Basil Gorgis’in doğrudan kırmızı kart görmesinden altı dakika sonra, 2020’de Covid-19 komplikasyonları nedeniyle hayatını kaybeden güçlü forvet Radhi, Natiq Hashim’in pasını kontrol etti ve Jean-Marie Pfaff’ın kalesinin uzak köşesine sert bir şut gönderdi.
Son maçları için Toluca’dan Mexico City’ye taşınan Irak, Quirarte’nin ikinci yarıda attığı golle Asyalı rakiplerine karşı üstün bir performans sergiledi. Irak; üç mağlubiyet ve tek golle turnuvadan ayrılmıştı ancak; tarih, takımın turnuva öncesinde Brezilya’da parçalı bir hazırlık sürecinden sonra bile son derece rekabetçi olduğunu göstermişti.
Ülkenin Kuzey Amerika’ya dönüşüyle birlikte, mevcut nesil Irak futbol tarihine yeni bir sayfa yazma şansına sahip.
1986’da Irak’ın tüm maçlarında yedi oyuncu forma giydi; bunlardan altısı ilk 11’de yer alırken, Rahim Hameed ise; üç maçın tamamında yedek kulübesinden oyuna girdi.
Bu futbolculardan dördü; Ahmed Radhi , defans oyuncusu Nadhim Shaker ve orta saha oyuncuları Ali Hussein Shihab ve Natiq Hashim daha sonra vefat etti.
Irak bu şampiyonada da muhtemelen puan alamadan evine dönecek hatta ilk katılımlarına nazaran çok daha az rekabet edebilir mahiyette bir kadro kalitesine sahipler öyle ki ; sol kanat ve sağ bek pozisyonunda rotasyon hayli kısıtlı ve her maç başka isimlere yönelmek zorunda kalıyor Avustralyalı teknik adam yokluktan..
Haliyle her iki kanatta da aksaklık yaşarken turnuvanın en zorlu grubuna düşmeleri de bahtsızlık..
Kıbrıs Rum Kesimi ekiplerinden Anorthosis Famagusta ile Ganalı forvet Waris Majeed arasındaki finansal uyuşmazlığı konu alan bu karar, özellikle “Ödeme Planı Anlaşmaları” (PPA) ve yeni delillerin CAS aşamasında sunulması (de novo yetkisi) açısından kritik hukuki ilkeler barındırıyor diyebilirim..
Kararın künyesi ve uyuşmazlığın arka planına bakalım..
Taraflar: Waris Majeed (Futbolcu) vs. Anorthosis Famagusta FC (Kulüp).
Uyuşmazlık Konusu: Ödenmeyen maaşlar, ek sözleşme alacakları ve bir “Ödeme Planı Anlaşması”ndan (Payment Plan Agreement – PPA) kaynaklanan cezai şartlar.
Temel Sorun: FIFA DRC’nin, oyuncunun bazı alacaklarını “delil yetersizliği” (PPA’nın dosyada olmaması) nedeniyle reddetmesi ve oyuncunun bu eksikliği CAS aşamasında gidermeye çalışması.
Oyuncu ve kulüp arasında 2022 yılında ana sözleşme ve bir ek sözleşme imzalanmıştır. Kulüp, ekonomik zorluklar nedeniyle ödemeleri aksatınca taraflar Haziran 2023’te geçmiş borçlar için bir Ödeme Planı Anlaşması (PPA) yapmışlardır.
FIFA DRC Kararı: FIFA, oyuncunun sunduğu “tabloyu” incelemiş ancak PPA dosyada olmadığı için “SAG” (Settlement Agreement) sütunundaki borçları ve %18’lik cezai şartı reddederek sadece 69.650 € ödenmesine hükmetmiştir.
CAS Temyizi: Oyuncu, FIFA aşamasında profesyonel avukat yardımı almadığı için PPA’yı sunamadığını belirterek, tüm alacaklarının (%18 ceza dahil) ödenmesini talep etmiştir.
Hukuki tartışmanın temeli ve gerekçe ne ?
CAS Hakemi Cottier’in kararı, spor hukukundaki şu temel prensiplere ışık tutmaktadır:
*Yeni Delillerin Kabulü (R57.3 Maddesi)
Kulüp, PPA’nın FIFA aşamasında da oyuncunun elinde olduğunu, dolayısıyla “ihmal” nedeniyle CAS’ta kabul edilmemesi gerektiğini savunmuştur ancak; CAS;
Oyuncunun FIFA aşamasında sadece menajeriyle temsil edildiğini,
PPA’nın davanın esası için kritik öneme sahip olduğunu,
Delilin sunulmamasının “kötü niyetli/istismarcı” bir davranış olmadığını belirterek PPA’yı delil olarak kabul etmiştir.
*Kira Yardımı ve “Along with” ifadesi
Kulüp, konut yardımı ödemelerinin sadece maaş ödenen 10 ayı kapsaması gerektiğini savunmuştur. Hakem, İngilizce sözleşmedeki “along with his salary” (maaşıyla birlikte) ifadesinin “maaşa ek olarak” anlamına geldiğini, konut kirasının yılın 12 ayı devam ettiğini belirterek bu talebi haklı bulmuştur.
*%18 Cezai Şart (Penalty Clause)
PPA’da yer alan, ödemelerin gecikmesi durumunda uygulanacak %18’lik ceza maddesi incelenmiştir.
Hakem; CAS içtihatlarına göre %18’lik cezanın fahiş olmadığını teyit etmiştir.
Ancak; “ne ultra petita” (taleple bağlılık) ilkesi gereği, oyuncunun CAS aşamasında miktar artırımına gidemeyeceğine, FIFA’da talep edilen sınırlar içinde kalınması gerektiğine hükmetmiştir.
Hükümle, sonuç olarak;
CAS; FIFA DRC kararını oyuncu lehine düzelterek aşağıdaki sonuçlara varmıştır:
*Ana Borç: Kulübün oyuncuya toplam 134.050 € ana borç ödemesine hükmedilmiştir.
*Cezai Şart: PPA’daki ihlal nedeniyle 19.422 € tutarında ek bir “cezai şart” ödemesi kararlaştırılmıştır.
*Faiz: Alacaklara yıllık %5 temerrüt faizi işletilmiştir.
*Kısmi Ret: Oyuncunun, cezai şart üzerinden tekrar faiz işletilmesi gibi bazı aşırı talepleri reddedilmiştir.
Bu karar, CAS’ın “de novo” (yeniden inceleme) yetkisinin sınırlarını göstermesi açısından önemlidir. İlk derecede (FIFA) sunulmayan bir belgenin, eğer davanın çözümüne doğrudan hizmet ediyorsa ve “prosedürel kötü niyet” yoksa CAS aşamasında dosyaya girebileceğini kanıtlamıştır. Ayrıca, kulüplerin “ekonomik kriz” veya “usuli ihmal” savunmalarının, açık sözleşme hükümlerinin (PPA) önüne geçemeyeceği vurgulanmıştır.
Musaddık’ın Düşüşü: CIA ve MI6’nın Tahran Operasyonu
Aslında her şey o meşhur 1953 yazında başladı. Eğer bugün Tahran sokaklarında Washington’a karşı dinmeyen bir öfke, bitmek bilmeyen bir arzu varsa; bunun köklerini sakallı mollalarda değil, şık İtalyan kesim takımları ve elinde piposuyla Batı başkentlerinde boy gösteren o aristokrat devlet adamında, Muhammed Musaddık’ta aramalıyız.
Musaddık, İran halkı için sadece bir Başbakan değil, bir onur meselesiydi.
İngilizlerin Anglo-Iranian Oil Company üzerinden İran’ın damarlarındaki petrolü sömürmesine “Dur” dediğinde, aslında sadece ekonomik bir hamle yapmıyordu; tüm bölgeye “Biz buradayız ve bu kaynaklar bize ait” diyordu ama; işte emperyal iştah öyle kolay doyurulmuyor. Londra’da Winston Churchill, Washington’da ise; Dwight D. Eisenhower bu “inatçı” adamın biletini kesmek için çoktan masaya oturmuştu.
Operasyonun adı hafızalara kazındı: Ajax Operasyonu.
Sahne arkasında ise CIA’in o dönemki yıldızı, meşhur başkan Theodore Roosevelt’in torunu Kermit Roosevelt vardı. Kermit, elinde çantalar dolusu parayla Tahran’a sızdığında, modern darbe literatürünün ilk karanlık sayfasını yazıyordu.
Sokaklar satın alındı, sahte gazete haberleri basıldı, kışkırtılan kalabalıklar Musaddık’ın evine yürüdü.
Batı, demokrasiyi sadece kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece sever.
Musaddık demokratik yollarla gelmişti ama İngilizlerin petrol çıkarlarına dokunduğu an, “komünist sempatizanı” damgasını yemişti.
O gün General Fazlullah Zahedi tankın üzerine çıkıp darbeyi ilan ederken, İran’ın demokratik geleceği de adeta o paletlerin altında eziliyordu..
Evet, İran o gün petrolünü geri aldı belki ama; ruhunu da kaybetti.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Batı’nın bölgedeki mutlak gardiyanı olarak tahtına geri döndürüldüğünde, aslında 1979 Devrimi’nin ilk tohumları da o gün toprağa düşmüştü.
Bugünün İranlı yöneticileri Amerika’ya her “Büyük Şeytan” dediğinde, zihinlerinin bir köşesinde hala o devrilen Başbakanın hüzünlü fotoğrafı durur. Onları bu sert, tavizsiz ve her an tetikte bekleyen “savunmacı” refleksleri yüzünden eleştirebiliriz belki, ancak; tarihin onlara öğrettiği o acı dersi görmezden gelemeyiz..
Eğer kapınızı kilitlemezseniz, dost bildikleriniz içeri girip evinizi başınıza yıkar.
Şah’ın ”Beyaz Devrimi”..
Musaddık’ın omuzlarda taşınan naaşının ardından, tahtına süngülerin gölgesinde dönen Muhammed Rıza Pehlevi, kendini sadece bir hükümdar değil, adeta modern bir peygamber gibi görmeye başlamıştı. “Beyaz Devrim” dediği o süslü paket, aslında Washington’ın bölgedeki karakolunu tahkim etme projesinden başka bir şey değildi.
Şah, elinde Kennedy yönetiminin verdiği “reçete” ile İran’ı bir gecede Paris’e çevirebileceğini sandı. Toprak reformu dedi, kadın hakları dedi, okuma yazma seferberliği dedi… Kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi? ama; bir sorun vardı..
Bu devrim halkın kalbinden değil, Beyaz Saray’ın koridorlarından doğmuştu.
Sarayda Asadollah Alam gibi sadık hizmetkarlarıyla viskisini yudumlarken,
dışarıdaki o kadim İran’ı, o bin yıllık çarşı esnafını, o dindar köylüyü tamamen unutmuştu. Şah, Batı’nın teknolojik oyuncağına dönüşmüştü. Savunma bütçesini Amerikan F-14 Tomcat’lerine, o dönem dünyada eşi benzeri olmayan silahlara gömerken,
Tahran’ın arka sokaklarındaki yoksulluğu görmezden geliyordu.
Richard Nixon ve Henry Kissinger, Şah’ı “Körfez’in Jandarması” ilan ettiklerinde, aslında ona sonunu getirecek olan o kibri şırınga ediyorlardı.
Şah, kalkınmayı sadece mini etek giymek ve Fransızca konuşmak sanıyordu. Kendi halkının değerleriyle kavga eden bir liderin sonu her zaman hüsrandır. O meşhur Persepolis kutlamalarını hatırlayınız; çölün ortasında dünyanın en lüks sofralarını kurup Avrupa krallarını ağırlarken, sıradan bir İranlı o sofranın kırıntısına bile muhtaç durumdaydı..
İşte o günlerde, bir köşede sessizce ama derinden bir öfke birikiyordu..
Ayetullah Humeyni, sürgünde olmasına rağmen; Şah’ın bu “Batı hayranlığına” (Garbzedegi) karşı en sert manşetleri atıyordu.
Şah’ın en büyük hatası, muhalefeti sadece solculardan ibaret sanmasıydı. Oysa asıl fırtına, o hor gördüğü cami diplerinden ve medreselerden kopup geliyordu. Biz bugün İran’ın o sert, dış dünyaya kapalı duruşunu eleştiriyoruz ya; aslında o duruş, Şah’ın o aşırı “açık” ve teslimiyetçi tavrına verilmiş travmatik bir cevaptır. Batı’ya bu kadar aşık olursanız, gün gelir o aşk sizi boğar.
1979 Rüzgarları: Humeyni’nin dönüşü ve Paris-Tahran hattı..
Takvimler 1 Şubat 1979’u gösterdiğinde, Tahran’ın Mehrabad Havalimanı sadece bir uçağı değil, koca bir coğrafyanın kaderini bekliyordu. Air France’ın o meşhur uçağı piste teker koyduğunda, merdivenlerden inen o kaşları çatık, bakışları derin yaşlı adam, yani; Ayetullah Ruhullah Humeyni, aslında sadece sürgünden dönmüyordu; bir devrin kapısını sonsuza dek kapatıyordu.
Yanında kimler yoktu ki? Devrimin o dönemki entellektüel yüzü Ebu’l-Hasan Beni Sadr,
dış dünyayla köprü kurmaya çalışan Sadık Kutbizade…
Hepsi o an zafer sarhoşuydu ama; kimse bu zaferin ne kadar kanlı ve sert bir viraja döneceğini kestiremiyordu.
Şah, o devasa ordusuna, SAVAK gibi korku salan istihbarat teşkilatına ve Washington’daki dostlarına güveniyordu ama; atladığı bir şey vardı: Halkın haysiyeti..
Jimmy Carter, Tahran’daki o meşhur yılbaşı yemeğinde İran’ı “istikrar adası” olarak tanımlarken aslında ne kadar kör olduğunu kanıtlıyordu.
O “ada” çoktan yanmaya başlamıştı bile. Humeyni, Paris’in banliyösü Neauphle-le-Château’da basit bir elma ağacının altında oturup kasetlere kaydettiği vaazlarla koca bir imparatorluğu yerle bir etmişti. Teknolojiyi, yani o günün “sosyal medyası” sayılan kaset çaları, Şah’ın tanklarından daha etkili kullanmıştı.
Devrim aslında bir koalisyondu. İçinde komünist Tudeh Partisi de vardı, liberal entelektüeller de, dindar esnaf da…
Herkes “Şah gitsin de ne olursa olsun” diyordu. Ama o “ne olursa olsun” kısmı, devrimin kendi çocuklarını yemeye başladığı an tıpkı Fransa’da olduğu gibi anlaşıldı.
Humeyni uçaktan indiğinde kendisine ne hissettiği sorulduğunda “Hiçbir şey” (Hiç) demişti ya, işte o cevap aslında gelecek olan o buz gibi, tavizsiz ve katı yönetim anlayışının ilk ve net sinyaliydi..
Batı ise; şaşkındı. CIA, o dönem raporlarında “İran’da devrim olasılığı düşüktür” diye yazıyordu. Adamların burnunun dibinde koca bir halk ayaklanmış, onlar hala Şah’ın partilerinde kadeh tokuşturuyordu.
İşte bu kopukluk, bugün bile Washington’ın Tahran’ı bir türlü okuyamamasının temel sebebidir. Devrim gerçekleştikten sonra sokaklarda “İstiklal, Azadi, Cumhuri-ye İslami” (Bağımsızlık, Özgürlük, İslam Cumhuriyeti) sloganları yankılanırken, biz aslında; bugün Ortadoğu’da gördüğümüz o bitmek bilmeyen “Direniş Ekseni”nin ilk harcının atılışına şahitlik ediyorduk..
Evet.., devrim halkın iradesiydi, buna saygı duymak zorundayız ama; o iradenin hemen ardından gelen sert tasfiyeler, hapse atılmalar ve “tek tip” toplum dayatması…
İşte orada oturup düşünmemiz lazım. Bir tiranı devirip yerine başka bir sertlik koymak ne kadar çözüm? Ama dedim ya, o günün coşkusuyla kimse bunu duymuyordu, önemsemiyordu. Herkes; “Büyük Şeytan”ı kovmanın peşindeydi.
‘Büyük Şeytan’ kavramının doğuşu: Elçilik Baskını ve 444 Gün mes’elesi..
4 Kasım 1979… Tahran’da hava serin ama sokaklar alev alev.
Kendilerine “İmam’ın Yolundaki Müslüman Öğrenciler” diyen bir grup, aslında sadece bir binanın duvarlarından atlamıyordu;
uluslararası hukukun canına okuyor, Amerika’nın o güne kadarki dokunulmazlığını yerle bir ediyordu. Abbas Abdi ve Masume Ebtekar gibi isimlerin başını çektiği o kalabalık,
ABD Elçiliği’ne daldığında kimse bu krizin 444 gün süreceğini tahmin bile etmemişti.
Peki, neden yaptılar bunu? Sadece öfke mi? Hayır. Şah, kanser tedavisi bahanesiyle Amerika’ya sığınmıştı ve İran halkı “Yine mi 1953?” diyordu. Musaddık’ın başına gelenlerin kendi başlarına gelmesinden öylesine korkuyorlardı ki, bu korku onları rasyonalitenin tamamen dışına itti. Diplomatları rehin almak adeta tüm dünyaya meydan okumaktı. Jimmy Carter, Beyaz Saray’da her sabah “Bugün kaçıncı gün?” sorusuyla uyanırken, aslında siyasi kariyerinin de o elçilik bahçesinde gömüldüğünü biliyordu.
İran haysiyetini korumak istiyordu, Batı’nın müdahalesinden bıkmıştı ama; elçilik basmak? İşte orada durup bir özeleştiri yapmak lazım. Bu hamle, İran’ı on yıllar sürecek bir yalnızlığa mahkum etti. O gün o duvarları aşan gençler, aslında İran’ın dünyayla olan köprülerini de haklı bir bahaneyle dinamitliyordu.
CIA istasyon şefi Tom Ahern ve diğer 51 Amerikalı rehin tutulurken,
Tahran sokaklarında ilk kez “Marg bar Amrika” (Amerika’ya Ölüm) sloganları resmi bir devlet politikasına dönüşüyordu. “Büyük Şeytan” kavramı artık sadece bir söylem değil, bir varoluş biçimiydi.
Washington’da ise; Cyrus Vance gibi diplomasi yanlıları ile Zbigniew Brzezinski gibi şahinler birbirine girmişti.
Brzezinski, “Vurun geçin” diyordu; Vance ise; “Kan dökülmesin” diyordu. Sonuç ne oldu? Tam bir fiyasko olan Kurtarma Operasyonu… Ama ona birazdan geleceğiz.
Peki İran bu krizle ne kazandı? Rejim, içerideki tüm muhalif sesleri “Amerikan uşağı” diyerek susturma fırsatı buldu. Elçilik baskını, devrimin kendi saflarını sıkılaştırması için muazzam bir kaldıraç oldu ancak; bedeli de hayli ağır oldu; İran artık medeni dünyanın “aykırı çocuğu”ydu. Biz bugün yaptırımlardan, ekonomik ambargolardan dert yanıyoruz ya; işte o ambargo zincirinin ilk halkası, o elçilik kapısına vurulan kilitle takılmıştı. Haklıyken haksız duruma düşmenin dünya tarihindeki en net örneğidir bu 444 gün süren rehine krizi..
Çölde Kum Fırtınası: ABD’nin eline yüzüne bulaştırdığı ”kurtarma operasyonu olan” Kartal Pençesi Operasyonu’nun enkazı..
Takvimler 24 Nisan 1980’i gösterdiğinde, Washington’da uykular yine haramdı.
Jimmy Carter, diplomatik yolların tükendiğini anlayınca masaya o tehlikeli zarfı koydu: Eagle Claw (Kartal Pençesi) Operasyonu. Plan kağıt üzerinde kusursuzdu; Delta Force komandoları gece yarısı gizlice İran içlerine sızacak, rehineleri alıp uçaklarla kaçıracaktı. Operasyonun başında ise; efsanevi Albay Charles Beckwith vardı.
Ama hesap etmedikleri bir şey vardı: İran’ın coğrafyası ve o meşhur “stratejik derinliği”..
Gecenin karanlığında, Umman Denizi’ndeki uçak gemilerinden havalanan helikopterler, Tahran yakınlarındaki gizli bir iniş bölgesi olan “Desert One” noktasına doğru süzüldü. Ancak Tabas Çölü’nde aniden bastıran o meşhur kum fırtınası (habub), Amerikan teknolojisinin en ileri parçalarını birer metal yığınına çevirdi. Bir helikopter ile bir nakliye uçağı çarpıştı; 8 Amerikan askeri can verdi. Beckwith, geri çekilme emri verdiğinde arkasında sadece askerlerini değil, Amerika’nın süper güç imajını da o kızgın kumların üzerine bıraktı.
Ertesi sabah Humeyni, “Kum taneleri Allah’ın ordusudur” diyerek bu fiyaskoyu rejimin kutsallığını tescilleyen bir mucize gibi sundu. Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım: Bu operasyonun başarısızlığı, Washington için sadece askeri bir yenilgi değil, tam bir diplomatik intihar niteliğindeydi. Savunma Bakanı Harold Brown ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski arasındaki bitmek bilmeyen güç savaşının kurbanı olmuştu o askerler. Amerika, kendi “arka bahçesi” sandığı İran’da, bir avuç öğrencinin elindeki rehineleri bile kurtaramayacak kadar hantal ve basiretsiz görünüyordu..
Üstelik tüm dünyaya..
İran bu olayı bir “zafer” olarak kutladı ama; bu olay aynı zamanda İran’ın dünya sisteminden tamamen kopuşunun tescili oldu zira; Amerika artık sadece bir “rakip” değil, “yaralı ve intikam peşindeki bir canavar” haline gelmişti. Carter’ın siyasi cenazesini kaldıran bu olay, aslında daha sert bir ismin, Ronald Reagan’ın önünü açtı.
İran yönetimi, o gün çölde kalan Amerikan enkazlarını bir müze gibi sergilerken, aslında Batı ile yapılacak her türlü diyaloğun kapısını da o enkazların altına gömdü. Biz bugün hala “Neden bu kadar gergin bu iki devlet?” diyorsak, işte o gece çölde yanan helikopterlerin dumanı hala iki başkentin semalarında tütüyor demektir.
Amerika’nın kibri ile İran’ın o dönemki uzlaşmaz devrimci ruhu bir çölde çarpıştı ve kazanan sadece kaos oldu. Halen de öyle..
Saddam’ın iştahı: Batı destekli İran-Irak savaşının ilk günü..
22 Eylül 1980.
Tahran’da insanlar günlük telaşındayken, gökyüzünde beliren o tanıdık olmayan gürültü her şeyi değiştirdi. Irak Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar İran’ın hava üslerini bombalamaya başladığında, Saddam Hüseyin Bağdat’taki sarayında purosunu yakmış, “üç güne Tahran’dayız” hayalleri kuruyordu ama; Saddam’ın unuttuğu bir şey vardı:
Bir halkın devrim tazelediği dönemdeki o öngörülemez, rasyonellikten uzak ama sarsılmaz direnci…
Saddam bu işe tek başına kalkışmadı elbette. Washington’da Jimmy Carter’ın elçilik kriziyle rezil oluşunu, Tahran’ın dünyadan izole edilişini fırsat bilen “şahinler”, Saddam’ın kulağına “Tam sırası” diye fısıldamıştı..
CIA ve MI6, İran ordusunun devrim sonrası generallerini kurşuna dizdiğini, envanterinin bakımsız kaldığını raporluyordu.
Saddam, Şattülarap su yolu üzerindeki hak iddialarını bahane ederek saldırdı ama asıl amacı, yükselen Şii devrim dalgasını henüz kapısındayken boğmaktı. (?!)
Peki, ben burada İran’ı neden savunuyorum? Çünkü bu savaş, bir milletin topyekün yok edilme girişimiydi tıpkı Trump’ın günümüzdeki tehdidi gibi..
Saddam, kimyasal silahlarını (ki bunları ona bizzat Batılı şirketler sağladı) cepheye sürerken, dünya resmen sağır ve dilsizi oynuyordu. Donald Rumsfeld’in o meşhur Bağdat ziyareti sırasında Saddam’la el sıkışırken çekilen o pişkin fotoğrafını hatırlatayım sizlere.
Amerika, “Düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek, o dönem laik ve modern görünen Saddam’ı, “gerici” bulduğu mollalara karşı bir koçbaşı gibi kullandı.
Ama gel gelelim eleştirime… İran yönetimi de bu savaşı kendi kutsal davası (Ceng-i Tahmili) haline getirdi. “Kudüs’ün yolu Kerbela’dan geçer” dediler ve binlerce gencecik çocuğu, boyunlarına taktıkları o plastik “Cennet Anahtarları” ile mayın tarlalarına sürdüler.
Besic birlikleri, hiçbir askeri eğitimi olmadan tankların önüne atılırken, Tahran’daki o sert ideolojik yapı savaşı rejimini sağlamlaştırmak için bir yakıt olarak kullandı. Barış teklifleri geldiğinde, “Zalim devrilene kadar savaş” diyerek süreci uzattılar.
Sekiz yıl sürdü bu cehennem. Bir milyon can gitti, milyarlarca dolar havaya uçtu ve sonuç..? Sınırlar bir santim bile değişmedi. Saddam, Batı’nın kucağında büyüttüğü bir canavar olarak kaldı; İran ise; içine daha çok kapandı ve “Bize bizden başka dost yok” diyerek o meşhur asimetrik harp stratejisini (Hizbullah ve vekalet güçleri) geliştirmeye başladı. Bugünün o sert askeri doktrini, işte o günlerin siperlerinde, hardal gazı kokularının arasında doğdu.
Tanker savaşları: Hürmüz Boğazı’nda mayın ve barut kokusu hiç de yabancı gelmedi kulağa değil mi ? Tarih yine tekerrür mü ediyor, ya da edecek..
Yıl 1984… Karada savaş tam bir satranç çıkmazına girmişken, Saddam Hüseyin kurnazca bir hamle yaptı. “Ben bu savaşı kazanamıyorum ama; İran’ın şah damarını, yani petrol gelirini kesersem onları masaya oturturum” dedi.
Fransız yapımı Super Etendard uçakları ve Exocet füzeleriyle
İran’ın petrol tankerlerini avlamaya başladığında, aslında fitili ateşleyen oydu. Ama İran bu, pabuç bırakır mı? Tahran “Madem benim petrolüm akmıyor, o zaman bu boğazdan kimsenin petrolü geçmeyecek” diyerek tarihin en büyük asimetrik deniz savaşını başlattı.
İşte o an sahneye Amerika bir kez daha çıktı. Kuveyt’in yardım çığlıklarına(?!) kulak veren Washington, “Earnest Will” operasyonuyla bölgeye donanmasını yığdı.
Dev uçak gemileri, muhripler… Karşılarında ise; devasa bir donanma değil, sürat motorlarıyla mayın döşeyen, elinde bazukayla botlardan ateş eden o “çılgın” Devrim Muhafızları vardı.
Amiral William Crowe Washington’dan emirleri yağdırırken, Basra Körfezi bir anda dev bir mayın tarlasına dönüşmüştü..
Burada fotoğrafı net çekelim; Batı dünyası o günlerde sanki tarafsızmış gibi yapıyordu ama; radarlarıyla Irak uçaklarına istihbarat sağlıyor, İran’ın her hareketini Saddam’a fısıldıyordu. Reagan yönetimi için önemli olan tek bir şey vardı: Petrol akmalıydı ve İran bu oyundan silinmeliydi ama; İran’ın o dönemki deniz stratejisi, bugün bile Pentagon’da ders olarak okutuluyor. Dev gemilere karşı sinek ısırığı gibi ama öldürücü hamleler…
Peki, ben burada neyi eleştiriyorum derseniz.. İran o günlerde haklı bir müdafaa yapıyordu belki ama “stratejik sabır” dediği şeyin sınırını bazen öyle bir kaçırıyordu ki, dünyayı karşısına alıyordu. Bir yanda masum sivil gemiler batıyor, diğer yanda petrol fiyatları fırlıyordu. İran yönetimi, “Bize kimse dokunamaz” kibriyle hareket ederken, aslında Amerika’ya o bölgeye kalıcı olarak yerleşmesi için altın tepside bir bahane de sundu.
Bugün o sularda hala Amerikan üsleri varsa, o günkü o kontrolsüz gerilimin payı büyüktür.
Meşhur SS Bridgeton tankerinin ;
bir İran mayınına çarpıp sarsıldığı o an, aslında modern tarihin en büyük kırılmalarından biriydi. Amerika anladı ki; İran’la savaşmak, düzenli bir orduyla savaşmak gibi değil.
Bu adamlar ölümü göze almış, suların altına saklanmış, her an her yerden çıkabilirler. Ama bu “korkusuzluk”, aynı zamanda İran’ın diplomatik yalnızlığını perçinledi.
Biz bugün “Boğazı kapatırız” tehdidini her duyduğumuzda, aslında 80’lerin o yanan tankerlerinin dumanını hatırlamalıyız. İran o günlerde denizde bir destan yazdığını sandı ama; aslında kendi geleceğine büyük bir ambargo zinciri vurdu. İster eleştirir ister doğru bulursunuz bu böyle..
655 sefer sayılı uçuş: Basra Körfezi’nde bir trajedi..
Bandar Abbas Havalimanı’ndan havalanan İran Air’e ait Airbus A300 tipi yolcu uçağında 290 can vardı. Aralarında 66 çocuk tarih 3 Temmuz 1988…
Bayram ziyareti için Dubai’ye giden aileler, iş adamları, sıradan insanlar. Gökyüzü pırıl pırıldı ama denizin üzerinde bir ölüm makinesi pusudaydı: Amerikan donanmasının o dönemki gururu, Aegis radar sistemli USS Vincennes kruvazörü.
Geminin kaptanı William C. Rogers III,
o an bir “sözde bir savaş kahramanı” olmaya mı soyunmuştu yoksa sistemlerin hatasına mı kurban gitmişti, orası hala tartışılır ama; gerçek şu ki: Amerikan radarları o devasa yolcu uçağını bir F-14 savaş uçağı sanacak kadar “kör”leşmişti(?!).
İki füze ateşlendi ve 290 insan saniyeler içinde Basra’nın mavi sularına gömüldü. Washington’dan gelen açıklama ise; evlere şenlikti: “Meşru müdafaa!”
Bir süper güç, dünyanın en ileri teknolojisine sahip olduğunu iddia eden bir devlet, nasıl olur da bir sivil uçakla savaş uçağını ayırt edemez? Bu elbette mümkün değil ben öyle görüyorum. Üstelik uçağın kendi rotasında ve tırmanışta olduğu kanıtlanmışken.
George H.W. Bush’un o meşhur “Amerikan halkı adına asla özür dilemeyeceğim, gerçekler ne olursa olsun umrumda değil” sözü, İran halkının kalbine saplanan o zehirli hançerin adıdır. İşte o gün, Tahran’daki en ılımlı adam bile “Batı’ya güvenilmez” demiştir.
İran’ı neden eleştirebiliriz ? Bu trajedi yaşandığında devrim henüz tazeydi ve rejim bu acıyı öyle bir propaganda malzemesi yaptı ki, ölenlerin hatırasını bile siyasi bir kalkan olarak kullandı. Dünyaya bu acıyı anlatmak yerine, bu nefreti içerideki safları sıkılaştırmak için bir yakıt gibi yaktılar. O gün o füzeler sadece 290 canı almadı;
İran ile Batı arasında kurulabilecek son köprüleri de iç siyaset mezesi uğruna havaya uçurdu.
Bugün bile Tahran’daki Behişt-i Zehra mezarlığına gidildiğinde, o uçağın maketini görürsünüz.
İran bu acıyı unutmadı, unutmayacak ama; bu öfkeyle yaşamak, bazen rasyonel dış politikayı da imkansız hale getiriyor. Amerika o gün o kaptana madalya takarak en büyük stratejik hatasını yaptı. İran ise; bu acıyı bir intikam yeminine dönüştürerek kendini iyice yalnızlaştırdı. Biz bugün hala “Neden bu kadar gergin bu ülkeler?” diyoruz ya; işte o gün denize düşen o parçalanmış oyuncak bebekler, bugünkü füzelerin asıl yakıtıdır.
Ayetullah’ın “Zehir Kadehi”: Ateşkes ve Yeniden İnşa
Takvimler 20 Temmuz 1988’i gösterdiğinde, İran radyolarından yükselen o ses, bir zafer marşı değil, adeta bir yas ilanı gibiydi.
Ayetullah Humeyni, sekiz yıl boyunca “Saddam devrilene kadar savaş” dediği o kutsal davanın bittiğini açıklıyordu. Üstelik o meşhur cümlesiyle tarihe not düşerek:
“Bu kararı almak benim için zehir dolu bir kadehi içmekten daha acıdır.”
Bir devrim lideri için “zafer kazanamadan” masaya oturmak, davasına inanan milyonlarca gence ne söyleyeceğini bilememek demektir. Peki, ne oldu da o tavizsiz hoca geri adım attı? Cevap basit ama yakıcı: Ekonomi çökmüştü, ordu bitkin düşmüştü ve o meşhur 655 sefer sayılı uçağın vurulması İran’a şunu fısıldamıştı:
“Amerika bu savaşı senin kazanmana asla izin vermeyecek, gerekirse savaş suçunun dahi hiçbir sınırını tanımaz, yolcu uçağını bile vurur.”
İşte tam o noktada, perde arkasında bir isim devleşmeye başladı: Ali Ekber Haşimi Rafsancani. O dönemin Meclis Başkanı ve ordunun fiili yöneticisi olan bu kurnaz siyasetçi, Humeyni’yi barışa ikna eden adamdı.
Rafsancani biliyordu ki; eğer savaş durmazsa devrim kendi kendini yiyip bitirecek. Bağdat’ta ise; Saddam Hüseyin, Batı’nın kucağında “kazanan” edasıyla purolarını tüttürüyordu ama; ne garip bir tecelli ki, o gün Saddam’ı alkışlayan Washington, on beş yıl sonra onu bir çukurdan çıkarıp idama götürecekti.
İran yönetimi bu sekiz yılı “Kutsal Savunma” olarak adlandırdı ama bu süreçte koca bir nesli harcadı. Evet, vatanlarını aslanlar gibi savundular, evet; bir karış toprak vermediler; ama; “Zalim devrilene kadar” inadı, savaşı en az üç yıl gereksiz yere uzattı.
Binlerce anne, o son üç yılda giden evlatlarının hesabını kime soracağını bilemedi. Rejim, barışı bir “yenilgi” gibi sunduğu için, halkın omuzlarındaki o devasa yıkım yükü ancak ideolojik hamasetle örtülebildi sivil hayatta.
Ateşkes imzalandığında Tahran sokakları sessizdi.
Ne bir sevinç ne bir isyan… Sadece derin bir yorgunluk vardı. İran artık “devrim ihraç eden” o saldırgan çocuk olmaktan çıkıp, “hayatta kalmaya çalışan” yaralı bir devlete dönüşmek zorundaydı.
BM’nin 598 sayılı kararı kabul edildiğinde, İran’ın önünde yeni bir yol vardı:
Yeniden inşa. Ama o inşa süreci, beraberinde devrimin kendi içindeki o meşhur “muhafazakar-reformist” kavgasını da başlatacaktı..
Rafsancani Dönemi’nde yükselen Pragmatizm ve Batı ile Flört denemeleri..
Savaş bittiğinde İran bir enkaz yığınıydı.
Sanayisi durmuş, petrol tesisleri yanmış, kasası neredeyse tamamen boşalmıştı.
İşte tam bu noktada sahneye Ali Ekber Haşimi Rafsancani çıktı.
1989’da Cumhurbaşkanı seçildiğinde, kafasında tek bir şey vardı:
Devrimi yaşatmak istiyorsak, devrimi biraz “ehlileştirmemiz” lazım.
Rafsancani, o güne kadar sloganlarla yürüyen İran’ı, hesap makineleriyle yönetmeye talip oldu. “Yeniden İnşa” dönemi, aslında İran’ın o sert ideolojik kabuğunu kırma denemesiydi.
Rafsancani sadece bir siyasetçi değil, tam bir denge ustasıydı. Bir yandan Rehber Ali Hamaney ile arayı hoş tutuyor, diğer yandan Batı’ya “Gelin, yatırım yapın, petrolümüzü çıkaralım” diye göz kırpıyordu. Washington’da George H.W. Bush yönetimiyle el altından haberleşiyor, Lübnan’daki rehineler meselesinde “yardımcı” olabileceğini fısıldıyordu.
Onun döneminde Tahran sokaklarına ilk kez yabancı iş adamları, o şık çantalı petrolcüler doluşmaya başladı. Rafsancani biliyordu ki; aç bir halka “Büyük Şeytan” masalları anlatmak bir yere kadardır; tencerenin kaynaması gerekiyordu.
“Yeniden inşa” süreciyle beraber İran’da korkunç bir yolsuzluk ve elitizm dalgası başladı. Devrim “yoksulların” (müstazafların) devrimiydi güya, ama; Rafsancani ve çevresi devasa holdingler, vakıflar (bonyadlar) kurarak ülkenin tüm zenginliğini kendi ellerinde topladılar.
“Teknokrasimiz gelişiyor” derken, aslında bugün İran’ın belini büken o “akraba kayırmacılığı” ve “ekonomik oligarşi”nin temellerini o günlerde attılar.
Halk hala karneyle ekmek alırken, Tahran’ın kuzeyindeki villalarda viskiler yudumlanmaya başlanmıştı bile..
Batı ise; Rafsancani’ye hiçbir zaman tam güvenmedi. Alman ve Fransız şirketleri (Siemens ve Total gibi) kapıdan girmeye çalışırken, Washington’daki İsrail lobisi ve şahinler “Bu adamların gülümsemesine kanmayın, hala nükleer hayalleri var” diye bağırıyordu. Rafsancani’nin o meşhur pragmatizmi, ne içerideki katı muhafazakarları memnun etti ne de dışarıdaki şüpheci Batı’yı..
Sonuç ne oldu? Rafsancani, İran’ı modern bir devlete dönüştürmek istedi ama kurduğu o yozlaşmış sistem, devrimin ruhunu kemirmeye başladı. Biz bugün İran’da “Neden bu kadar zenginlik varken halk yoksul?” diyorsak, işte o 90’ların başında kurulan o çarpık ekonomik modelin kurbanı oldular diyebiliriz. Rafsancani bir köprü kurmaya çalıştı ama; o köprüden sadece kendi yakınlarının geçmesine izin verdi.
Hizbullah’ın doğuşu: Lübnan’da İran’ın ilk büyük yatırımı
Yıl 1982… İsrail ordusu Lübnan’a girmiş, Beyrut’u kuşatmış, FKÖ’yü (Filistin Kurtuluş Örgütü) denize dökmek üzereydi. İşte o kargaşanın ortasında, Tahran’dan kalkan uçaklar Suriye üzerinden Bekaa Vadisi’ne bir avuç “eğitmen” indirdi. Bunlar Devrim Muhafızları’ydı (Sipah). Yanlarında silah değil, bir ideoloji ve o güne kadar kimsenin görmediği bir direniş modeli getirmişlerdi.
Abbas Musavi ve o zamanlar gencecik bir din adamı olan Hasan Nasrallah gibi isimler, İran’ın desteğiyle “Allah’ın Partisi”ni, yani Hizbullah’ı kurarken, aslında Ortadoğu’nun bir dönem sarsılmaz bir gerçeğinin temelini atıyorlardı.
İran, Irak ile boğaz boğaza savaşırken bile Lübnan’a bütçe ayırıyor, oraya tırlar dolusu silah ve para gönderiyordu. Neden? çünkü; İran stratejik bir akla sahipti. Biliyordu ki; eğer savaşı kendi kapınızda beklerseniz, er geç kaybedersiniz. Savaşı düşmanın (İsrail) kapısına götürmeniz lazımdı. Hizbullah, İran için sadece bir “vekil güç” değildi; o, İran’ın Akdeniz’deki gözü, kulağı ve en sert yumruğuydu. 1983’teki Amerikan kışlasına yapılan o devasa kamyon bombası saldırısını hatırlayınız..
Washington o gün anladı ki, İran artık sadece Tahran’da değil, her yerde..
Hizbullah Lübnan’da işgale karşı haklı bir direniş başlattı, buna kimse laf edemez ama; İran, Hizbullah’ı öyle bir yapıya büründürdü ki, Lübnan devletinin içinde bir “paralel devlet” yarattı. Lübnan’ın o güzelim çok sesli yapısı, Tahran’dan gelen talimatlarla hareket eden bir askeri gücün gölgesinde kaldı.
İran yönetimi, Lübnan’daki Şii kardeşlerini birer asker gibi yetiştirirken, onları bazen kendi bölgesel pazarlıklarında birer piyon gibi kullanmaktan da çekinmedi. “Kudüs’e gidiyoruz” sloganlarıyla Lübnan’ın iç siyasetine ayar vermeye başladılar.
Bugün bile İsrail’in uykularını kaçıran o binlerce füze, işte o 80’lerin başında kurulan o lojistik hattın eseri. İran bu yatırımıyla bölgedeki “Şii Hilali”nin ilk ve en güçlü halkasını oluşturdu ama; bu durum, Arap dünyasında “Fars yayılmacılığı” korkusunu tetikledi. İran, Lübnan’da bir kale kurdu ama karşısında koca bir Sünni blok ve Batı dünyasını kemikleştirdi.
Kısacası ; Hizbullah, İran’ın en başarılı dış politika ürünüdür (iç politikada yaptıklarının izahı yoktur orası ayrı) ama aynı zamanda İran’ın “işgalci” veya “müdahaleci” görünmesinin de en büyük sebebidir. Biz bugün Beyrut’ta patlayan her bombada, fırlatılan her füzeyde aslında Tahran’daki o “stratejik derinlik” masasının kararlarını izliyoruz.
Hamaney’ın halefiyeti: Rehberlik makamında yeni dönem..
3 Haziran 1989 gecesi İran’da zaman durdu. Devrimin karizmatik ve tavizsiz yüzü Ayetullah Humeyni hayata gözlerini yumduğunda, sadece bir lider ölmemişti; koca bir sistemin “Peki şimdi ne olacak?” sorusuyla imtihanı başlıyordu.
Sokaklar feryat figan, milyonlar cenazeye akın ederken; kapalı kapılar ardında, Uzmanlar Meclisi’nde (Meclis-i Hubregan) ter dökülüyordu.
İşte o an sahnede yine o kurnaz satranç ustası Rafsancani vardı.
Rafsancani, meclis kürsüsüne çıkıp “İmam ölmeden önce Seyyid Ali’yi işaret etmişti” dediğinde, aslında modern İran tarihinin en büyük hamlesini yapıyordu. O güne kadar bir “Merc-i Taklid” (Taklit Mercii) yani en üst düzey dini otorite sayılmayan, daha çok siyasi ve askeri kimliğiyle ön planda olan Ali Hamaney, bir gecede “Rehber” makamına taşındı. Hamaney, omuzlarındaki bu yükün ağırlığını biliyordu; önünde hem savaştan bitkin çıkmış bir halk hem de devrimin mirasını koruma kavgası veren fraksiyonlar vardı.
Hamaney dönemi başladığında Batı dünyası, özellikle Washington’daki George H.W. Bush yönetimi, “Belki bu yeni adam daha yumuşaktır, belki bir uzlaşı yolu buluruz” diye umutlanmıştı. Hatta içerideki bazı liberal çevreler de Hamaney’in şiire, müziğe ve edebiyata olan düşkünlüğünü bildikleri için bir “yumuşama” bekliyordu ama; yanıldılar. Hamaney, o günden bugüne geçen onca yılda, devrimin omurgasını Tahran’ın o meşhur “Stratejik Sabır” ve “Batı’ya Güvensizlik” ilkeleri üzerine inşa etti. Hamaney devleti bir arada tutmayı başardı, orası kesin. Ama onun döneminde rehberlik makamı o kadar kutsallaştırıldı ve dokunulmaz kılındı ki, en küçük bir eleştiri bile “rejime ihanet” sayılmaya başlandı. Devrim, halkın katılımıyla başlamıştı ama Hamaney ve çevresindeki o muhafazakar elit, kararları halkın değil, “atanmışların” aldığı bir yapıya dönüştürdüler İran’ı. Ayetullah Montazeri gibi devrimin gerçek devlerini ev hapsine mahkum edip sustururken, aslında sistemin kendi içindeki meşruiyetini de yaraladılar.
Hamaney, dış politikada ise; “Ne Doğu Ne Batı” ilkesini daha sert bir anti-Amerikancılıkla harmanladı. Onun için Washington ile pazarlık yapmak, zehirli bir yılanla yatağa girmek gibiydi. Bugün İran’ın o her taşın altından çıkan “Direniş Ekseni” stratejisi, aslında Hamaney’in o sessiz ama derinden yürüttüğü o devasa organizasyonun eseridir.
Hamaney, Humeyni’nin gölgesinden çıktı ve kendi demir yumruğunu kadife bir eldiven içinde İran’a ve bölgeye kabul ettirdi ama; bu süreçte İran halkı, devrimin o “özgürlük” vaadinden biraz daha uzaklaştı, “güvenlik” ve “beka” sarmalına daha çok hapsoldu.
Hatemi ve Medeniyetler Diyaloğu: Bir bahar umudu.?!
23 Mayıs 1997… İran sandık başında ama bu sefer sonuçlar ezber bozuyor. Rejimin işaret ettiği o ağır abi Ali Ekber Natık Nuri değil, halkın, özellikle de kadınların ve gençlerin sevgilisi, o güleç yüzlü, entelektüel din adamı Seyyid Muhammed Hatemi kazandı.
Hatemi, elinde “hukukun üstünlüğü” ve “sivil toplum” (medne-i nebi) bayrağıyla geldiğinde, Tahran sokaklarında ilk kez “özgürlük” kelimesi bu kadar yüksek sesle telaffuz ediliyordu.
Hatemi, sadece içeride değil, dışarıda da bir devrim yapmaya soyundu. New York’ta, Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıkıp o meşhur “Medeniyetler Diyaloğu” çağrısını yaptığında, dünya şaşkındı. “Büyük Şeytan”ın başkentinde, İranlı bir lider barıştan, Mevlana’dan, karşılıklı saygıdan bahsediyordu.
Washington’da Bill Clinton ve Madeleine Albright, ilk kez “Acaba İran’la el sıkışabilir miyiz?” diye ciddi ciddi düşünmeye başlamışlardı. Hatta Albright, Musaddık darbesindeki rolleri için o dönem tarihi bir özür niteliğinde açıklama bile yapmıştı.
Hatemi gerçekten samimi miydi bilinmez.. İran’ın o boğucu yalnızlığından kurtulmasını, gençlerin dünyayla entegre olmasını istiyordu orası kesin. Ama atladığı bir şey vardı: İran’daki “Paralel Devlet”. Sen istediğin kadar seçim kazan, eğer Devrim Muhafızları (Sipah), Yargı Erki ve o meşhur “Derin Tahran” seninle aynı fikirde değilse, attığın her adımda bir mayına basarsın. Hatemi döneminde gazeteler pıtır pıtır açıldı ama; aynı hızla da kapatıldı. Öğrenci olayları patlak verdiğinde (18 Tir), o umutla seçilen Hatemi, sistemin o devasa çarkları arasında sıkışıp kaldı.
Hatemi bir reformistti ama “sistem içi” bir reformistti. Radikal bir kopuşu asla göze alamadı. Hamaney’in o kırmızı çizgilerini aşamadı. Batı ise; Hatemi’nin bu zayıflığını görünce, ona gereken o devasa ekonomik ve siyasi desteği vermekte çok geç kaldı. Clinton yönetimi “Acaba?” derken, içerideki muhafazakarlar Hatemi’yi “Batı hayranı bir hain” ilan etmek için çoktan kolları sıvamıştı bile.
Sonuç ne oldu? O güzelim “Medeniyetler Diyaloğu” rüzgarı, yerini çok geçmeden 11 Eylül saldırıları sonrası esecek olan o kavurucu “Eksen” rüzgarına bıraktı. Hatemi’nin o naif baharı, İran halkının hafızasında “yarım kalmış bir rüya” olarak kaldı. Biz bugün o günleri düşündüğümüzde; hem sistemin o değişime dirençli katı yapısına kızıyoruz hem de Batı’nın o uzatılan eli havada bırakışına. Eğer Hatemi başarılı olsaydı, belki bugün ne nükleer krizi konuşuyor olurduk ne de ambargoları ama; takdir edersiniz ki tarih “keşke”lerle yazılmıyor..
George W. Bush’un tarihi “Şer Ekseni” çıkışı..
29 Ocak 2002 gecesi…
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, Kongre’de o meşhur “Birliğin Durumu” konuşmasını yaparken, dünya siyasetinin kimyasını bozacak o iki kelimeyi telaffuz etti: “Axis of Evil” (Şer Ekseni).
Bush; Irak ve Kuzey Kore’nin yanına, daha birkaç ay önce Afganistan’da Taliban’a karşı Amerika’ya gizli istihbarat desteği veren, El-Kaide militanlarını yakalayıp teslim eden İran’ı da ekleyiverdi.
Tahran’da Hatemi ve ekibi, “Acaba Washington’la terörle mücadele üzerinden bir köprü kurabilir miyiz?” diye umutlanmışken, Bush’un bu çıkışı soğuk bir duş etkisi yarattı. Pentagon’daki o meşhur “Neo-Con” (Yeni Muhafazakar) tayfası, yani Dick Cheney, Donald Rumsfeld ve Paul Wolfowitz, Afganistan’dan sonra sıradaki hedefin Tahran olduğunu gizlemiyorlardı bile. .
Hatemi “Diyalog” dedikçe, Bush “Şer” dedi. Bu durum, Tahran’daki o sertlik yanlısı muhafazakarlara bulunmaz bir nimet sundu. “Bakın,” dediler, “Siz ne kadar taviz verirseniz verin, bu adamlar bizi yok etmek istiyor!” Hamaney o günlerde yaptığı konuşmalarda, Batı’ya güvenmenin ne kadar büyük bir hata olduğunu anlatırken hiç bu kadar haklı görünmemişti.
İran yönetimi de bu noktada bir özeleştiri yapmalı: Amerika’nın bu saldırgan tutumuna karşı, onlar da nükleer programlarını hızlandırarak ve bölgedeki vekil güçlerini tahkim ederek ateşe odun attılar. “Madem bizi şer ekseni ilan ettiniz, o zaman biz de gerçekten şer olalım” gibi bir psikolojiye büründüler. Diplomasi masası devrildi, yerine tehditler ve gizli operasyonlar masası kuruldu. İşte o gece, Bush o kürsüden indiğinde aslında Ortadoğu’da yirmi yıl sürecek bir kaosun da startını vermişti. İran artık sadece hayatta kalmaya değil, bölgeyi bir cehenneme çevirip Amerika’yı orada boğmaya yemin etti.
Bugün nükleer krizi konuşuyorsak, füzelerin menzilini tartışıyorsak; temeli o gece Kongre salonundaki o alkışlar arasında atıldı. Amerika, İran’ı düşmanlaştırdı;
İran ise; bu düşmanlığı bir varoluş sebebine dönüştürdü.
Tahran’ın arka bahçesindeki ‘Yeni Komşu’
9 Nisan 2003… Firdevs Meydanı’nda Saddam Hüseyin’in o devasa heykeli
Amerikan tankları eşliğinde yerle bir edilirken, Tahran’daki o “Stratejik Konsey” odalarında muhtemelen hem bir korku hem de gizli bir sevinç dalgası yayılıyordu.
Korku vardı; çünkü Amerika, İran’ın batısında (Irak) ve doğusunda (Afganistan) adeta bir kıskaç kurmuştu. Ama sevinç daha baskındı; çünkü sekiz yıl boyunca deviremedikleri, kendilerine kan kusturan o tiran, can düşmanları tarafından paketlenip tarihin çöplüğüne atılıyordu.
George W. Bush ve o kibirli Neo-Con ekibi, “Bağdat’a demokrasi getireceğiz” derken aslında İran’ın önündeki en büyük fiziki engeli kaldırdıklarını fark edemeyecek kadar kördüler. Saddam gittiğinde, Irak’ın o bastırılmış Şii çoğunluğu bir anda uyandı.
Yıllardır İran’da sürgünde beslenen, Tahran’ın ekmeğini yemiş Bedir Tugayları, Dava Partisi liderleri ve Nuri el-Maliki gibi isimler, Amerikan uçaklarının açtığı yoldan yürüyerek Bağdat’a, iktidarın kalbine yerleştiler.
Amerika’nın bu “stratejik sığlığına” gülmemek elde değil. Bir yandan İran’ı “şer” ilan ediyorsun, diğer yandan onun en büyük rakibini yok edip, yerine onun dostlarını oturtuyorsun. Paul Bremer’in o meşhur “Irak Ordusu’nu lağvetme” kararı, aslında binlerce eğitimli askeri ve istihbaratçıyı işsiz bırakıp onları direnişe veya İran’ın kucağına itmekten başka bir işe yaramadı. Tahran ise; bu boşluğu öyle bir doldurdu ki, Süleymani’nin o meşhur gölgesi Bağdat sokaklarında Washington’ın diplomatlarından daha çok itibar görür oldu.
İran yönetimi de burada sütten çıkmış ak kaşık değil; onlara da bir çift sözüm var. “Komşuda yangın çıksın da biz ısınalım” mantığıyla Irak’ı bir vekalet savaşı alanına çevirdiler. Kaosu derinleştirdiler. Kendi güvenliklerini, Irak’ın istikrarsızlığı üzerine inşa ettiler. Evet, Amerika’yı orada bataklığa gömdüler, doğru; ama o bataklıkta boğulan sadece Amerikan askerleri değil, masum Irak halkı oldu. Bugün Bağdat’ta bir hükümet kurulacaksa, önce Washington’a, sonra mutlaka Tahran’a sorulur. Amerika savaşı kazandı ama; İran coğrafyayı kazandı. Biz bugün “İran’ın bölgesel yayılmacılığı” diyorsak, bunun ilk ve en büyük laboratuvarı işte o 2003’te yıkılan Saddam heykelinin gölgesidir. Amerika kapıyı kırdı, İran ise; içeri girip başköşeye oturdu.
Mahmud Ahmedinejad dönemine geldiğimizde ise yükselen trendler: Popülizm ve Nükleer Restleşme olmuştu hatırlayacaksınız..
2005 yılının Haziran ayında İran sandık başına gittiğinde, dünya “Rafsancani yine döner” diye bekliyordu ama; sandıktan Tahran Belediye Başkanı, ayağında yırtık ayakkabısı, üzerinde o meşhur gri ceketiyle “Halkın adamıyım” diyen Mahmud Ahmedinejad çıktı. Ahmedinejad, sadece bir siyasetçi değil, Devrim Muhafızları’nın (Sipah) ve Besic tabanının devleti tamamen ele geçirme operasyonunun görünen yüzüydü.
Ahmedinejad dönemi, İran dış politikasının; “nezaket” ve “diplomasi” dilini çöpe attığı, yerine “meydan okuma” ve “restleşme” dilini koyduğu bir dönemdir. New York’ta BM kürsüsüne çıkıp Holokost’u sorguladığında veya “İsrail haritadan silinmeli” dediğinde, aslında sadece ideolojik bir çıkış yapmıyordu;
Batı’nın o kibirli düzenine karşı biriken o “mazlum halklar” öfkesini arkasına almaya çalışıyordu ama; bu çıkışlar, İran’ı dünyada “dokunulmaması gereken parya bir devlet” konumuna sürükledi. Ahmedinejad, petrol fiyatlarının 150 dolara dayandığı o altın çağda, eline geçen devasa parayı sanayiye, üretime veya sürdürülebilir kalkınmaya yatırmak yerine; sokaklarda nakit dağıtarak, popülist konut projeleriyle (Mesken-i Mehr) har vurup harman savurdu. İran’ın o dönemki ekonomik fırsatlarını, kendi siyasi ikbaline yakıt yaptı. En kötüsü de, nükleer meseleyi bir haysiyet savaşına çevirip, ülkenin üzerine kabus gibi çökecek olan o ağır BM yaptırımlarına (1747 ve 1929 sayılı kararlar) davetiye çıkardı.
Washington’da George W. Bush ve Tel Aviv’de Ehud Olmert, Ahmedinejad’ın bu hırçınlığını İran’ı askeri olarak vurmak için bir gerekçe olarak kullanmak istediler ama; Ahmedinejad geri adım atmadı; Natanz’daki santrifüjlerin sayısını artırırken “Biz nükleer kulübün üyesiyiz” diye bağırıyordu.
Onun bu uzlaşmaz tavrı, içerideki o sessiz çoğunluğu, o eğitimli gençliği dünyadan kopardı.
Evet, Ahmedinejad belki yoksul köylünün gönlünü çaldı, onlara “Siz değerlisiniz” dedi; ama o değerli halkın cebindeki parayı, o bitmek bilmeyen enflasyon canavarına kendi elleriyle teslim etti. Onun döneminde İran, “nükleer bir güç” olma yolunda dev adımlar attı belki ama “modern bir devlet” olma yolunda on yıl kaybetti. Bugün hala o dönemin diplomatik enkazını kaldırmaya çalışıyoruz. Ahmedinejad, İran’ın hırçın sesiydi; ama o ses, maalesef dostlarını azaltıp düşmanlarını kemikleştirmekten başka bir işe yaramadı.
Stuxnet: Siber Savaş’ın ilk görünmez mermisi..
Yıl 2010… İranlı nükleer fizikçiler Natanz’daki tesislerde rutin kontrollerini yaparken bir tuhaflık fark ettiler. Uranyum zenginleştiren o meşhur santrifüjler, sanki kendi başlarına buyruk hareket ediyordu. Bir an delicesine hızlanıyor, sonra aniden yavaşlıyor ve sonunda metal yorgunluğundan tuz buz oluyorlardı.
Kimse anlam veremiyordu; sabotajcı yoktu, uçak saldırısı yoktu, casus yoktu… ama; tesis kendi kendini imha ediyordu.
İşte o an dünya, tarihin ilk dijital silahıyla tanıştı: Stuxnet.
Bu sadece bir bilgisayar virüsü değil, bir mühendislik harikası ve bir savaş ilanıydı. Washington’da Barack Obama ve Tel Aviv’de Benjamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını fiziksel olarak vurmanın siyasi bedelini ödemek istemediler. Onun yerine CIA, NSA ve Mossad’ın ortak yapımı olduğu artık sır olmayan bu siber ajanı devreye soktular. Stuxnet, internete bağlı olmayan (air-gapped) o kozmik tesislere muhtemelen bir USB bellek aracılığıyla sızdı ve Siemens marka kontrol sistemlerini (PLC) ele geçirdi.
Amerika ve İsrail bu hamleyle “Biz sizin yatak odanıza kadar girdik” mesajı verdiler.
Etik mi? Elbette tartışılır ama; stratejik bir deha olduğu kesin. Öte yandan Tahran’daki o “her şeyi biliyoruz” kibriyle hareket eden güvenlik bürokrasisine de bir çift sözüm var. Sen nükleer güç olmaya soyunuyorsun ama tesisine giren bir flash belleği denetleyemiyorsun. Ahmedinejad ekranlarda “Birkaç santrifüj bozuldu, önemli değil” diye hava atarken, aslında İran’ın nükleer hayalleri dijital bir bataklığa saplanmıştı.
İran yönetimi bu darbeden sonra uyandı ve kendi siber ordusunu kurmak için milyarlarca dolar harcadı ama; Stuxnet, Pandora’nın kutusunu açmıştı bir kere.
Artık savaşmak için tanka, tüfeğe gerek yoktu; bir satır kod, koca bir ülkenin elektrik şebekesini veya nükleer tesisini felç edebiliyordu.
İşte o gün Natanz’da parçalanan o çelik silindirler, aslında modern savaşın yeni yüzüydü. Amerika bu görünmez mermiyi ateşledi ama İran da bu mermiyi yerden alıp cebine koydu.
“Siz bize siber saldırı yaparsanız, biz de sizin bankalarınıza, barajlarınıza saldırırız” dedikleri o karşılıklı dehşet dengesi işte o gün başladı. Biz bugün “Siber güvenlik” diyoruz ya; İran için bu, bir haysiyet ve beka meselesidir artık.
Natanz ve Fordo: Dağların altındaki ‘Nükleer Bilmece’..
İran denince Washington’daki şahinlerin uykusunu kaçıran, İsrail’in savaş uçaklarını hangarlarda sıcak tutan iki isim vardır: Natanz ve Fordo.
Biri uçsuz bucaksız bir çölün ortasında yerin altına gizlenmiş devasa bir salon(Fordo), diğeri ise Kum şehri yakınlarında, dağların kalbine oyulmuş, sığınak delici füzelerin bile diş geçiremediği bir nükleer kale.
İran yönetimi aptal değil. Musaddık döneminden beri Batı’nın “gelip tepenize binme” huyunu bildikleri için, nükleer hayallerini kağıt üzerinde değil, betonun altında yeşerttiler. Gulam Rıza Ağazade ve sonrasında nükleer programın başındaki isimler, bu tesisleri inşa ederken sadece uranyum zenginleştirmeyi değil, “vurulamaz olmayı” hedeflediler. Fordo dediğimiz yer, öyle bir stratejik zekanın ürünü ki; tepesindeki o devasa kaya kütlesi, Amerikan Hava Kuvvetleri’nin en ağır bombası olan GBU-57’ye bile “hadi oradan” diyor.
İran nükleer enerji hakkını savunurken sonuna kadar haklı; her devletin buna hakkı var. Ama bu tesisleri öyle bir gizem, öyle bir askeri garnizon havasına soktular ki, dünyaya “Biz burada bomba yapıyoruz” mesajını yanlışlıkla (!) verdiler. Bu şeffaf olmama hali, İran halkının sırtına binlerce tonluk ambargo yükü olarak bindi. Ahmedinejad “Santrifüjler tıkır tıkır işliyor” diye hava atarken, o makinelerin her dönüşü halkın sofrasından bir ekmeği daha alıp götürüyordu. Washington’da Barack Obama, bu tesislerin yerini uydulardan izlerken “Bunları vurursak bölge yanar, masaya oturtmalıyız” diyordu. Tel Aviv’de ise; Netanyahu, elinde o meşhur çizgi film vari bomba grafiğiyle BM kürsüsünde “Kırmızı çizgiyi geçiyorlar!” diye bağırıyordu.
Aslında herkes biliyordu ki; Natanz ve Fordo sadece birer tesis değil, İran’ın Batı ile yürüttüğü o devasa pazarlık masasındaki en güçlü iki asıydı.
İran yönetimi bu dağların altındaki makineleri bir “ulusal onur” simgesi haline getirdi. “Gerekirse aç kalırız ama nükleerden dönmeyiz” dediler. Ama dostum, bir ülkenin onuru sadece dağ altındaki santrifüjlerle mi ölçülür? Gençlerin geleceği, sokağın huzuru, paranın değeri o betonlardan daha mı değersizdi? Bugün hala Viyana’daki o loş otel odalarında diplomatlar ter döküyorsa, sebebi o dağların altındaki “bilmece”dir. İran o kaleleri inşa ederek kendini korudu belki, ama aynı zamanda kendini o kalelerin içine hapsetti.
Yeşil Hareket..
12 Haziran 2009 sabahı İran, tarihinin en kalabalık seçimlerinden birine uyandı.
Bir yanda o gri ceketli popülist Mahmud Ahmedinejad, diğer yanda devrimin eski başbakanı, naif ve reformist Mir Hüseyin Musevi.
Akşam sandıklar kapandığında herkes başa baş bir sonuç beklerken, devlet televizyonu bir anda Ahmedinejad’ın “ezici” zaferini ilan ediverdi. İşte o an, Tahran’ın o meşhur Veli-asr Caddesi’nde bir şeyler koptu. Milyonlarca insan, ellerinde yeşil bantlarla sokağa dökülüp “Ray-e men ku?” (Oyum nerede?) diye bağırmaya başladığında, rejim ilk kez kendi evlatları tarafından bu kadar sert sorgulanıyordu.
Yeşil Hareket (Cunbiş-i Sebz), dış güçlerin bir “Turuncu Devrim” operasyonu değildi; bu, İran’ın eğitimli, dünyayı tanıyan ve artık “yeter” diyen orta sınıfının haysiyet çığlığıydı. Zehra Rahneverd ve Mehdi Kerrubi gibi isimler meydanlarda boy gösterirken, Washington’da Barack Obama yönetimi zor bir kararla karşı karşıyaydı: Müdahale mi etmeli, yoksa sessiz mi kalmalı? Obama, “İran’ın iç işlerine karışmıyoruz” diyerek sessizliği seçti ama o sessizlik, Tahran sokaklarında Besic milislerinin copları ve kurşunları altında ezilen gençler için büyük bir hayal kırıklığı oldu.
Kendi halkını “fitneci” (fetneger) ilan edip, Neda Ağa Sultan gibi gencecik bir kızı kameraların önünde kanlar içinde bırakacak kadar sertleşmek, bir devletin gücünü değil, aslında korkusunu gösterir. Hamaney, o meşhur Cuma hutbesinde “Sokaklar temizlenmeli” dediği an, devrim ile halk arasındaki o görünmez sözleşme ağır bir darbe aldı. Musevi ve Kerrubi ev hapsine mahkum edildi ve hala oradalar. Bir devlet, kendi kurucu aktörlerini hapse tıkıyorsa, orada meşruiyet tartışması başlar.
İran yönetimi bu isyanı “Batı’nın oyunu” diyerek bastırdı belki ama o gün sokakta kırılan kalpler, bugün hala rejime karşı duyulan o kronik güvensizliğin ana kaynağıdır. Yeşil Hareket fiziksel olarak bitti ama ruhu, daha sonra göreceğimiz o büyük protestoların (2019, 2022) tohumu oldu. Bir devlet, halkının sandıktaki iradesine gölge düşürürse, o gölge gün gelir devletin tamamını yutar. Ahmedinejad o gün koltuğunu korudu ama İran’ın toplumsal barışı o koltuğun altında kurban edildi.
Nükleerbilimcilere suikastlar zinciri..
Yıl 2010 ile 2012 arası…
Tahran’da sıradan bir iş günü sabahı. Trafik her zamanki gibi kilit. Ama o kalabalığın içinde birileri, birilerinin dikiz aynasına manyetik bir bomba yapıştırıp saniyeler içinde gözden kayboluyor. Önce Mesud Ali Muhammedi, sonra Mecid Şehriyari, ardından Daryuş Rezainejad ve Mustafa Ahmedi Ruşen… İran’ın en parlak zekaları, nükleer programın beyni sayılan fizikçiler, evlerinden işlerine giderken eşlerinin, çocuklarının gözü önünde katlediliyorlardı.
Bunlar sadece birer cinayet değil, koca bir devletin güvenliğine indirilmiş devasa bir balyozdu. Mossad’ın (İsrail İstihbaratı) bu operasyonların arkasında olduğu, hatta CIA ile koordineli hareket ettikleri artık bir “açık sır”. İsrail, “İran’ın nükleer programını savaş uçaklarıyla vurmak yerine, o programı yürüten beyinleri vurarak durdururuz” stratejisini izliyordu. Tahran’ın en korunaklı semtlerinde, Devrim Muhafızları’nın burnunun dibinde bu adamların nasıl bu kadar rahat hareket edebildiği ise hala bir soru işareti..
Batı dünyası “terörle mücadele” diye mangalda kül bırakmazken, sivil bilim insanlarının sokak ortasında havaya uçurulmasına karşı sessiz kalması tam bir ikiyüzlülüktü. Bir bilim insanını öldürmek, bir fikri öldürmek demektir ve bu uluslararası hukukun canına okumaktır. Öte yandan, Tahran’daki o “uçan kuşun kanadından haberimiz var” diyen istihbarat birimlerine (Vevak) ne demeli? Kendi bilim insanını koruyamayan bir devlet, nasıl bölge gücü olmaktan bahseder? Kendi içindeki köstebekleri temizleyemeyen bir yapı, nasıl “mükemmel” olduğunu iddia edebilir?
İran yönetimi bu suikastların intikamını almak için dünya genelinde İsrailli diplomatları hedef alan misilleme girişimlerinde bulundu ama bu durum İran’ı daha da “terör sponsoru” gibi gösteren bir tuzağa dönüştü. En acısı da neydi biliyor musun? Bu suikastlar, İran’ın nükleer programını durdurmadı, aksine daha da yeraltına itti ve daha da radikalleştirdi. “Bizim kanımızı döktükçe daha da güçleniyoruz” sloganı, nükleer tesislerin duvarlarına asıldı.
Bugün bile Tahran’daki o üniversitelerin önünden geçerken, o öldürülen fizikçilerin fotoğraflarını görürsün. Onlar artık sadece birer bilim insanı değil, rejimin o bitmek bilmeyen “mağduriyet ve direniş” anlatısının en kutsal şehitleri. İsrail bu hamleyle zaman kazandı belki ama İran’ın o nükleer hırsını bir “namus davası”na dönüştürerek barış ihtimalini bir kez daha toprağa gömdü.
Şii Hilali: Tahran’ın Akdeniz’e ulaşma tutkusu
“Şii Hilali” (Hilal-i Şii)… Bu terimi ilk kez 2004 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah telaffuz ettiğinde, Washington ve Riyad’da şafak atmıştı. Ama Tahran için bu bir “tehdit” değil, 1979’dan beri ilmik ilmik işlenen bir “savunma ve yayılma hattı” idi. Tahran’dan yola çıkan bir kamyonun, Bağdat ve Şam üzerinden geçip Beyrut’ta, Akdeniz’in tuzlu sularına ulaşması… İşte bu, İran’ın jeopolitik rüyasıydı.
İran için bu “Hilal”, sadece mezhepsel bir dayanışma değil, coğrafi bir hapishaneden kaçış biletidir. İran, tarih boyunca doğudan ve batıdan kuşatılmış bir plato. Eğer Irak’ı yanına alamazsa, Suriye’deki kalesini kaybederse ve Lübnan’daki Hizbullah ile temasını keserse, kendi sınırlarına hapsolacağını biliyor. Bu yüzden Tahran’daki o “Akıl Odaları”, Akdeniz’i İran’ın “ileri savunma hattı” olarak belirledi. “Düşmanı kendi sınırımızda değil, Akdeniz kıyısında karşılayacağız” dediler ve öyle de yaptılar.
Bu, “Hilal” stratejisi; İran’a devasa bir nüfuz alanı kazandırdı, evet; ama bu hattı ayakta tutmak için dökülen paralar ve kanlar, İran halkının sırtına bindi. Tahran’da asgari ücretle geçinmeye çalışan bir işçi, “Neden benim ekmeğim Şam’daki bir milisin silahına mermi oluyor?” diye sorduğunda, rejim buna “ulusal güvenlik” dedi. Ama güvenlik, sadece askeri hatlarla değil, halkın rızasıyla kurulur. İran, dışarıda bir “imparatorluk” kurarken, içerideki toplumsal sözleşmesini ihmal etti.
Ayrıca bu strateji, bölgedeki Sünni dünyayı ve İsrail’i “varoluşsal bir korku”ya itti. İran’ın bu yayılmacılığı, karşıt bir ittifakı (Abraham Anlaşmaları gibi) doğurdu. Yani Tahran, güvenliğini artırmak için attığı her adımlarla, aslında kendisine karşı daha büyük bir cephenin kurulmasına neden oldu. Bu, jeopolitiğin o acımasız ironisidir: Güçlendikçe, daha çok düşman biriktirirsin.
Bugün bu “Hilal” hala yerinde duruyor; ama her boğumu (Irak, Suriye, Lübnan) ekonomik krizler ve iç karışıklıklarla titriyor. Tahran, Akdeniz’e ulaştı ulaşmasına ama; o suyun ne kadar fırtınalı olduğunu her geçen gün daha acı bir şekilde öğreniyor.
Sınırların ötesindeki görünmez general..
Kasım Süleymani… Kirman’ın fakir bir köyünden çıkıp, Devrim Muhafızları’nın en gizemli birimi olan Kudüs Gücü’nün başına geçen o adam.
O, sadece bir general değil; İran’ın dış politikasının ta kendisi, Hamaney’in sahadaki sağ kolu ve bölgedeki tüm vekalet savaşlarının baş mimarıydı. Fotoğraflarında hep o hafif tebessüm, o yorgun ama delici bakışlar… Ama o bakışların ardında, Bağdat’tan Beyrut’a, Şam’dan Sana’ya kadar uzanan devasa bir askeri ve siyasi ağ vardı.
Süleymani’nin dehası, düzenli ordularla değil, yerel milis güçlerle “asimetrik” bir savaş yürütmesindeydi. O, sınırları kağıt üzerinde bıraktı. Bir gün Erbil’de Barzani’yi DEAŞ’a karşı savunurken, ertesi gün Şam’da Esad’ın devrilmesini engelliyordu.
CIA başkanlarının “Hürmetle nefret ediyoruz” dediği, düşmanlarının bile askeri yeteneğine şapka çıkardığı bir figürden bahsediyoruz. O, İran’ın savunmasını sınırlarının yüzlerce kilometre ötesinde kuran “İleri Savunma” doktrininin ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Süleymani İran için bir “ulusal kahraman” (Serdar-ı Diller) olabilir; ama bölge halkları için o kadar “ak kaşık” değil. Onun kurduğu bu milis ağı, Irak’ta ve Suriye’de devlet mekanizmalarını zayıflatıp “paralel yapılar” yarattı. Bir ülkeyi kurtarmaya giderken, o ülkenin egemenliğini kendi cebine koydu. Mezhepçi bir kutuplaşmanın en büyük yakıtlarından biri oldu. Evet, DEAŞ’ı durduran önemli bir güçtü ama DEAŞ’ı besleyen o kaotik ve mezhepçi ortamın mimarlarından biri olduğu gerçeğini de tarihin tozlu sayfalarına not düşmek lazım. Dahası, Süleymani’nin bu denli devleşmesi, İran içindeki sivil siyaseti (Ruhani ve Zarif gibi isimleri) tamamen devre dışı bıraktı. Diplomasi masası, generalin postallarının altında ezildi. İran, dünyayla konuşan bir “devlet” olmaktan çıkıp, bölgede operasyon yapan bir “askeri karargah” görüntüsüne büründü.
Kudüs Gücü..
Dünyada pek çok istihbarat servisi vardır; CIA’in parası çoktur, Mossad’ın suikast timleri meşhurdur, MI6’in diplomasisi sinsidir ama; Kudüs Gücü (Niru-ye Kods) denilen yapı, bunların hiçbirine benzemez. Bu, Devrim Muhafızları’nın (Sipah) içindeki bir birimden çok daha fazlasıdır. Burası; bir dışişleri bakanlığı, bir ordu, bir yardım kuruluşu ve bir istihbarat servisinin tek bir bünyede toplandığı, doğrudan Dini Lider Hamaney’e bağlı çalışan o “kozmik” yapıdır.
Kudüs Gücü’nün tek bir görevi vardır: Devrimi ihraç etmek ve İran’ın savunmasını sınırların ötesinde kurmak ama; bunu nasıl yaparlar? İşte deha burada saklı. Onlar gidip bir ülkeyi işgal etmezler. Onlar gider, o ülkenin içindeki “ezilmişleri”, “ideolojik yakınları” veya “çaresizleri” bulur; onlara eğitim verir, silah verir, ideoloji aşılar ve onları “İran’ın birer kalesi” haline getirirler.
Beyrut’un arka mahallelerinden Afganistan’ın dağlarına kadar binlerce insanı, tek bir merkezden, Tahran’daki o loş odalardan yöneten bir akıldan bahsediyoruz.
Kudüs Gücü’nün bütçesi hiçbir resmi evrakta tam olarak görünmez. Onlar, İran ekonomisinin “gri alanlarını”, yani o meşhur vakıfları (Bonyad) ve kaçakçılık rotalarını kullanarak kendi finansmanlarını yaratırlar. Bu sayede ambargolar onları teğet geçer. Süleymani döneminde bu güç öyle bir noktaya geldi ki, İran’ın resmi Dışişleri Bakanı (Zarif), bir ülkeye ziyarete gittiğinde, o ülkedeki Kudüs Gücü temsilcisinin kendisinden daha çok söz sahibi olduğunu fark edip istifanın eşiğine gelmişti. Yani devlet içinde devlet, ordu içinde bir imparatorluktan bahsediyoruz. Kudüs Gücü, İran’a muazzam bir “asimetrik güç” kazandırdı, bu bir gerçek. Ama bu yapı, İran’ın “normal bir devlet” olma ihtimalini de toprağa gömdü. Dünyanın gözünde İran artık diplomatlarıyla değil, Kudüs Gücü’nün gönderdiği milislerle anılan bir “haydut devlet” imajına büründü. Ayrıca, bu birim öyle bir kibir yarattı ki, “Biz her yeri yönetiriz” zannettiler. Ama sahada kazandıkları askeri başarılar, her zaman siyasi bir zafere dönüşmedi. Bağdat’ta kazandılar ama Irak halkının nefretini kazandılar; Suriye’de kazandılar ama koca bir ülkenin enkazının altında kaldılar. Kudüs Gücü, bugün sadece bir askeri birim değil; İran’ın bölgedeki “varoluşsal inadının” çelikten çekirdeğidir. Onlar için sınır, sadece harita üzerindeki bir çizgidir; ideoloji ise o çizgiyi silen tek silgidir.
Tahran için Suriye hiçbir zaman sadece bir komşu olmadı. Suriye; Hizbullah’a uzanan ana damar, Akdeniz’e açılan pencere ve İsrail’in ensesindeki o soğuk nefesti. Şam’daki o koltuk sallandığında, Tahran’da deprem etkisi yarattı. “Şam düşerse, Tahran düşer” dediler ve 2011’den itibaren tüm güçleriyle sahaya indiler.
İran, Esad’ı ayakta tutmak için sadece silah göndermedi; bizzat Devrim Muhafızları’nı, Afganistan’dan topladığı Fatımıyyun tugaylarını ve Hizbullah’ın elit birliklerini Şam sokaklarına yığdı. Rusya’yı havadan destek vermeye ikna eden o meşhur “Süleymani-Putin” görüşmesi, aslında Ortadoğu’nun kaderini değiştiren o büyük hamleydi. İran, Suriye’yi bir “garnizon” gibi kullandı; ama; 2024’ün Aralık ayında o hiç beklemedikleri şey oldu: Esad rejimi devrildi.Peki, 2026’nın bu sıcak günlerinde (Nisan 2026) durum ne? manzara tamamen değişti. Esad artık Rusya’da sürgünde. Şam’da ise Ahmed al-Sharaa (Eski adıyla Ebu Muhammed el-Cevlani) liderliğindeki yeni bir yönetim var. Ve bu yeni yönetim, İran’a karşı hiç de dostane değil. İran’ın on yıl boyunca ilmik ilmik işlediği o “stratejik derinlik”, 2025 başından itibaren bir “stratejik kabusa” dönüştü.
Yeni Suriye yönetimi, İran’ın ve Hizbullah’ın ülkedeki varlığını “egemenlik ihlali” olarak görüyor ve onları kapı dışı etmek için Batı ile, hatta el altından İsrail ile koordineli hareket ediyor.
İran, tüm yumurtalarını Esad’ın sepetine koydu. “Halkın talepleri” yerine “statükonun bekası”nı seçti. Sonuç? Bugün Suriye semalarında İsrail ve ABD uçakları İran hedeflerini (İran-İsrail savaşı, Mart 2026) vururken, yeni Suriye ordusu buna sessiz kalıyor, hatta bazen yol veriyor. Tahran’ın milyarlarca doları Suriye’nin enkazına gömüldü ve karşılığında elde kalan tek şey, Lübnan ile bağlantısı kesilmek üzere olan, kuşatılmış bir Hizbullah ve düşman bir Şam yönetimi.
İran, Suriye’de “kazandığını” sanırken aslında coğrafyanın en büyük tokatını yedi. Kendi halkı açken Şam’ı besleyen o akıl, bugün Şam’dan gelen roketlerle (Mart 2026) sarsılıyor. Suriye artık İran’ın “kırmızı çizgisi” değil, Tahran’ın üzerinden atlamak isteyen her gücün kullandığı bir “atlama tahtası” haline geldi.
Yemen ve Husiler..
Tarihin en garip askeri simetrilerinden birini izliyoruz. Hatırlarsanız, 2025’in sonunda bir “Gazze Barış Planı” ile sular durulur gibi olmuştu ama; 2026’nın Mart ayında başlayan o büyük “İran-İsrail/ABD Savaşı” ile birlikte, Yemen’deki Husiler (Ensarullah) o meşhur terliklerini çıkarıp yeniden savaş botlarını giydiler. Daha dün (1 Nisan 2026), Husiler İsrail’in güneyini balistik füzelerle vurduklarını duyurdular.
Yani Yemen, İran için sadece bir müttefik değil, Suudi Arabistan’ın ve Batı’nın böğrüne saplanmış bir hançerdir.
Husiler, İran’ın “Direniş Ekseni” içindeki en maliyetsiz ama en etkili yatırımıdır.
Tahran, onlara birkaç bin dolar değerindeki İHA teknolojisini ve füze parçalarını vererek; trilyon dolarlık küresel ticareti durdurabiliyor, Suudi Arabistan’ın o milyar dolarlık “Patriot” sistemlerini meşgul edebiliyor.
Husiler artık sadece “dağdaki isyancılar” değil; Kızıldeniz’de gemi avlayan, Süveyş Kanalı’nı işlevsiz bırakan ve Washington’daki amiralleri çileden çıkaran bölgesel bir aktör. Suudi Arabistan ise bu bataklıktan kurtulmak için yıllardır “normalleşme” diyor ama Husiler her seferinde Tahran’dan gelen o stratejik rüzgara göre yelken açıyor.
İran yönetimi Yemen’i bir “satranç tahtası” olarak kullanıyor. Yemen halkı dünyanın en büyük insani krizlerinden birini yaşarken, açlıktan ve hastalıktan kırılırken; Tahran’daki akıl orayı bir füze fırlatma platformu olarak görüyor. Evet, Husiler üzerinden Riyad’ı masaya oturttular, Çin’in arabuluculuğuyla 2023’te bir el sıkışma yaşandı ama o el sıkışma sadece bir “ateşkes” idi, barış değil. Bugün 2026’da görüyoruz ki, İran kendi güvenliği tehlikeye girdiği an Yemen’i yine ateşe atmaktan çekinmiyor. Suudi Arabistan da bu süreçte çok sığ davrandı. “İki haftada bitiririz” dedikleri savaş on yıl sürdü ve sonunda kendi sınırlarında İran destekli, düzenli ordudan daha tehlikeli bir yapı yarattılar. Şimdi 2026’nın bu gerilimli ortamında, Husiler Kızıldeniz’de bir “kelepçe” gibi dururken; ne küresel ticaret ne de Suudi Arabistan’ın o meşhur “Vizyon 2030” projeleri güvende.
Yemen, İran’ın dış politikasındaki en büyük “asimetrik başarı” hikayesidir; ama aynı zamanda Ortadoğu’nun vicdanındaki en derin yaradır. Husiler bugün 10 Nisan 2026’da İsrail’e füze fırlatırken, aslında Tahran’ın o meşhur “stratejik derinliği” için bir kez daha piyon olmayı kabul ediyorlar.
Haşdi Şabi..
Hatırlarsanız, 2014 yılında DEAŞ Musul’u işgal edip Bağdat kapılarına dayandığında, Ayetullah Sistani’nin o meşhur “cihad” fetvasıyla on binlerce genç sokağa dökülmüştü. İşte o gün kurulan Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), bugün 2026 yılında artık sadece bir milis gücü değil; Irak’ın en büyük siyasi partisi, en büyük ekonomik aktörü ve resmi ordudan daha fazla bütçeye sahip olan o devasa “hibrit” yapıdır.
Haşdi Şabi, İran’ın “vekalet savaşı” doktrininin şaheseridir. Tahran, Irak’ı işgal etmedi; Irak’ın içine kendi DNA’sını enjekte etti. Bugün 2026’da, Bağdat’taki Yeşil Bölge’de kimin başbakan olacağına, hangi yasanın geçeceğine veya Amerika’nın Irak’taki varlığının ne zaman biteceğine (ki şu an 2026’da o meşhur “çekilme” takvimi her gün televizyonlarda tartışılıyor) Haşdi Şabi’nin o kravatlı ama altı kamuflajlı liderleri karar veriyor. Bedir Tugayları, Asaib Ehlil Hak, Ketaib Hizbullah… Hepsi farklı isimler ama hepsinin pusulası Tahran’daki o loş odaları gösteriyor.
İran yönetimi Haşdi Şabi üzerinden Irak’ı bir “tampon bölge” haline getirdi. Amerika ile olan tüm “bilek güreşini” Irak topraklarında yapıyor. Füze mi atılacak? Irak’tan atılıyor. Elçilik mi basılacak? Irak’ta basılıyor. Ama bedeli kim ödüyor? Irak halkı. 2025’in sonunda Bağdat’ta patlak veren o büyük “Egemenlik Protestoları”nı hatırla; Iraklı gençler sokaklarda “Ne Amerika, ne İran; sadece Irak!” diye bağırırken karşılarında yine Haşdi Şabi’nin coplarını buldular. İran, bir ülkeyi “kurtarma” bahanesiyle o ülkenin devletleşme iradesini felç etti.
Bugün itibarıyla, Irak artık egemen bir devlet mi yoksa İran’ın bir “eyaleti” mi, dünya bunu tartışıyor. Haşdi Şabi’nin kontrolündeki devasa sınır kapıları, kaçakçılık rotaları ve “gri ekonomi”, İran’ın üzerindeki Amerikan yaptırımlarını delmek için bir can simidi görevi görüyor ama; bu durum, Irak’ın uluslararası finans sisteminden dışlanmasına ve kendi halkının yoksullaşmasına neden oluyor. Tahran, kendi bekası için Bağdat’ı ateşe atmaktan çekinmiyor.
Haşdi Şabi, Süleymani’nin ve Mühendis’in o meşhur Bağdat suikastından sonra daha da radikalleşti. Artık sadece bir askeri güç değil, Irak’ın kaderini Tahran’ın çıkarlarına prangalayan o ağır zincirin adıdır. 2026’nın bu gerilimli baharında, eğer İran ile Batı arasında o beklenen “Büyük Kapışma” başlarsa, Haşdi Şabi’nin namluları sadece İsrail’e değil, içerideki tüm muhaliflere de dönecek.
Benjamin Netanyahu: Bir nevi ‘Deccal’, İran karşıtı diplomasinin mimarı..
İsrail siyasetinin “Sarsılmaz” denilen ismi Benjamin Netanyahu, kariyerinin en kritik, belki de en son büyük hamlesini yapmak üzere. Onun için İran, sadece bölgesel bir rakip değil; “varoluşsal bir tehdit”, modern bir “Amalek” ve dünya tarihinin gördüğü en büyük nükleer kumarbaz. Netanyahu, 1990’lardan beri Birleşmiş Milletler kürsülerinde o meşhur karikatürize edilmiş bomba çizimleriyle, “İran’ın nükleer silah almasına sadece aylar kaldı” diyerek dünyayı ayağa kaldırmaya çalışan o stratejik adi aklın adıdır.
Netanyahu’nun dehası (veya kurnazlığı), İran meselesini sadece İsrail’in bir sorunu olmaktan çıkarıp, tüm Batı dünyasının ve hatta Arap dünyasının “ortak kabusu” haline getirmesindedir. O, “İran nükleer silah alırsa sadece Tel Aviv’i değil, Riyad’ı, Londra’yı ve Washington’ı da vurur” diyerek korku iklimini küresel çapta yönetti.
2018’de Mossad’ın Tahran’ın göbeğinden o devasa nükleer arşivi (yarım tonluk belgeyi) kaçırıp dünyaya servis etmesi, Netanyahu’nun Trump’ı nükleer anlaşmadan (JCPOA) çıkmaya ikna ettiği o kırılma noktasıydı.
Netanyahu İran karşıtlığını iç siyasette bir “can simidi” olarak kullandı. Ne zaman köşeye sıkışsa, ne zaman yolsuzluk davaları veya toplumsal protestolar (2023’teki o meşhur yargı reformu isyanları gibi) kapısına dayansa,
hemen “İran tehdidi” kartını masaya sürdü. “Dışarıda devasa bir düşman varken, içeride birbirimizi yemeyelim” dedi. İsrail halkı hala sokaklarda rehineler ve Gazze sonrası süreç için bağırırken; Netanyahu yine dikkati İran’ın İsfahan’daki o yeraltı tesislerine çekiyor.
Netanyahu’nun bu “şahin” tutumu, İran’daki radikallerin de ekmeğine yağ sürdü.
O sertleştikçe, Tahran’daki “Sertlik Yanlıları” (Delvapesan) “Bakın, İsrail bizi yok etmek istiyor, daha çok füze yapmalıyız” diyerek halkı konsolide etti. Yani Netanyahu ve Hamaney, aslında birbirlerini besleyen iki zıt kutup haline geldi.
Biri olmadan diğerinin “savunma” bahanesi boşa düşüyor.
Bugün itibarıyla, Netanyahu’nun “İran’ı çevreleme” stratejisi en büyük sınavını veriyor. Suriye’de Esad’ın devrilmesi sonrası oluşan o kaotik boşlukta, İsrail uçakları her gün İran sevkiyatlarını vururken; Netanyahu dünyayı “Son darbeyi vurma vaktidir” diye ikna etmeye çalışıyor ama; dünya yorgun, bölge ise adeta barut fıçısı.. Netanyahu bir mimar olarak muazzam bir diplomatik duvar ördüğünü sanıyor; ama o duvarın altında kalma riski bugün hiç olmadığı kadar yüksek.
Abraham Anlaşmaları..
2020’de Beyaz Saray’ın bahçesinde BAE, Bahreyn ve ardından Fas ile İsrail arasında imzalar atıldığında, dünya şaşkınlıktan küçük dilini yutmuştu. “Filistin davası ne olacak?” soruları havada uçuşurken, perde arkasındaki o devasa gerçek sırıtmaya başladı: İran Korkusu. Bu anlaşmalar, aslında “İbrahim’in çocuklarının barışı”ndan ziyade, “Tahran’ın füzelerine karşı ortak bir savunma kalkanı” kurma operasyonuydu.
Abraham Anlaşmaları , İsrail’in İran’ı kendi arka bahçesinde, yani Körfez’de çevreleme stratejisidir. Bugün 2026’da görüyoruz ki; İsrail’in radarları BAE’de, istihbarat birimleri Bahreyn’de, askeri iş birlikleri Fas’ta kol geziyor. Tahran, yıllardır İsrail’in sınırlarına (Hizbullah ve Hamas üzerinden) sızmaya çalışırken; İsrail bu anlaşmalarla hamlesini yaptı ve İran’ın burnunun dibine, Basra Körfezi’ne yerleşti.
Artık İran’ın her füze denemesi, her İHA kalkışı anında bu “Ortak Savunma Ağı” tarafından izleniyor.
Bu “normalleşme” süreci aslında bölgedeki halkların değil, otoriter rejimlerin bir “güvenlik ihalesi”dir. BAE ve Bahreyn gibi ülkeler, “Amerika bizi korumazsa İsrail korur” diyerek bu masaya oturdular. Ama bedelini kim ödedi? Filistin davası bir kenara itildi ve bölgedeki “halk iradesi” tamamen devre dışı bırakıldı. İran ise bu durumu muazzam bir propaganda malzemesi yaptı: “Bakın, Arap kralları Kudüs’ü sattı, gerçek direnişçi biziz!” dedi. Yani bu anlaşmalar, bölgeyi barışa değil, daha keskin ve daha tehlikeli bir “bloklaşmaya” sürükledi.
Bu anlaşmalar elbette büyük bir sarsıntı geçiriyor. 2024’teki o büyük Gazze savaşı ve ardından gelen bölgesel gerilim, Arap sokaklarını ateşe verdi. BAE ve Fas yönetimi, halkın öfkesiyle İsrail ile olan “balayı” arasında sıkışıp kaldı. Netanyahu bu anlaşmalarla İran’ı boğacağını sandı; ama 2026’da görüyoruz ki, İran kendi “İHA Diplomasisi” (bir sonraki sayfamız) ve “Vekalet Güçleri” ile bu kuşatmayı her yerden delmeyi başarıyor.
Abraham Anlaşmaları, Ortadoğu’da “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığının zirvesidir. Ama 2026’nın bu gerilimli baharında, eğer İsrail ile İran arasında o beklenen “Büyük Kapışma” başlarsa; bu anlaşmaların birer “güvenlik kalkanı” mı yoksa Arap başkentlerini hedef tahtası haline getiren birer “tuzak” mı olduğu ortaya çıkacak. Tahran, bu ittifakın her zayıf noktasını, her toplumsal çatlağını santim santim ölçüyor.
Şahit-136 (Shahed-136)..
İran’ın o ucuz, gürültülü ama ölümcül deltakanatlı kamikaze dronu, bugün artık sadece bir silah değil; Tahran’ın küresel siyasetteki en güçlü diplomatik ve askeri kartı haline geldi.
İran, bu dronlarla “asimetrik savaş” kavramını bir üst seviyeye taşıdı. Bir tanesi 20 bin ile 50 bin dolar arasında mal olan bu aletler, 2 milyon dolarlık Patriot füzelerini veya milyar dolarlık uçak gemisi gruplarını meşgul edebiliyor. Mart 2026’da başlayan o büyük **”İran-İsrail/ABD Savaşı”**nda (Operation Epic Fury sonrası süreçte) gördük ki; İran binlerce Şahit-136’yı sürü halinde (swarm) kaldırarak hava savunma sistemlerini “felç” ediyor. Hedefi vursa da vurmasa da kazanan İran oluyor; çünkü düşmanı, 20 bin dolarlık bir dronu düşürmek için 2 milyon dolarlık mühimmat harcamaya zorluyor.
Bu, askeri bir matematikten ziyade, ekonomik bir imha savaşıdır.
İran’ın bu başarısı, “İHA Diplomasisi” denilen yeni bir alan açtı. Tahran artık sadece bir “petrol tedarikçisi” değil, aynı zamanda bir “yüksek teknoloji (ucuz yollu olsa da) silah ihracatçısı.” Rusya’nın Ukrayna’da bu dronlara olan bağımlılığı, Tahran’ı Moskova karşısında hiç olmadığı kadar güçlü bir konuma getirdi. Bugün 2026’da görüyoruz ki; Etiyopya’dan Sudan’a, Tacikistan’dan Latin Amerika’ya kadar pek çok ülke, Batı’nın pahalı sistemleri yerine İran’ın bu “maliyet-etkin” katillerini tercih ediyor. İran, bu dronlar sayesinde ambargoları deliyor, yeni ittifaklar kuruyor ve dünyayı “benimle masaya oturmak zorundasınız” demeye zorluyor. İran yönetimi bu teknolojik başarıyla övünüyor ama bu “ölümcül ihracat”, İran’ı dünyanın gözünde tam bir “kaos sponsoru” haline getirdi. 2026’nın Mart ayında BAE ve Suudi Arabistan’daki enerji tesislerine (Ras Tanura ve Yanbu gibi) düşen o Şahitler, küresel enerji fiyatlarını uçurdu ve dünya ekonomisini bir resesyona sürükledi. Tahran, kendi halkı açken “biz İHA yapıyoruz” diye hava atıyor; ama o İHA’lar döndüğünde yine İran halkının üzerine ambargo ve yalnızlık olarak yağıyor. Ayrıca, bu teknoloji o kadar hızlı yayılıyor ki; yarın bu silahların İran’ın kontrolünden çıkıp kendisine karşı kullanılmayacağının hiçbir garantisi yok.
Devrim Muhafızları..
Eğer bugün Tahran’da bir baraj inşa ediliyorsa, bir petrol kuyusu açılıyorsa, bir metro hattı döşeniyorsa veya bir fırından ekmek alınıyorsa; orada muhtemelen Pasdaran yani Devrim Muhafızları’nın parmağı vardır. Onlar sadece bir ordu değil; İran ekonomisinin yaklaşık %30 ile %50‘sini (tahminler değişiyor ama güç sabit) kontrol eden, kendi bankaları, kendi limanları, kendi holdingleri olan devasa bir “paralel devlet” yapısıdır.
1979’da devrimi korumak için kurulan bu yapı, bugün 2026 yılında İran’ın en büyük işvereni haline geldi. Hatemu’l Enbiya gibi devasa inşaat ve mühendislik holdingleri üzerinden milyarlarca dolarlık ihaleleri kimseye bırakmıyorlar. Ambargolar mı geldi? Sipah için bu bir “fırsat” demek çünkü; Batılı şirketler ülkeden kaçtığında, onların bıraktığı boşluğu hemen Devrim Muhafızları dolduruyor. Yani ambargo, halkı yoksullaştırırken Sipah’ı daha da zenginleştiriyor ve rejime daha bağımlı hale getiriyor. Bugün 2026’da görüyoruz ki; İran’ın nükleer programından uzay çalışmalarına kadar her kritik birim, bu yapının doğrudan kontrolü altında.
Devrim Muhafızları, sadece silahlı bir güç değil, aynı zamanda bir “siyasi parti” gibi çalışıyor. 2021’den bu yana Meclis’teki koltukların çoğu eski general ve subayların elinde. Bugün itibarıyla, o meşhur “Hamaney sonrası kim gelecek?” tartışmalarında asıl söz sahibi olan, sandıktan çıkan oylar değil, Sipah’ın omuzlarındaki rütbelerdir.
Onlar için “devrim”, sadece dini bir ideal değil, korunması gereken devasa bir ekonomik ve ayrıcalıklı yaşam alanıdır. Eğer bir gün rejim değişirse, en çok kaybedecek olanlar yine bu yapının tepesindeki o “kravatlı generaller” olacak.
Bir ordu, aynı zamanda ülkenin en büyük tüccarı olursa, o ülkede serbest piyasadan, liyakatten ve şeffaflıktan bahsedilemez. Sipah, İran ekonomisini bir “kara kutu” haline getirdi. Yolsuzluk iddiaları, kara para aklama suçlamaları ve “gri ekonomi” rotaları üzerinden dönen o devasa servet, İran halkının sofrasından çalınan gelecektir. Halk “ekmek” diye bağırırken, Sipah “stratejik derinlik” ve “yeni füze üsleri” için bütçe ayırıyor. 2026’nın bu gerilimli baharında, eğer halk bir kez daha sokağa dökülürse, karşılarında sadece ideolojik bir düşman değil, kendi ekmeklerini elinden alan o devasa ekonomik canavarı da bulacaklar.
Devrim Muhafızları, İran’ın hem kalkanı hem de prangasıdır.
Obama’nın İmzası: JCPOA ve Nükleer Anlaşma..
2015-2016 yılları İran için tam bir “Lale Devri” idi. Tahran sokaklarında gençler Batılı markaların geri dönüşünü kutluyor, Airbus ve Boeing uçak siparişleri veriliyor, petrol devleri Total ve ENI Tahran’da ofis açıyordu. Obama, İran’ı “sisteme entegre ederek” ehlileştirebileceğini sandı. Bu, sadece bir teknik anlaşma değil, İran’ın dünya ile olan kırk yıllık kavgasını bitirme vaadiydi. Hatta o dönemde, bugün 2026’da birbirine füze atan Tahran ve Washington arasında “gizli hatlar” kurulmuş, iş birliği konuşulmaya başlanmıştı.
Obama’nın bu “iyimserliği” aslında devasa bir stratejik körlüğü de beraberinde getirdi. Anlaşma sadece “nükleer” odaklıydı; İran’ın bölgedeki balistik füze programına ve vekalet savaşlarına (Hizbullah, Husiler, Haşdi Şabi) hiç dokunmuyordu. Tahran, anlaşmadan gelen o taze nakit akışını halkın refahı yerine, önceki sayfalarda konuştuğumuz o “Şii Hilali”ni tahkim etmek için kullandı. Yani nükleer kapı kapandı sanılırken, bölgesel genişleme kapısı ardına kadar açıldı. Bu durum, İsrail’de Netanyahu’yu ve Körfez’de Suudileri tam anlamıyla çileden çıkardı. “Bizi İran’ın füzeleriyle baş başa bıraktınız” dediler.
Diplomasi, eğer sahadaki gerçeklikten kopuksa sadece bir “zaman kazanma” aracıdır. Obama yönetimi, İran’ın “devrimci genetiğini” hafife aldı. Rejim için JCPOA, bir barış projesi değil, ekonomik nefes alma operasyonuydu. Bugün 2 Nisan 2026 itibarıyla, o günkü “bahar havası” yerini nükleer tesislerin üzerinden geçen savaş uçaklarına (Mart 2026 çatışmaları) bıraktıysa; bunun sebebi o günkü anlaşmanın temellerinin sadece “kağıt üzerinde” kalmasıdır.
Anlaşmanın mimarı Obama, Nobel Barış Ödülü’ne bir yenisini eklemeyi hayal ederken; aslında bölgedeki en büyük kutuplaşmanın, en büyük “ihanet” hissinin ve bugünkü topyekün savaş riskinin tohumlarını ekmiş oldu. Viyana’nın o şatapatlı salonlarında içilen kahvelerin tadı, bugün bölge halkının boğazında barut tadı olarak kalmıştır.
Trump ve “Maksimum Baskı”..
Takvimler 8 Mayıs 2018’i gösterdiğinde..
Beyaz Saray’da kameraların karşısına geçen Donald Trump, Obama döneminin “başyapıtı” sayılan nükleer anlaşmayı (JCPOA) “tarihin en kötü anlaşması” ilan ederek tek taraflı olarak yırttı. Bu sadece bir kağıdın iptali değildi; küresel finans sisteminin İran üzerindeki şalterlerinin indirilmesiydi. “Maksimum Baskı” (Maximum Pressure) stratejisi o gün resmen başladı.
Hedef basitti: İran’ın petrol gelirlerini sıfırlamak, rejimi ekonomik olarak diz çöktürmek ve Tahran’ı “daha kapsamlı” bir teslimiyet masasına zorlamak.
İran ekonomisi bir gecede serbest düşüşe geçti. Riyal kağıt parçasına döndü, enflasyon mutfakları yaktı ve o meşhur Airbus-Boeing siparişleri birer hayal olarak tarihin tozlu raflarına kalktı. Trump, “İran’la iş yapan benimle iş yapamaz” dediğinde, Avrupalı dev şirketler (Total, Siemens, Peugeot) arkalarına bakmadan Tahran’ı terk etti. Tahran sokaklarında 2015’te açılan o umut kapısı, üzerine devasa bir çelik kilit vurularak kapatıldı ancak; bu baskı, İran’ı masaya getirmek yerine daha da radikalleştirdi. Tahran, “stratejik sabır” politikasını terk ederek nükleer uranyum zenginleştirme oranlarını %20’ye, ardından %60’a çıkardı. Körfez’de petrol tankerleri gizemli bir şekilde patlamaya, Amerikan İHA’ları (RQ-4 Global Hawk) Hürmüz Boğazı üzerinde düşürülmeye başlandı. Trump’ın ekonomik savaşı, sahada sıcak bir çatışmanın zeminini hazırlıyordu.
Bugün 2026’nın bu gerilimli Nisan sabahında (Trump’ın ikinci döneminde) görüyoruz ki; o gün atılan o imza, bölgeyi barıştan değil, diplomasi ihtimalinden tamamen kopardı. İran, ekonomisi batmasına rağmen füzelerinden ve vekalet güçlerinden vazgeçmedi; aksine onları “hayatta kalma sigortası” olarak daha sıkı kucakladı.
Bağdat Havalimanı, Ocak 2020: Süleymani Suikastı ve sarsılan dengeler..
3 Ocak 2020, saat gece yarısını biraz geçmişti. Şam’dan kalkan bir uçak Bağdat’a teker koydu. İçinde İran’ın efsanevi generali Kasım Süleymani vardı. Onu karşılayan ise; Haşdi Şabi’nin sahadaki beyni Ebu Mehdi el-Mühendis idi. İki isim aynı araca bindiğinde, binlerce fit yükseklikte süzülen bir Amerikan MQ-9 Reaper dronu çoktan kilitlenmişti. Trump’ın emriyle ateşlenen o füzeler, sadece iki ismi değil; İran’ın bölgedeki “dokunulmazlık” zırhını da paramparça etti.
Süleymani’nin ölümü, İran için bir general kaybından çok daha fazlasıydı. O, rejimin dış dünyadaki “yürüyen stratejisi” idi. Tahran’da milyonlar sokağa döküldü, “intikam” çığlıkları yükseldi ve Hamaney ilk kez kamuoyu önünde gözyaşı döktü. Amerika ise “Dünyanın bir numaralı teröristini etkisiz hale getirdik” diyerek gövde gösterisi yaptı. Ama bu suikast, Ortadoğu’da kırk yıldır süregelen “kurallı rekabeti” çöpe attı. Artık kimse güvende değildi ve kırmızı çizgiler o gece Bağdat’ın asfaltına gömüldü.
Bu olay, İran’ın “stratejik sabır” defterini kapattı. Tahran, kendi topraklarından doğrudan bir Amerikan üssünü vurma kararı alarak (bir sonraki sayfamızın konusu) büyük bir risk aldı. Süleymani’nin yerini doldurmak için atanan İsmail Kaani, onun karizmasına sahip olmasa da; Süleymani’nin ölümü “Direniş Ekseni” denilen o milis yapısını daha da radikalleştirdi. Artık amaç sadece nüfuz kurmak değil, Amerika’yı bölgeden tamamen söküp atmaktı.
Süleymani’nin o parçalanmış yüzüğünün gölgesi hala Bağdat’tan Gazze’ye kadar her operasyonda hissediliyor. O gece patlayan füzeler, bugün konuştuğumuz o büyük “İran-İsrail/ABD Savaşı”nın (Mart 2026) ilk gerçek kurşunuydu. Süleymani bir kişiydi ama ölümüyle arkasında devasa bir “şehadet kültü” ve sönmeyen bir intikam ateşi bıraktı.
Ayn el-Esad Üssü’nün vurulması..
8 Ocak 2020 sabahı, saatler Süleymani’nin vurulduğu o meşhur 01:20’yi gösterdiğinde, İran topraklarından havalanan onlarca balistik füze (Kıyam ve Fetih-313) Irak’taki Amerikan üssü Ayn el-Esad’ın üzerine kabus gibi çöktü. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bir devletin Amerikan kuvvetlerine yönelik gerçekleştirdiği en kapsamlı ve doğrudan füze saldırısıydı. İran, o gece sadece bir üssü vurmadı; Amerika’nın “Bana kimse dokunamaz” imajına balistik bir delik açtı.
Saldırı öncesinde İran, Irak hükümeti üzerinden dolaylı olarak Washington’a “Vuracağız, askerlerinizi sığınaklara sokun” mesajını vermişti. Amaç, Amerikan askerlerini topluca öldürüp topyekün bir nükleer savaşı tetiklemek değil; “Sizin en korunaklı üslerinizi bile istediğimiz an, istediğimiz hassasiyetle vurabiliriz” mesajını vermekti. Üsteki hangarlar, lojmanlar ve pistler o devasa savaş başlıklarıyla (450-900 kg) paramparça olurken, Amerikan askerleri sığınaklarda tarihin en uzun birkaç saatini geçirdi.
Peki, sonuç ne oldu? Trump o sabah kameraların karşısına geçip “Her şey yolunda, zayiat yok” dediğinde dünya bir “Oh” çekti ama gerçekler günler geçtikçe ortaya çıktı. 110 Amerikan askeri, o devasa patlamaların yarattığı sarsıntıyla “Travmatik Beyin Hasarı” (TBI) teşhisiyle tedavi altına alındı. Yani fiziksel bir ölüm olmasa da, Amerikan ordusu o gece ağır bir psikolojik ve tıbbi darbe aldı. İran için bu, Süleymani’nin “kan bedeli”nin ilk taksitiydi; ama aynı zamanda kendi savunma sanayiinin (füze hassasiyetinin) tüm dünyaya canlı yayındaki bir tanıtımıydı.
Ayn el-Esad saldırısı hala askeri okullarda bir “caydırıcılık dersi” olarak okutuluyor.
O gece patlayan füzeler, Amerika’ya Ortadoğu’daki üslerinin artık birer “stratejik kale” değil, kolayca vurulabilecek birer “rehine” olduğunu gösterdi. İran, doğrudan bir savaşın eşiğinden döndü belki ama o gece attığı her füze, bugün konuştuğumuz o bölgesel güç dengesini yeniden tanımladı ancak; o gecenin en karanlık ve en trajik yüzü, birkaç saat sonra Tahran semalarında yaşanacak olan o korkunç “hata” olacaktı…
PS752 Faciası..
8 Ocak 2020 sabahı, saatler 06:12…
Tahran İmam Humeyni Havalimanı’ndan kalkan Ukrayna Uluslararası Havayolları’nın 752 sefer sayılı uçağı, havalandıktan sadece 3 dakika sonra iki adet Tor-M1 füzesiyle vuruldu. 176 masum can, saniyeler içinde gökyüzünden birer ateş topu olarak yere düştü. İran, o gece Amerikan üslerini vurduğu için “en yüksek alarm” durumundaydı ve bir operatör, o koca yolcu uçağını bir Amerikan seyir füzesi sandı.
Süreç, uçak düşer düşmez başlayan o büyük “yalan rüzgarıyla” daha da karanlık bir hal aldı. Rejim yetkilileri üç gün boyunca “teknik arıza” dedi, enkazın olduğu alanı dozerlerle dümdüz etti. Ancak uluslararası baskı ve içerideki sızan görüntüler karşısında 11 Ocak’ta o acı itiraf geldi: “İnsan hatası sonucu yanlışlıkla vurduk.” Bu açıklama, İran sokaklarında “Kasım Süleymani yası”nın yerini “Katil Rejim” öfkesine bıraktı. Kendi halkını vuran ve ardından yalan söyleyen bir devlet mekanizması, halkın gözünde meşruiyetini bir kez daha kaybetti.
Bugün 2 Nisan 2026 itibarıyla, bu yaranın hala kabuk bağlamadığını görüyoruz. Kanada, İsveç, Ukrayna ve İngiltere’nin oluşturduğu “Koordinasyon Grubu”, davayı hem Uluslararası Adalet Divanı’na (ICJ) hem de Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü’ne (ICAO) taşıdı. Daha üç ay önce, facianın 6. yılında (8 Ocak 2026) yapılan anma törenlerinde görüldü ki; aileler hala “tam sorumluluk” ve “bağımsız yargılama” talep ediyor. Hatta Mart 2026’da ICAO Konseyi, İran’ın bu konudaki itirazlarını reddederek yargılama sürecinin önünü tamamen açtı.
PS752, sadece askeri bir hata değil; bir rejimin kriz anındaki yönetim zafiyetinin ve şeffaflıktan ne kadar uzak olduğunun en trajik anıtıdır. 176 insanın hayatı, iki devlet arasındaki o meşhur “stratejik satranç”ın en masum kurbanları olarak tarihe geçti. Bugün 2026’nın bu gerilimli baharında, eğer İran ve Batı arasında yeni bir “sıcak temas” riski doğuyorsa, herkesin aklında o günkü o “titreyen parmak” ve düşürülen o masum uçak var.
Mahsa Amini ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ve iç çatlaklar..
16 Eylül 2022…
22 yaşındaki Kürt asıllı bir genç kadın, Mahsa (Jina) Amini, Tahran’da “ahlak polisi” (Geşt-i İrşad) tarafından uygunsuz hicap gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetti. O gün hastanenin önünde başlayan feryat, bir hafta içinde tüm İran’ı saran bir yangına dönüştü. “Zan, Zendeghi, Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) sloganı, sadece bir kadın hakları talebi değil; rejimin varoluşsal sütunlarına vurulan devasa bir balyoz darbesiydi.
Bu protestoları önceki (1999, 2009, 2019) isyanlardan ayıran çok kritik bir nokta vardı: Bu kez sokakta sadece “ekmek” ya da “oyum nerede?” diye bağıranlar yoktu. Bu kez, bizzat rejimin kimliğini tanımladığı o “zorunlu hicap” ve “yaşam tarzı” hedefteydi. Genç kızlar başörtülerini meydanlarda yakarken, aslında 1979 devriminin o katı toplumsal sözleşmesini de ateşe veriyorlardı. Rejim, tankla tüfekle sınır ötesinde zaferler kazanırken; kendi evinde, Z kuşağının kalbinde savaşı kaybetmeye başladığını gördü.
Bu “çatlaklar” kapandı mı sanıyorsunuz? Asla.
2025’in sonunda çıkan o “Yeni Toplumsal Güvenlik Yasası”na rağmen, Tahran’ın lüks semtlerinden İsfahan’ın ara sokaklarına kadar kadınların büyük bir kısmı hala başörtüsüz gezmeye devam ediyor. Bu, sessiz ama devasa bir sivil itaatsizlik eylemidir. Rejim, “ahlak polisini” defalarca geri çekti, sonra isim değiştirip (Nour Planı gibi) tekrar sokağa sürdü ama o korku duvarı bir kez yıkıldıktan sonra geri örülmesi imkansız hale geldi.
2026’nın bu gerilimli baharında, İran yönetimi bir yandan dışarıda nükleer ve bölgesel savaşla uğraşırken; içeride “her an patlamaya hazır” bir toplumsal volkanın üzerinde oturduğunu biliyor. Mahsa Amini’nin mezarı bugün bir anıt, adı ise bir parola haline geldi. Rejim, füzeleriyle dünyayı tehdit edebilir; ama saçını savuran bir genç kızın yarattığı o ideolojik rüzgarla nasıl başa çıkacağını hala çözebilmiş değil.
Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS: Tahran’ın tecritle azimli mücadelesi..
Bugün Tahran’daki bir devlet dairesine girerseniz, duvarda sadece dini liderlerin değil, artık Pekin ve Moskova ile kurulan o “yeni dünya düzeninin” sembollerini de görebilirsiniz. İran, yıllardır kapısında beklediği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) 2023’te tam üye olarak girdi; ama asıl büyük bomba 1 Ocak 2024’te patladı: İran artık bir BRICS üyesi. Yani artık sadece “Bölgesel bir güç” değil, küresel Güney’in o devasa ekonomik başkaldırısının bir parçası.
Tahran için bu üyelikler sadece havalı isimlerden ibaret değil. Bu, Amerikan dolarının hegemonyasına karşı bir “finansal sığınak” demek. Bugün 2026’da görüyoruz ki; İran, Çin ile yaptığı o meşhur 25 yıllık stratejik anlaşma kapsamında petrolünü “Yuan” üzerinden satıyor. Hindistan ile Çabahar Limanı üzerinden kurulan o koridor, Batı’nın tüm yaptırım duvarlarını aşan bir “can damarı” haline geldi. İran artık “Yalnızım” demiyor; “Ben, dünyanın %40’ını temsil eden o devasa bloğun bir parçasıyım” diyerek Washington’a meydan okuyor.
Peki, sahadaki gerçeklik ne? 2026’nın bu sıcak Nisan sabahında, Mart ayında yaşanan o “İran-İsrail/ABD Çatışmaları” (Operation Epic Fury sonrası) sırasında ŞİÖ’den gelen o sert destek açıklaması (2 Mart 2026), Tahran’ın sırtını kime yasladığını gösterdi. Çin, İran’ın petrol akışının kesilmesini “kendi enerji güvenliğine saldırı” olarak nitelendiriyor. Yani Tahran, nükleer tesislerini ve egemenliğini korumak için artık sadece kendi füzelerine değil, Pekin’in ekonomik ve Moskova’nın askeri kalkanına güveniyor ancak; bu “Doğu aşkının” da bir bedeli var. İran, Batı’dan kaçarken Çin’in ekonomik yörüngesine o kadar sert girdi ki, bugün 2026’da Tahran pazarlarında “Made in China” olmayan bir toplu iğne bile bulmak zor. İran’ın sanayisi, ucuz Çin malları ve Pekin’in stratejik yatırımları altında ezilme riskiyle karşı karşıya. Tahran tecritle mücadele ederken, aslında kendi ekonomik bağımsızlığını “Doğu’nun devlerine” ipotek ediyor olabilir.
Şanghay ve BRICS, İran için bir “nefes borusu” oldu; ama 2 Nisan 2026 itibarıyla bu borunun vanası tamamen Pekin’in elinde. Tahran, tecrit duvarlarını yıktı ama şimdi kendini daha büyük ve daha karmaşık bir “Doğu hapishanesinde” bulup bulmayacağını zaman gösterecek.
7 Ekim Aksa Tufanı..
7 Ekim 2023 sabahı, dünya bambaşka bir Ortadoğu’ya uyandı. Hamas’ın Gazze şeridinden taşarak gerçekleştirdiği “Aksa Tufanı” operasyonu, İsrail’in o “yenilmezlik” efsanesini saatler içinde yerle bir etti. Ama o sabah herkesin aklındaki tek bir soru vardı: “Tahran bu işin neresinde?” Wall Street Journal gibi mecralar Beyrut’taki o gizli planlama toplantılarını yazarken, Hamaney kameralar karşısında “Hamas’ın ellerinden öpüyoruz ama biz yapmadık” diyerek o meşhur “stratejik muğlaklık” zırhına büründü.
Elimizdeki istihbarat verileri (Mart 2026’da sızan o meşhur “Lübnan Dosyaları” dahil) gösteriyor ki; İran bu operasyonun “tarihini ve saatini” tam olarak bilmese bile, o saldırıyı mümkün kılan tüm askeri kapasiteyi, eğitimi ve istihbaratı yıllardır Gazze’ye akıtıyordu. Tahran için 7 Ekim, İsrail’in o “Abraham Anlaşmaları” ile kurmaya çalıştığı çevreleme duvarını havaya uçuran devasa bir dinamit lokumuydu. İsrail-Suudi normalleşmesini (o meşhur 2024 hayalini) tam kalbinden vurdu.
Peki, bu bir “İran Kararı” mıydı? 2026’nın bu gerilimli baharında daha net görüyoruz: Hamas kendi ajandasını yürüttü ama İran’ın kurduğu o “Direniş Ekseni” (Hizbullah, Husiler, Haşdi Şabi) bu operasyonu bir “bölgesel yangına” çevirmek için pusuda bekliyordu. 7 Ekim, İran’ın İsrail’e karşı yürüttüğü “yıpratma savaşı”nın en kanlı ve en başarılı safhasıydı. Ancak bu başarı, Tahran için çok ağır bir faturayı da beraberinde getirdi. İsrail’in Gazze’yi haritadan silme kararlılığı ve ardından Lübnan’a (Mart 2026’daki o büyük işgal girişimi) sıçrayan savaş, İran’ın “vekalet güçlerini” tek tek kaybetme riskini doğurdu.
7 Ekim, Tahran’ın satranç tahtasında yaptığı en büyük hamleydi; ama aynı zamanda tüm dünyayı “İran sorununu kökten çözme” noktasına getirdi. Bugün 2 Nisan 2026’da, Gazze hala bir enkaz yığınıyken ve İsrail uçakları Tahran’ın nükleer tesislerini (Mart 2026 saldırıları) döverken; 7 Ekim’in bir “zafer” mi yoksa “felaketin başlangıcı” mı olduğu hala Tahran’ın o karanlık koridorlarında tartışılıyor.
Küresel ticaretin Husi kelepçesi
Yemen’deki Husiler (Ensarullah), 2023 sonunda başlattıkları o “Gemi Avı”nı, bugün 2026’da artık sistematik bir “deniz ablukasına” dönüştürdüler. Kızıldeniz artık ticaret yolu değil, bir “füze ve dron poligonu.”
Burada fotoğrafı net çekelim: Husiler bunu “Filistin halkına destek” maskesiyle yapıyorlar ama operasyonun arkasındaki o lojistik akıl tamamen Tahran’a ait. Kızıldeniz’de aylardır devriye gezen o meşhur İran casus gemisi Behshad, Husilere hangi geminin İsrail ile bağlantılı olduğunu, hangisinin vurulması gerektiğini anlık istihbaratla (AIS verileriyle) bildiriyor. Tahran, kendi elini soğuk suya sokmadan, Yemenli vekilleri üzerinden dünya ticaretinin %12’sini rehin aldı. Bu, “Maksimum Baskı”ya karşı İran’ın geliştirdiği “Maksimum Kaos” stratejisidir. Peki, dünya buna ne dedi? Amerika liderliğindeki “Refah Muhafızı Operasyonu” (Prosperity Guardian) ve ardından gelen İngiliz-Amerikan hava saldırıları, Husileri durdurmaya yetmedi. Çünkü 2026’nın bu gerilimli Mart ayında gördük ki; Husiler yeraltı tünellerine sakladıkları o seyyar fırlatıcılarla, dünyanın en gelişmiş donanmalarına kök söktürüyor. 12 Mart 2026’da bir Amerikan muhribine isabet eden o “Hicret-1” hipersonik füzesi (İran yapımı Fattah-1’in Yemen versiyonu), deniz savaşları tarihinde bir devrin kapandığını gösterdi. Artık milyar dolarlık uçak gemileri, 50 bin dolarlık dronlar ve 100 bin dolarlık füzeler tarafından tehdit ediliyor.
Bu kaosun İran için iki büyük getirisi var: Birincisi, Batı dünyasını ekonomik bir krizle (navlun fiyatlarının 4 katına çıkması) tehdit ederek nükleer pazarlıkta elini güçlendiriyor. İkincisi, İsrail’in Eilat Limanı’nı fiilen iflasa sürükleyerek Tel Aviv’e “Lojistik bir darbe” indiriyor. Bugün 2 Nisan 2026 itibarıyla, Süveyş Kanalı gelirleri %60 oranında düşmüş durumda ve Mısır ekonomisi bu yüzden çöküşün eşiğinde. Tahran, bir taşla hem İsrail’i hem de Arap dünyasının en büyük ülkelerinden birini (ve dolaylı olarak Batı’yı) cezalandırıyor. Kızıldeniz’deki bu “Husi Kelepçesi”, modern dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu kanıtladı. İran, okyanus ötesine ordu göndermesine gerek olmadığını; sadece stratejik bir boğazı, ideolojik bir vekille kapatmanın dünyayı nasıl dize getireceğini tüm dünyaya ezberletti.
‘Şam Konsolosluğu’ saldırısı: Viyana Sözleşmesi’nin hazin sonu
Tam iki yıl önce bugünlerde, 1 Nisan 2024’te, Şam’daki İran Büyükelçiliği yerleşkesi içinde bulunan konsolosluk binası İsrail F-35’lerinden fırlatılan altı füzeyle yerle bir edildi. Enkazın altında sadece beton yığınları yoktu; İran’ın Suriye ve Lübnan operasyonlarının beyni olan Kudüs Gücü Komutanı Muhammed Rıza Zahidi ve altı üst düzey subayı o gün orada can verdi. Ama asıl yıkılan, uluslararası hukukun en temel direğiydi: Diplomatik dokunulmazlık.
İsrail o güne kadar İranlı generalleri hep yolda, bağda ya da gizli evlerde vururdu. Ama bir devletin bayrağının dalgalandığı, “kendi toprağı” sayılan diplomatik bir binayı vurmak, “Artık hiçbir kural tanımıyorum, seni her yerde vururum” demekti. İsrail’e göre orası bir diplomasi merkezi değil, “terör planlama karargahı” idi. Tahran için ise bu, 1979’dan beri aldığı en ağır, en aşağılayıcı darbeydi. Hamaney o gece “Cezalandırılacaklar!” dediğinde, dünya artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini anladı. Peki, bugün 2 Nisan 2026 itibarıyla bu saldırının mirası ne? Bu olay, İran’ın o meşhur “stratejik sabır” doktrinini mezara gömdü. İran, bu saldırıdan sadece 13 gün sonra (14 Nisan 2024) tarihindeki o ilk doğrudan “Gerçek Vaat” (True Promise) operasyonunu gerçekleştirdi.
Yani Şam’daki o bina yıkılmasaydı, bugün konuştuğumuz o “İran topraklarından doğrudan İsrail’e füze yağmuru” senaryosu belki de yıllarca hayal olarak kalacaktı. İsrail o füzeleri Şam’a atarak, İran’ın içindeki o “dev korkuyu” yıktı ve Tahran’ı doğrudan bir taraf haline getirdi. Bu saldırı aynı zamanda bölgedeki tüm diplomatik misyonları birer “meşru hedef” tartışmasına açtı. Bugün 2026’da, Ortadoğu’daki hiçbir elçilik 2024 öncesindeki o kağıt üzerindeki güvenlik hissine sahip değil. İsrail, Viyana Sözleşmesi’ni o gün Şam’ın tozlu sokaklarında yırtıp attı; karşılığında ise İran’ın doğrudan ve açık tehdidiyle yüzleşmek zorunda kaldı. 1 Nisan 2024, “Gölge Savaşı”nın cenaze töreniydi.
14 Nisan 2024 Gecesi: İran’ın İsrail’e ilk doğrudan saldırısı
Takvimleri iki yıl öncesine, 13 Nisan’ı 14 Nisan’a bağlayan o cumartesi gecesine saralım. İran topraklarından havalanan 170’den fazla İHA, 30’dan fazla seyir füzesi ve 120’den fazla balistik füze… Toplamda 300’den fazla mühimmat, aynı anda İsrail’in o meşhur hava savunma kalkanına doğru yola çıktı.
Adı: “Gerçek Vaat” (True Promise) Operasyonu. İran, kurulduğu 1979 yılından beri ilk kez, vekillerini aradan çıkarıp bizzat kendi toprağından İsrail’i hedef aldı.
O gece Kudüs semalarında, Mescid-i Aksa’nın üzerinde süzülen o parlayan füzeler sadece bir askeri operasyon değil, devasa bir “psikolojik harekat” idi.
İsrail’in o aşılmaz denilen “Demir Kubbe” (Iron Dome), “Davud Sapanı” ve “Arrow” sistemleri, Amerikan, İngiliz ve Fransız uçaklarının da desteğiyle %99’luk bir başarı oranıyla füzeleri durdurdu. Ama İran için mesele kaç füzenin düştüğü değil, o füzelerin fırlatılmasıydı. Tahran dünyaya şu mesajı verdi: “Seni evinden vurabilirim, radarlarını doyurabilirim (saturation) ve müttefiklerini gece uykusuz bırakabilirim.”
Bu saldırının askeri bilançosu neyi gösteriyor? İsrail tarafı “Sıfır zayiat, sadece Nevatim Üssü’nde hafif hasar” dedi; ama bugün 2026’da sızan uydu görüntüleri gösteriyor ki, o gece İran’ın hipersonik olduğu iddia edilen bazı füzeleri hava savunma katmanlarını delmeyi başardı. En önemlisi, o gece İsrail’in füzeleri düşürmek için harcadığı para 1.1 milyar dolar civarındaydı. İran’ın attığı ucuz dronlar ve eski nesil füzelerin toplam maliyeti ise bunun onda biri bile değildi. Yani İran, İsrail’i ekonomik olarak “savunma maliyetiyle” vurdu.
Bu gece, bölgedeki tüm dengeleri değiştirdi. Artık İsrail biliyor ki, Suriye’de ya da Lübnan’da bir İranlıyı vurduğunda, cevabı Beyrut’tan değil doğrudan İsfahan’dan ya da Tebriz’den alabilir. 14 Nisan gecesi, İran’ın “caydırıcılık” tanımını yeniden yazdığı geceydi. Bugün 2026’nın bu sıcak Nisan sabahında, Mart ayında yaşanan o ikinci büyük kapışmanın (Gerçek Vaat-2 sonrası süreç) temelleri aslında o gece atıldı.
14 Nisan, Ortadoğu’da “dokunulmazlık” efsanelerinin bittiği, doğrudan düellonun başladığı tarihtir. O gece İsrail semalarında görülen ışıklar, bugün 2026’da bölgeyi saran o büyük yangının ilk kıvılcımlarıydı.
İsfahan Saldırısı: İsrail’in “Görünmez” cevabı..
19 Nisan 2024 sabahı, şafak sökmeden hemen önce İran’ın nükleer kalbi sayılan İsfahan semalarında birkaç patlama sesi duyuldu. İran devlet televizyonu hemen yayına girip “Önemli bir şey yok, sadece üç küçük mikro-İHA (quadcopter) düşürüldü, hayat normal” diyerek mevzuyu kapatmaya çalıştı. Hatta İsfahan sokaklarından canlı yayınlar yapıp sabah trafiğini gösterdiler ama; kazın ayağı öyle değildi.
İsrail, İran’ın 300 mühimmatlık o gürültülü saldırısına karşı, sadece birkaç adet “stand-off” füzesi ve muhtemelen içeriden havalandırılan dronlarla cevap verdi. Hedef neydi biliyor musun? İsfahan’daki Sekizinci Şekari Hava Üssü’nde bulunan ve Natanz Nükleer Tesisini koruyan o meşhur Rus yapımı S-300 hava savunma sisteminin radarı. Uydu görüntüleri (Planet Labs ve Umbra) birkaç gün sonra gerçeği fısıldadı: İran’ın “en gelişmiş” dediği o radar sistemi, tek bir nokta atışıyla imha edilmişti.
Peki, İsrail burada ne mesaj verdi?
“Görünmezim:” Radarlarınız beni görmeden en stratejik noktanıza kadar füze sokabilirim.
“Nükleer Kartı Masada:” Bak, nükleer tesisinin hemen yanındaki koruma kalkanını vurdum. İstesem bir sonrakini doğrudan reaktöre atarım.
“Sessiz Güç:” Sen 300 füze atıp bir askeri bile yaralayamadın; ben üç füzeyle senin en pahalı savunma sistemini kör ettim.
Bu “İsfahan mesajı”, askeri literatürde “Kontrollü Gerginlik” (Escalation Management) dersi olarak okutuluyor. İsrail, İran’ı aşağılamadan ama kapasitesini en çıplak haliyle göstererek bir “dur” dedi. İran ise; o gün bu saldırıyı küçümseyerek (downplaying) aslında büyük bir savaştan kaçtığını itiraf etmiş oldu. Çünkü eğer o gün “İsrail bizi vurdu” deselerdi, karşılık vermek zorunda kalacaklardı ve bu da topyekün bir yıkım demekti ancak; bu “sessizleşme” süreci çok uzun sürmedi. İsfahan’da kör edilen o radar, aslında 2025 ve 2026’daki o büyük “Nükleer Hesaplaşma”nın sadece bir ön provasıydı. İsrail o gün kapıyı çaldı ve içeri girebileceğini kanıtladı.
Reisi’nin Ölümü ve Halefiyet Krizi
19 Mayıs 2024..İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Abdullahiyan, Azerbaycan sınırındaki bir baraj açılışından dönüyorlardı. Doğu Azerbaycan eyaletinin o geçit vermez, sisli dağlarında Reisi’yi taşıyan o eski Bell-212 tipi helikopter radardan kayboldu. Saatler süren umutlu bekleyiş, ertesi sabah enkazın bulunmasıyla yerini buz gibi bir gerçeğe bıraktı: Reisi ölmüştü.
Reisi sadece bir cumhurbaşkanı değildi. O, 85 yaşındaki Hamaney’den sonra “Dini Lider”lik koltuğuna oturması beklenen en güçlü, en sadık ve en “sistem dostu” adaydı. Onun ölümü, rejimin titizlikle hazırladığı “pürüzsüz geçiş” planını çöpe attı. Rejim bir anda kendini hem yeni bir cumhurbaşkanı seçmek zorunda olduğu bir seçim maratonunda, hem de “Hamaney’den sonra kim gelecek?” sorusunun yarattığı o devasa boşlukta buldu. Reisi’nin ardından yapılan o sürpriz seçimlerde (Temmuz 2024), halkın “muhafazakar yorgunluğu” ve sandığa gitme iradesi birleşince, reformist kanadın adayı Mesud Pezeşkiyan ipi göğüsledi. Pezeşkiyan, Batı ile diyalog ve “ahlak polisi” baskısını azaltma vaatleriyle geldi; ama karşısında Devrim Muhafızları’nın ve muhafazakar meclisin ördüğü o devasa duvarı buldu.
Daha da kritiği; bugünlerde Tahran kulislerinde konuşulan o “asıl” mesele: Mücteba Hamaney. Reisi devreden çıkınca, Dini Lider’in oğlu Mücteba’nın ismi hiç olmadığı kadar yüksek sesle telaffuz edilmeye başlandı. 2026’nın bu gerilimli Mart ayında yaşanan o sarsıcı olaylar (Hamaney’in sağlık durumuyla ilgili spekülasyonlar ve Mücteba’nın “resmi” bir halef olarak öne sürülmesi tartışmaları) İran’ı bir “hanedanlık” tartışmasının içine itti.
Mesud Pezeşkiyan ve “Batı’ya açılan pencere”:
Son Bir Umut mu?!
Pezeşkiyan, “Halkın sesini duyacağız” ve “Dünyayla kavgayı bitireceğiz” diyerek geldi; ama bugün 2026’da gördüğümüz tablo, bir cerrahın bile dikemeyeceği kadar derin yaralarla dolu..
Pezeşkiyan, göreve geldiğinden beri “Batı ile yeni bir nükleer anlaşma” (JCPOA 2.0 hayali) için çırpınıp durdu ancak; 2025’in sonunda ekonominin %60 enflasyonla can çekişmesi ve ardından 2026’nın başında patlak veren o büyük “Açlık İsyanları”, onun elini zayıflattı. Pezeşkiyan’ın Amerikan halkına hitaben yazdığı o “açık mektup” haber bültenlerine düştü: “Bizim Amerikan halkıyla bir derdimiz yok, bu savaş bizim tercihimiz değil” diyor ama; bir yanda bu ılımlı mesajlar varken, diğer yanda Devrim Muhafızları’nın (Sipah) nükleer tesislerin enkazı üzerinden fırlattığı balistik füzeler var.
Trump 2.0 ve Operation Epic Fury kepazeliği..
Ocak 2025’te Beyaz Saray’a geri dönen Donald Trump, ilk dönemindeki “ekonomik boğma” stratejisini bir kenara itip 28 Şubat 2026 sabahı düğmeye bastı. Bugün 2 Nisan 2026 ve biz tam 42 gündür süren “Operation Epic Fury” (Destansı Öfke Operasyonu) içindeyiz. Trump, “İran’ın nükleer silah sahibi olmasına asla izin vermeyeceğim” sözünü, binlerce seyir füzesi ve F-35 akınlarıyla bir askeri gerçeğe dönüştürdü. Bu artık bir “gölge savaşı” değil. 28 Şubat’taki ilk dalgada, Tahran’daki liderlik yerleşkeleri hedef alındı ve bizzat Ali Hamaney‘in hayatını kaybettiği o sarsıcı haberle dünya buz kesti. Trump, 9 gün önce gece (1 Nisan 2026) yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında net konuştu: “İran donanmasını neredeyse yok ettik, füze üretim tesislerini haritadan sildik.” Hedef; rejimi masaya oturtmak değil, askeri kapasitesini “nötralize” ederek nükleer tehdidi kökten bitirmek.
Hürmüz Boğazı: Gerilim en üst seviyede olsa da İran’ın tutumu yalnızca askeri bir hamle olarak değil, egemenlik ve caydırıcılık çerçevesinde okunuyor. Hürmüz Boğazı üzerindeki sınırlı geçişe izin verilmesi, Tahran’ın tamamen kontrolsüz bir kriz değil, kontrollü bir baskı politikası yürüttüğünü gösteriyor. Bu bağlamda İran, kendi kıyı güvenliği ve enerji hatlarını tehdit altında gördüğü bir ortamda elindeki araçları kullanarak denge kurmaya çalışıyor. ABD tarafında ise Donald Trump tarafından dile getirilen enerji altyapısını hedef alma tehdidi, krizi tırmandıran ve bölgesel istikrarı daha da riske atan bir unsur olarak öne çıkıyor.
Askeri Bilanço: ABD–İsrail koordinasyonunda gerçekleştirilen yoğun saldırılar, İran’ın konvansiyonel kapasitesini zayıflatmış olsa da bu durum İran’ın teslim olduğu anlamına gelmiyor. Aksine İran, sınırlı imkanlarla dahi karşılık verebilme kapasitesini koruduğunu gösteriyor. Füze saldırıları, klasik anlamda bir üstünlükten ziyade “asimetrik denge” kurma çabası olarak değerlendirilebilir. Bu da İran’ın tamamen etkisiz hale getirilmesinin sahada düşünüldüğü kadar kolay olmadığını ortaya koyuyor.
İçerideki Kaos (İran): Tahran’daki yönetim zafiyeti söylemleri büyük ölçüde dış kaynaklı yorumlara dayanıyor. “Geçici Liderlik Konseyi” gibi yapılar, kriz dönemlerinde devlet sürekliliğini sağlamak için oluşturulan geçici mekanizmalar olarak da okunabilir. Ayrıca “Açlık İsyanları” olarak adlandırılan süreçlerin önemli bir kısmının, uzun süredir devam eden yaptırımların ve dış baskının bir sonucu olduğu unutulmamalı. Bu açıdan bakıldığında İran’daki iç karışıklık, yalnızca iç dinamiklerle değil, uluslararası sistemde maruz kaldığı ekonomik ve siyasi kuşatmayla birlikte değerlendirilmeli.
Genel Değerlendirme: 10 Nisan 2026 itibarıyla savaşın uzaması, yalnızca İran’ın direnciyle değil, aynı zamanda dış müdahalenin kapsamı ve niteliğiyle de doğrudan bağlantılı. “Hızlı savaş” beklentisinin gerçekleşmemesi, İran’ın savunma stratejisinin belirli ölçüde işe yaradığını gösteriyor. Yeraltı altyapıları ve dağınık savunma modeli, doğrudan işgali veya kısa sürede sonuç almayı zorlaştırıyor.
Küresel ölçekte ise enerji fiyatlarının yükselmesi ve piyasalardaki dalgalanma, bu tür müdahalelerin yalnızca hedef ülkeyi değil tüm dünyayı etkilediğini ortaya koyuyor.
Bu noktada sorulması gereken soru sadece “nükleer bir tırmanma mı olacak?” değil; aynı zamanda “askeri baskı yoluyla bir rejim değişikliği dayatmak uluslararası hukuk ve bölgesel istikrar açısından ne kadar sürdürülebilir?” olmalı.an biri bu topraklarda açılacak.
Siber Kıyamet: Stuxnet’ten 2026’ya
2010 yılında nükleer santrifüjleri havaya uçuran o meşhur Stuxnet, İran için bir “uyanış” olmuştu. Tahran, o günden bugüne siber bütçesini %1200 artırarak dünyanın en tehlikeli siber ordularından birini kurdu. Batı’nın “dijital kuşatması” İran’ın tüm bu savunma duvarlarını kağıt gibi yırttı. 28 Şubat’ta başlayan o büyük harekattan hemen önce, İran’ın tüm internet trafiği %1’e kadar düştü. Ülke tam 35 gündür neredeyse zifiri karanlıkta.
Bu sadece “internet kesmek” değil. İsrail ve ABD, 28 Şubat sabahı füzeleri ateşlemeden saniyeler önce, İran’ın tüm komuta-kontrol ağını, trafik kameralarını ve hatta devlet televizyonunun yayın sistemini ele geçirdi. Mart başında sızan bilgilere göre; Tahran’daki trafik kameraları hacklenerek, hedeflenen liderlerin konvoyları saniye saniye takip edildi ve füzeler o kameralardan gelen verilerle tam isabetle yönlendirildi. Yani teknoloji, kendi sahibini vuran bir silaha dönüştü.
Peki, İran nasıl karşılık veriyor?
Elektronik Harekat Odası: 28 Şubat’ta kurulan bu yeni merkez üzerinden, İran dışındaki vekil hacker grupları (Handala gibi) Amerikan sağlık devlerine ve Ürdün’ün yakıt sistemlerine “wiper” saldırıları düzenliyor.
Siber Gerilla: İnternet karartması yüzünden içerideki merkezler felç olsa da, İran’ın Lübnan ve Irak’taki siber hücreleri “bağımsız” hareket ederek asimetrik saldırılarına devam ediyor.
Elbette Hürmüz Boğazı ve mayınlı araziler de çok büyük güç ve ABD’yi tüm dünyaya rezil etmeye yetti şimdilik..
Trump’ın çıkmaza girdiği an Pakistan’ı bir bağımsız devlet gibi devreye sokup onun yalancı çağrısıyla ”tamam hadi ateşkes yapalım” manevrası elbette kimseyi kandırmadı üstelik iç siyasette de hayli güç kaybetti Demokratlar görevden alınmasını dahi istiyor..
Bölgesel savaşın sonu: Büyük uzlaşma mı, büyük yıkım mı ?
Bugün 10 Nisan 2026, Cuma. Dünya, 28 Şubat sabahı Trump’ın emriyle başlayan “Destansı Öfke” (Epic Fury) operasyonunun yarattığı o devasa toz bulutunun içinde nefes almaya çalışıyor. Takvimler, Tahran’daki nükleer tesislerin üzerinden geçen B-2 hayalet bombardıman uçaklarının ve İsrail F-35’lerinin yarattığı o yıkımı yazıyor ama; bugün asıl mesele sahadaki füzeler değil; Beyaz Saray’dan yükselen o keskin ve geri sayımı başlatan ses: 6 Nisan Ültimatomu.
10 Nisan 2026 itibarıyla sahadaki gelişmeler, ilk etapta çizilen “kısa sürede sonuç alma” senaryosunun gerçekleşmediğini net biçimde ortaya koyuyor. Donald Trump tarafından dile getirilen “çekilme” söylemi ve ağır şartlar içeren ültimatom, artık sahadaki gerçeklikten çok bir siyasi baskı aracı olarak okunuyor. İran’dan talep edilen; Hürmüz Boğazı üzerindeki haklarından vazgeçmesi, nükleer programını tamamen sonlandırması ve tazminatı kabul etmesi gibi şartlar, uluslararası hukuk açısından bir müzakere değil, açık bir egemenlik devri anlamına geliyor. Bu nedenle 6 Nisan eşiği fiilen aşılmış; İran’ın “diz çökeceği” beklentisi sahada karşılık bulmamıştır.
İran’ın Kayıpları: Kayıplar ağır olmakla birlikte, bu durum İran’ın savaş kapasitesinin kırıldığı anlamına gelmiyor. Tahran başta olmak üzere kritik noktalara yönelik saldırılar, savaşın şehir merkezlerine ulaştığını gösterse de İran devleti ve askeri yapısı tamamen çökmüş değil. Donanmada yaşanan kayıplar, İran’ın zaten uzun süredir benimsediği asimetrik savunma doktrini nedeniyle belirleyici bir sonuca yol açmamış; ülke, klasik kuvvetlerden ziyade füze sistemleri ve dağınık savunma hatlarıyla direnmeye devam etmiştir.
Misilleme Ateşi: İran’ın karşılık verme kapasitesi devam ediyor. Tel Aviv, Hayfa ve bölgedeki diğer hedeflere yönelik saldırılar, İran’ın yalnızca savunmada kalmadığını, caydırıcılık üretmeye devam ettiğini gösteriyor. Amman semalarına kadar uzanan etki alanı, çatışmanın bölgesel boyutunun genişlediğini ve İran’ın hâlâ oyun kurucu aktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Bu tablo, “tek taraflı askeri üstünlük” iddialarını zayıflatıyor.
Körfez’in Kararı: Birleşik Arap Emirlikleri’nin ABD ile koordinasyon içinde hareket etmesi, İran açısından yeni bir durumdan ziyade uzun süredir dile getirilen “bölgesel çevreleme” stratejisinin açık bir tezahürü olarak görülüyor. Ancak bu gelişme, İran’ı izole etmekten çok, içerideki direniş ve birlik söylemini güçlendiren bir etki yaratmış durumda.
Genel Değerlendirme: 10 Nisan 2026 itibarıyla gelinen noktada savaş, “bitiriyoruz” söylemine rağmen sona yaklaşmış değil; aksine daha karmaşık ve uzun soluklu bir yıpratma sürecine evrilmiş durumda. İran, ağır kayıplara rağmen teslim olmamış, aksine egemenlik ve savunma kapasitesini koruma yönünde direnç göstermiştir.
Dolayısıyla mesele artık bir “4 günlük ültimatom” meselesi değil; bir devletin dış müdahale karşısında ne ölçüde ayakta kalabileceğinin testi haline gelmiştir.
Bugün sorulması gereken asıl soru şu: Bu düzeyde bir askeri ve ekonomik baskıya rağmen İran’ın direnci kırılmazsa, bölgesel ve küresel güç dengeleri nasıl yeniden şekillenecek?
ABD yine bildiğimiz gibi… Savaşı başlatan, krizi tırmandıran ama faturayı kendi vatandaşına ödeten bir güç olarak sahnede. İran ise, askeri değil ama ekonomik satrançta oyunu kuran taraf haline gelmiş durumda.
Bugün geldiğimiz noktada tablo çok net: Bu savaşın ekonomik sonuçları, Washington’un hesaplayamadığı kadar ağır; Tahran’ın ise hesapladığı kadar etkili.
ABD vurduğunu sandı, kendi ekonomisini vurdu
ABD’nin İran’a yönelik operasyonları enerji piyasalarında domino etkisi yarattı. Sonuç?
ABD’de benzin fiyatları %20’ye yakın arttı
Enflasyon %2,4’ten %3,3’e sıçradı
Küresel petrol fiyatı 96–98 dolar bandına yerleşti
Bu bizim gibi gelişmeye gayret eden ülkelere de doğrudan tesir etti. Bizde de zam üstüne zam geliyor malum..
Bu tablo bize şunu söylüyor: ABD, İran’ı ekonomik olarak köşeye sıkıştırmak isterken küresel enerji piyasasını İran’ın eline bıraktı çünkü; petrol piyasası tankla değil, arzla kontrol edilir. Ve arzın kalbi nerede? Hürmüz’de.
Hürmüz Boğazı: İran’ın elindeki gerçek güç
Bugün dünya petrolünün yaklaşık %20’si Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor
Ve İran ne yaptı?
Gemi geçişlerini sınırladı
Trafiği fiilen durma noktasına getirdi
Geçişleri bir “jeopolitik koz” haline çevirdi
Öyle ki bazı günler boğazdan yalnızca birkaç tanker geçebildi
Bu ne demek biliyor musunuz?
Bu, klasik bir askeri başarıdan çok daha büyük bir şey: Küresel ekonominin ana vanasını kısmak.
ABD uçak gemisi gönderir, İran boğazı kapatır. Sonuç? Uçak gemisi değil, tankerler belirler oyunun kaderini.
Amerikan halkı savaşın bedelini ödüyor..
ABD’de savaş cephede değil, market raflarında yaşanıyor.
Yakıt fiyatları yükseldi
Gıda fiyatları arttı
Tüketici harcamaları düştü
Bu durum klasik bir tabloyu doğuruyor: stagflasyon riski..
Yani hem enflasyon var, hem büyüme yavaşlıyor.
İran’a karşı açılan savaş, Amerikan orta sınıfına karşı açılmış bir ekonomik savaşa dönüşmüş durumda.
İran’ın stratejisi: Asimetrik ekonomik savaş
İran’ın yaptığı şey askeri değil, stratejik:
Küresel arzı daralt
Petrol fiyatını yükselt
Enerji bağımlısı ekonomileri baskıla
ABD iç siyasetini sıkıştır
Nitekim uluslararası enerji otoriteleri bu krizi “modern tarihin en büyük arz şoklarından biri” olarak tanımlıyor
Bu, İran’ın klasik anlamda kazandığı bir savaş değil. Ama oyunun kurallarını değiştirdiği bir savaş.
Güç tankta değil, boğazda..
Bugün açıkça görülüyor ki:
ABD askeri üstünlüğünü sahaya koydu
İran ise ekonomik gerçekliği masaya koydu
Ve gerçek şu:
Petrol akmadığı sürece güç de akmıyor.
Washington bunu geç fark etti. Tahran ise; başından beri biliyordu.
Trump fevri davranıp dünyayı ateşe verdi.
ABD bu savaşı askeri olarak kazanabilir… Ama ekonomik sonuçları kaybetmeye başladı bile. Muhtemeldir bu kararı alanlar da siyaseten kaybedecektir..
İran ise; belki sahada değil, ama küresel sistemin sinir uçlarında kazanıyor.
Yarın: Olası Senaryolar ve Kritik Eşikler
Önümüzde beş ana yol var:
1. Senaryo: Rejim Değişimi ve Geçiş Hükümeti
Trump’ın asıl hedefi olan rejimin tamamen tasfiyesi. 6 Nisan’daki “Hürmüz’ü açın” ültimatomu sonrası, İran ordusu (Artesh) içindeki bazı unsurların Devrim Muhafızları’na karşı darbe yaparak Batı ile masaya oturması. Bu senaryoda, diasporadaki figürlerin desteğiyle seküler bir geçiş hükümeti kurulabilir, ancak; bu süreç yıllarca sürecek bir iç karışıklığı da beraberinde getirir.
2. Senaryo: “Kıyamet Seçeneği” (Nükleer Tırmanma)
Rejimin son kalıntılarının, hayatta kalma güdüsüyle elindeki son zenginleştirilmiş uranyumu (460 kg civarı %60’lık stok) bir “kirli bomba” veya son bir intihar saldırısı için kullanması. Eğer nükleer tesislerin kalan kısımları vurulursa, sadece bölge değil, Türkiye sınırına kadar uzanan devasa bir radyoaktif sızıntı ve çevre felaketi riski masada.
3. Senaryo: Bölgesel Kaos ve Parçalanma
Tahran’daki merkezi otoritenin tamamen buharlaşmasıyla İran’ın;
Belucistan, Huzistan gibi etnik fay hatlarından bölünmesi.
Bu, Türkiye için en büyük kabus senaryosu, çünkü; milyonlarca mültecinin yanı sıra, sınırımızda kontrol edilemez bir istikrarsızlık alanı ve yeni terör odakları doğması demektir.
4.Arabulucuk (Pakistan tavsiyesi ile ?!)
Bence mümkün değil. Zira Pakistan bir kukla devlet gibi davranıyor.
Yap denileni yapıyor şuanda Trump’ın çıkmaza girdiği yerde..
Ve..
5.Gündemin bir şekilde dağılması
Olur mu canım demeyin askeri/siyasi savaşların tümünde güçlü konumdaki devletler ve temsilcileri istediklerini alamadıklarında masayı dağıtma hamlesi yapamayacakları gibi suni gündemlerle olayı kapatır. Bu da masada bir seçenek demişti dersiniz aklınızda bulunsun.. Bu savaş kolay kolay bitmez..
Türkiye olarak bizim görevimiz; bu yangının kıvılcımlarını sınırımızın ötesinde tutmak, ama; aynı zamanda kaçınılmaz olan o “yeni yahut düzeni koruyan İran” düzeninde masanın kurucu aktörlerinden biri olmaktır. Tarih bizi sadece izlemiyor; bizi, o büyük yıkımın ardından gelecek inşa sürecine de hazırlıyor..
Beşiktaş’ın ligin ikinci yarısında yani; Agbadou transferinden sonraki performanslarına bakarsak ; en silik, rakibe en fazla domine edildiği hem skoru kaybettiği hem oyunu kaybettiği maçlardan birini oynadı.
Özellikle derbi mücadelesinde bunun gerçekleşmiş olması tabii ki Beşiktaş taraftarının boynunu büktü beklentiler çok yüksekti.. Aslında taktiksel olarak bakıldığında ilk yarı tam bir denge maçı vardı. İki takım da rakip oyun kurarken yarı sahada 4-5 oyuncuyla birlikte dengede hissettiriyordu oyunu. Genellikle orta blokta pas kanallarını kapatmaya yönelik bir baskı yapılıyordu ama; Fenerbahçe’de Marco Asensio sakatlığından dolayı oyunun dışında kaldıktan sonra Beşiktaş’ın ilk yarıda Fenerbahçe’ye karşı daha net fırsatlar üreten, daha hücumda kendisini hissettiren bir futbol oynadığını söyleyebiliriz. Maçın kırılma anlarından biri tabii ki Amir Murillo’nun çıkıp Gökhan Sazdağı’n oyuna girdikten sonra Fenerbahçe’nin en büyük avantajları; kendisine göre sol koridoru etkili biçimde kullanabilmesı ve Beşiktaş’ın önde kaybettiği toplarla çok fazla geçiş imkanı yakalaması oldu.
İlk yarıda Beşiktaş’ın planı oldukça başarılıydı denilebilir. Fenerbahçe yine Ederson, Skriniar , Oosterwolde ile 1+2 şeklinde oyun kurarken Beşiktaş alıştığımız formasyonuyla Orkun’u biraz daha soldan rakip stoperinin üzerine çıkartıp Oh’la burada bir denge kurup yine 4-4-2 bekleme şablonuna geçmeyi başardı.
Fenerbahçe’nin burada N’Didi-Asensio markajından Asensio’yu kurtarmak için de şöyle bir şey denediğini gördüm.
Çift blokun birinde olan Guendouzi’yi biraz daha solda Nene-Archi kanadına yaklaştırırken Fenerbahçe Kante’yi burada kendi soluna çekti ve Asensio-N’Didi birebirinden kurtulabilmek ve topla buluşmak için aslında çifte bloku tamamlayan bir oyuncu oldu.
Ve Beşiktaş bu dakikalarda 4-4-2 bekleme şablonunu biraz daha asimetrikleştirerek Asllani’yi geride bırakan biraz daha alanı kontrol eden oyuncu olarak kurgularken burada Asensio’ya birebir N’Didi markajı yaptı ve Fenerbahçe’nin hem bek oyuncuları baskı altındayken hem de iki stoperi çok net hat kıran paslar atamıyorken Beşiktaş burada birebirle Fenerbahçe’nin 1 numaralı kreatörü Asensio’nun efektifliğini ortadan kaldırmış oldu.
Asensio çıkmadan önce Beşiktaş yarı sahasında kaleye yakın tek bir pozisyon var.
Onun dışında bir şey üretemedi Fenerbahçe ama; Asensio çıktıktan sonra şöyle bir şey gerçekleşti. Beşiktaş burada merkezde birebir savunabilecek bir oyuncu görmediği için yine daha orta bloğa yaklaşan, stoperler ve orta saha arasındaki pas kanallarını kapatan bir bekleme şablonuna geçti ve Asllani-N’Didi ikilisi aynı hat üzerinde gidip gelmeye başladı.
Beşiktaş aslında burada da şöyle bir şey yapmış oldu. Yine Guendouzi buraya çift blok beklerken orta sahanın merkezine Fred’i almış oldu. Ve burada Kante bazen çift blokken Fenerbahçe üçlüyü Fred-Guendouzi ile oluşturdu. Bazen Guendouzi’yi 6 numara olarak kurgulayıp Kante’yi biraz daha içlere çekti ama; Beşiktaş’ın buradaki iki oyuncusunun yeri hiç değişmedi.
Beşiktaş burada maç genelinde Talisca’yı Udoukhai’nin çok sıkı baskısıyla ensesinden bir an bile kaybolmadan hissettirirken, savunurken biraz daha Udoukhai’yi de geri çekerek Talisca’yı riske etti ve Talisca topla buluştuğu zaman Udoukhai’yi üzerine çekti. Aslında Beşiktaş’ın Asensio’nun olmadığı dakikalarda buradaki riski boş pozisyonda olan Talisca’dan aldığını söyleyebiliriz.
Fenerbahçe hem Ederson hem de 1. bölgesindeki herhangi bir savunmacıyla uzun toplarla Talisca’yı bulamadı. Beşiktaş 3. bölgede ve 2. bölgede bazen pres şablonunun şiddetini artırarak bazen de beklerken Talisca’nın oynamasını istedi çünkü; savunma oyuncularının öne çıktığı her dakikada Talisca savunma arkasını çok tehdit eden bir oyuncu değil ve burada topla buluşup diğer iki oyuncuyu da savunma arkasına kaçırabilecek zamanı bulamadı Udoukhai baskısından ötürü..
Ama ikinci yarıya baktığımızda Talisca’nın yerine Sidiki’nin girmesi Beşiktaş’ın şablonunu değiştirmedi.
Fenerbahçe’nin en az 3 tane %100’lük gol fırsatının tamamı yine savunma arkasına atılan koşular ve birinci bölge ile ikinci bölgede kazanılan uzun toplarla birlikte geldi. Beşiktaş’ın taktiksel olarak eleştirilecek yönlerinden biri şu;
Özellikle Marco Asensio yokken de Fenerbahçe’ye akan oyunda 2.01’lik bir xG vermeniz sizin kesinlikle savunmada görevlerinizi harfiyen yapmadığınız anlamına gelir.
Burada sadece “Gökhan Sazdağı kötü oynadı” veya “oyuncular hareketsizdi”, “Beşiktaş merkezde hiç pozisyon kurgulayamadı” gibi bir eleştiri yapmak yetersizdir zira; bu statta Kasımpaşa da çok daha kötü bir kadroyla üstelik oyunu da vermeden gayet tutarlı bir savunma yaparak puanı çıkartmayı başarmıştı.
Beşiktaş’ın Nene, Kerem, Sidiki Şerif hücum hattını bu kadar önde karşılaması çok ciddi bir teknik direktör problemiydi çünkü; şöyle basit bir mantık kurgulayalım:
Sidiki Şerif, Nene ve Kerem… Bu hücum hattında net bir hazırlayıcı yok.
Ne Fred’e, ne Kante’ye ne de Guendouzi’ye “pozisyon hazırlayan oyuncular” diyemezsiniz.
Bu üç oyuncunun tamamı aslında boş alan talep eden ve set hücumunda rakibini kırmakta zorlanan oyuncular. Kerem’i biraz ayırıyorum ama; Nene ve Sidiki Şerif için bunu net şekilde söyleyebiliriz. Bu oyuncuları savunmak için oyunu tamamen Fenerbahçe 1. bölgesine vermeyi kabul edip hatları daraltmanız lazım ki..
Bu oyunculara koşu atacak alan bırakmazsanız efektiflikleri ciddi şekilde düşecektir.
Fenerbahçe bu durumda Nelson Semedo’nun uzaktan şutuna kalırdı.
Yani sen derinde konumlanarak pozisyon vermediğin sekanslar yaratabilirdin ama; artık derbi mücadelesini bu kadar pozisyon vererek geçirmek — hele ki Ersin bu kadar iyi bir performans sergiliyorken — çok çok ciddi bir problem..
Evet, skandal bir hakem kararı var, bunun farkındayım ama; bu kadar çok pozisyon vererek oynuyorsan, penaltı doğru ya da yanlış olsun o pozisyonu o dakikada hele hele rakibinin evinde zaten vermemen gerekir. Hatta 85. dakikada Sidiki Şerif’in karşı karşıya pozisyonu var — yanında hiçbir Beşiktaş oyuncusu yok. Bu savunma kurgusundan ziyade şablon hatasından kaynaklanıyor.
Artık dakika 85… Sen oyundan tamamen düşmüşsün ve bu maçtan çıkacak bir puan senin lehine. Evet, Beşiktaş’ın puan durumunda 1 puan çok bir şey değiştirmiyor ama derbiler sonuç işidir. Sokakta karşılığı vardır.
Kimse gidip “biz ilk yarı oyun planı olarak daha iyiydik” diye anlatmaz. İnsanlar “sizi nasıl yendik” diye konuşur. Derbilerde oyun planı değil, sonuç konuşulur.
Geçen sezon Beşiktaş, Kadıköy’de kazandığı maçta da oyun çok şey vaat etmiyordu ama sonuç vardı. Üstelik daha zayıf bir kadroyla: Udoukhai sol stoper, Emrecan Terzi sol bek, Mustafa Hekimoğlu ile kurulan bir yapı… ama; plan doğruydu.
Şimdi ise; senin bu kadar set hücumunda zorlanan bir hatla Fenerbahçe’nin hem 2. hem 3. bölgesinde bu kadar az görünmen ve orta sahaya bu kadar yaklaşman, bu kadar cesur davranman ama karşılığını alamaman eleştiriyi kaçınılmaz kılıyor.Dolayısıyla Beşiktaş’ın bu maçtaki savunma şablonu kesinlikle berbattı.
Zaten hücumda da roller oturmuş değil.. Mesela N’Didi 6, Asllani 8, Orkun 8 oynuyor diyelim — Asllani rolünü halen tam anlamıyla bulamamış bir oyuncu gibi.
Fenerbahçe’nin Kante, Guendouzi, Fred gibi sert orta sahasına karşı rolü belirsiz oyuncularla oynamak seni doğal olarak zorluyor..
Sol kanatta da aynı problem var. Kanat oyuncularının hiçbiri top alıp adam eksiltip hat kıramıyor. Bu da Fenerbahçe presini kırmanı imkansız hale getiriyor.
Hatta maçın son bölümlerinde bile — Cengiz ve Rashica oyuna girmişken — Levent Mercan’a boş orta yaptırıyorsun. Bu da ciddi bir konsantrasyon problemidir.
Gökhan Sazdağı mental olarak düşmüşken Rashica’nın geri gelip ona destek olması gerekiyordu ama; Beşiktaş, Levent Mercan’ı Cengiz Ünder ile savunmayı tercih etti abuk bir şekilde..Bu da anlaşılması zor bir karardı.
Ve günün sonunda Fenerbahçe hem oyunu hem skoru hak etti. Hatta Ersin’in performansı olmasa fark daha da açılabilirdi.
Yani Beşiktaş’ın skor anlamında değil de oyun olarak bu kadar domine edilmesi ve genel derbi performansının bu sezon yalnızca bir puanla sınırlı kalması yakışmadı Beşiktaş’a. Tamam, şampiyonluk yarışından uzağız — bunu kabul ediyorum — ama en azından derbiler taraftara bir şey veriyordu. Bu sene o da yok.
Aslında bunun çok basit bir açıklaması var. Geçen sene Beşiktaş; Masuaku ve Gedson gibi oyuncularla set hücumunda zorlanıyordu. Rafa Silva’lı yapıda
Anadolu takımlarını açamıyordu. Bu yüzden bu sezon daha çok set hücumu oynayabilen oyunculara yönelindi: Orkun Kökçü, Vaclav Cerny gibi. Amir Murillo’yu da buna dahil edebiliriz.
Ama bu tercih derbilerde ters tepti çünkü; derbiler geçiş oyununun üstün geldiği tiptedir ve sen geçiş oyunundan uzaklaşıp sete yönelince performansın düştü.
Yani aslında Beşiktaş bu sezon Anadolu maçlarını kazanmayı, derbileri kazanmaya tercih etmiş bir takım görüntüsü veriyor.
Fakat açıkçası: Şampiyonluk iddian yoksa ben Sivasspor’u, Rizespor’u yenmektense Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı yenmeyi tercih ederim çünkü; derbilerin psikolojik karşılığı vardır.
Bu noktada bir başka konu da şu: Eğer dört büyük takım kupada yollarına devam ederse mayıs ortasında yine dev eşleşmeler görebiliriz. Bu da psikolojik olarak etkili olabilir.
Ama derbiler özelinde tekrar söyleyeyim: Beşiktaş’ın bu sezon iyi oynadığı derbilerde ortak nokta geçiş oyunu.
Fenerbahçe’ye karşı ilk 20 dakika → geçiş
Trabzon deplasmanı → geçiş
Galatasaray maçı → geçişten gol
Yani derbilerde ana faktör bu ama; mevcut kadro set oyununa çok daha yatkın kurulduğu için bu denge kaybolmuş durumda.
Mesela Orkun Kökçü ve Cerny ile %60+ topa sahip olabilirsin ama Wilfred N’Didi gibi bir oyuncuyla bu topa sahip olma oyununu derinden kurmak ne kadar doğru, tartışılır.
Yine Oh gibi bir santrforun set oyunundaki rolü de soru işareti..
Bu da seni oyun karmaşasına götürüyor.
Ve genel çerçevede baktığımızda: bu mağlubiyet hem oyun olarak hem plan olarak kötü bir mağlubiyet.
Evet, penaltı skandal..ama böyle oynuyorsan önce oyunu sorgulaman gerekir çünkü; bu maçtan alınacak 1 puan bile seni çok değiştirmeyecek ama oyun kimliğin önemli.
Ve Beşiktaş burada daha kompakt, daha savunma güvenliği yüksek bir plan denemeliydi — bunu hiç denemedi.
Dolayısıyla sorun denemek değil, hiç denememek.
Buradan Antalyaspor maçına geçelim..:
Antalyaspor son haftalarda istikrarsız ama Sami Uğurlu ile potansiyelinin üstüne çıkan bir takım. Özellikle Başakşehir deplasmanındaki 5-3-2 planı önemli referans.
Muhtemelen Beşiktaş’a karşı da:
Derinde bekleyen
Geçiş kovalayan
Kanat bekleri kontrollü kullanan
bir yapı göreceğiz.
Ve açık söyleyeyim: Eğer Antalyaspor derinde beklerse Beşiktaş’ın işi zor çünkü; Beşiktaş hâlâ set hücumunda problem yaşıyor.
Üstelik orta sahada net bir “tutucu” oyuncu da yok. Bu kez N’Didi de yok. Bu da geçiş savunmasını riskli hale getiriyor.
Ama yine de:
Uzaktan şut
Duran top
gibi çözümlerle kilidi açabiliriz.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta şu:
Beşiktaş’ın en büyük problemi kanat oyuncuları.
Şu an:
1’e 1 geçen yok
Sprint tehdidi yok
Pres kıran oyuncu yok
Bu hem set hücumunu hem geçiş oyununu bitiriyor.
Bu yüzden radikal bir önerim var: 3’lü savunmaya geçmeliyiz bir an evvel..
Mesela:
3 stoper (Emirhan – Agbadou – Djalo)
Kanat bekler (Rıdvan – Murillo)
Önlerinde çift blok 6,8 (Asllani-Olaitan gibi)
Ön tarafta 2 serbest 10 (Orkun ve Cerny olabilir ya da Olaitan) + Oh
Bu sistem:
Kanat eksikliğini kapatır
Oyuncuları daha doğru rollere yerleştirir
Oyun çeşitliliği sağlar
Özellikle Olaitan gibi oyuncular merkezde daha verimli olabilir.
Sergen Yalçın bunu dener mi? Genelde 4’lü savunmadan vazgeçmiyor ama; mevcut sistem zaten alarm veriyor..
Bu yüzden ligde artık deneme zamanı diye düşünüyorum.
Belki bu sistem tutar ve Beşiktaş yeni bir kimlik kazanır.
Sonuç olarak: Bu maç sadece bir mağlubiyet değil — ciddi bir oyun probleminin ve taktiksel zaafiyetin de göstergesi oldu.
Ama aynı zamanda bir fırsat da olabilir eğer taktik dizilim ve formatta değişiklik denenirse bu maçta Jota’nın yıldızlaşmasını bekliyorum açıkçası.
Doğru dersler çıkarılırsa galibiyet neden olmasın..
Katar Milli Takımı – 2026 Dünya Kupası Detaylı Kadro ve Oyun Analizi
Katar, FIFA Dünya Kupası’ndaki ilk katılımlarının ardından daha da başarılı olmak için hiç de fena olmayan bir sınav verdi.
Önceki ev sahipliği sebebiyle doğrudan katıldıkları dünya kupası haricinde Lopeteguei’nin takımı ilk kez elemelerden çıkarak dünya kupasına gelmeye hak kazandı.
Katar; 2022 FIFA Dünya Kupası’na ev sahipliği yaparak, Körfez bölgesini dünya sahnesinde öne çıkaran istisnai bir turnuva gerçekleştirdi. Küresel organizasyonda ilk kez yer alan Katar Milli Takımı, kendi sahasında ve kendi taraftarlarının önünde elit takımlarla karşılaşarak paha biçilmez bir deneyim kazandı.
Katar, 2026 Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanarak futbol tarihinde yeni bir sayfa yazmaya hazırlanıyor ; bu kez ev sahipliği ayrıcalığıyla değil, sahadaki performanslarıyla.
Tecrübe ve genç hırsı birleştiren kadrolarıyla, 2022’deki katılımlarının futbolun en üst seviyesinde sürdürülebilir bir yolculuğun başlangıcı olduğunu teyit etmeyi amaçlıyacaklardır.
Katar teknik direktörü: Julen Lopetegui
Julen Lopetegui, Mayıs 2025’de takımın başına geçti ve sadece birkaç ay sonra takımı FIFA Dünya Kupası 26’ya taşıdı; bu, Katar’ın normal eleme süreciyle katıldığı ilk Dünya Kupası oldu. Onun atanması, Katar Futbol Federasyonu’nun geliştirme stratejisinin devamı niteliğindeydi ve Lopetegui’nin üst düzey kulüpleri ve milli takımları yönetme konusundaki geniş deneyiminden yararlanılmasını sağladı.
Lopetegui, etkileyici bir özgeçmişe sahip . 2016-2018 yılları arasında İspanya’yı çalıştırarak 2018 FIFA Dünya Kupası Rusya™ elemelerinde yenilgisiz bir performans sergiledi. Ardından Real Madrid ve Sevilla’da görev aldı ve Sevilla ile 2020 UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğunu kazandı. Daha sonra Premier Lig’de Wolverhampton Wanderers ve West Ham United’ı çalıştırdı.
Eski kaleci, Real Madrid altyapısından yetişti ve daha sonra Barcelona ve Rayo Vallecano’da forma giydi. Ayrıca 1990’ların ortalarında İspanya Milli Takımı’nda da oynadı. Lopetegui, sakin tavrı ve titiz taktiksel analiziyle tanınıyor; bu özellikler, Katar’ın bu yeni dönemdeki oyun tarzına da yansıyor.
Pekii Katar, 2026 Dünya Kupası’na nasıl katılmaya hak kazandı?
Asya ön elemelerinin dördüncü turunda Katar, Birleşim Arap Emirlikleri’ni 2-1 mağlup ederek Dünya Kupası’na doğrudan katılım hakkı elde etti .
Boualem Khoukhi ve Pedro Miguel’in ikinci yarıda attığı kafa golleri, Katar’ın grubunu lider tamamlamasını ve turnuvaya katılmasını sağladı.
Elemelerin başından itibaren Katar, istikrarlı ve tatmin edici performanslar sergileyerek ikinci tur grubunu beş galibiyet, bir beraberlik ve bir mağlubiyetle 16 puanla lider tamamladı. Üçüncü turda da güçlü performanslarını sürdürdüler ancak otomatik olarak katılma hakkını elde eden İran ve Özbekistan’ın ardından dördüncü sırada yer alarak, mücadelelerine dördüncü turda devam etmek zorunda kaldılar.
Lopetegui’nin yönetiminde, takım denge ve direnç göstererek Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı oynadığı iki maçtan dört puan topladı ve hak ettiği eleme hakkını elde etti.
Katar’ın ilk Dünya Kupası deneyimi nasıldı ?
Al Bayt Stadyumu’nda, tribünlerde 67.000’den fazla seyirci varken, açılış düdüğü çaldığında Katar için gerçekten tarihi bir an yaşandı: Kendi topraklarında, taraftarlarının coşkusuyla çevrili, yıllardır böyle bir günün hayalini kuran bir ülkede, festival havasında ilk kez FIFA Dünya Kupası’na katıldılar. Tabii lobicilik faaliyetlerinin de yadsınamaz payı var bu ev sahipliğinde FIFA’da..
Felix Sanchez yönetimindeki Katar, 2022 turnuvasına Ekvador karşısında 2-0’lık bir yenilgiyle başladı; maç doğal olarak gergin geçti. İkinci maçlarında, Al Thumama Stadyumu’nda Senegal’e karşı hücumda daha güçlüydüler, ancak; yine de o yılın Afrika Uluslar Kupası şampiyonuna da 3-1 mağlup oldular. Katar, son maçlarında Hollanda’ya karşı saygın bir sonuç elde etmeyi hedefledi, ancak; Portakalların tecrübesi, Cody Gakpo ve Frenkie de Jong’un golleriyle belirlenen maçta galip geldi.
Katar, ilk turnuvasında grup aşamasında puan alamadan elense de,eşsiz bir deneyim kazandı üstelik neredeyse aynı jenerasyon ikinci kez dünya kupasına geliyor.
Bu deneyim, dört yıl sonra Katar’ın hak ederek FIFA Dünya Kupası 26’ya katılmasını sağlayan temelleri de attı.
Katar’ın Dünya Kupası golcüsü Muhammed Muntari; Katar’ın Dünya Kupası tarihindaki ilk golünü atarak adını Katar futbol tarihine altın harflerle yazdırdı. Gol, Katar 2022’de Senegal’e karşı oynanan maçın 78. dakikasında, İsmail Muhammed’in ortasına yükselerek kafa vuruşuyla geldi. Maç mağlubiyetle sonuçlansa da, bu an Katar için küresel arenada bir rekor kırmaya başlamanın dönüm noktası oldu.
Abdelkarim Hassan, Boualem Khoukhi ve Akram Afif üçlüsü, Katar’ın tek Dünya Kupası katılımında her maçta hazır bulunarak Ekvador, Senegal ve Hollanda’ya karşı oynanan üç maçın tamamında 270 dakika boyunca sahada kalmıştılar.
Uyuşmazlık, bir futbolcunun transferi sonrasında yetiştirici kulüp olan Sporting Club Accra’nın:
Training compensation (yetiştirme tazminatı) talep edip edemeyeceği
FIFA’nın EPP (Electronic Player Passport) süreci sonrası verdiği kararın sonradan dava konusu yapılıp yapılamayacağı
İddia edilen “bridge transfer” (köprü transfer) olgusunun mevcut olup olmadığı
üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Olayların kronolojisi ise şu şekilde cereyan ediyor;
Oyuncunun kariyer yolu
2016–2019 → Sporting Club Accra (amatör)
2020 sonrası → futbol dışında dönem / kayıt yok
20 Ocak 2023 → FDM (ilk profesyonel sözleşme, 10 gün)
31 Ocak 2023 → Leicester City FC transfer
FIFA EPP süreci
Transfer sonrası:
TMS sistemi otomatik olarak EPP oluşturuyor
Kulüpler sürece katılıyor
Oyuncunun geçmişi belirleniyor
FIFA kararı sonucunda:
👉 Hiçbir kulübe (training compensation) yok deniyor 👉 Sadece (solidarity contribution) var deniyor. Yani;
Kulübün iddiası
Sporting Club Accra diyor ki:
FDM transferi gerçek değil → “bridge transfer”
Asıl ilk profesyonel kayıt Leicester’da yapıldı.
Bu nedenle: 👉 Training compensation bana ödenmeli 👉 Bu bedel de yaklaşık olarak 335.000 EUR’dur.
FIFA’nın cevabı ise;
👉 “Bu konu zaten EPP’de incelendi” 👉 “Sen sürece katıldın” 👉 “Artık dosya kapalı”
CAS hangi sorunları görüyor ?..
CAS şu temel soruları inceliyor:
1. FIFA’nın “dosyayı kapatma” yazısı bir karar mı?
2. Kulübün başvurusu usulen kabul edilebilir mi?
3. EPP süreci bağlayıcı mı?
4. Bridge transfer var mı?
5. Training compensation hakkı doğar mı?
CAS’ın detaylı hukuki nitelendirmesi;
“Bu bir karar mı?” meselesi
Leicester kulübü şunu savunuyor: 👉 “Bu sadece bilgilendirme yazısı” ben yalnızca bunu yazdım.
CAS; kabul etmiyor:
Yazı:
Talebi reddediyor
Hukuki sonuç doğuruyor
Dolayısıyla:
👉 Bu bir “karar”dır ve CAS’a götürülebilir mahiyettedir.
EPP sisteminin hukuki niteliği
CAS burada çok önemli bir tespit yapıyor:
EPP sistemi:
Tek seferlik bir süreçtir
Tüm taraflara:
Katılım
İtiraz dahası;
Düzeltme hakkı verir
Ve kritik nokta:
👉 EPP sonucu kesinleşirse bağlayıcıdır
Kulübün en büyük hatası
CAS açıkça söylüyor:
Sporting Club Accra:
Sürece katıldı
Ama: ❌ İtiraz etmedi ❌ Bridge transfer demedi ❌ Süre içinde CAS’a gitmedi
CAS’ın tespiti ise oldukça net;
👉 “Kulüp pasif kaldı ve haklarını kullanmadı.” haliyle bu başvurunun ehemmiyeti de yok.
CHR Madde 18/2 yönünden kararın analizi
Kulüp bu maddeye dayanıyor.
Ama madde diyor ki:
Başvuru için şartlardan biri: 👉 EPP sürecine katılmamış olmak
CAS panelinin tespiti ise:
👉 Kulüp katılmış 👉 Şart sağlanmamış
Sonuç olarak:
❌ Başvuru usulen mümkün değil, esasa girmenin lüzumu yok.
Adil yargılanma ihlali iddiası
Kulüp: 👉 “FIFA inceleme yapmadı” adil yargılanma ihlali var diyor,
CAS ise:
FIFA incelemedi çünkü: 👉 inceleme yetkisi yoktu diyor.
Ayrıca: 👉 CAS incelemesi bu iddiayı zaten ortadan kaldırır
Sonuç:
❌ İhlal olmadığına hükmediliyor.
Bridge transfer meselesi (esas değerlendirme)
CAS burada ayrıca esasa da giriyor (obiter dictum ilkesi gereği) zira:
Bridge transfer için gerekli olanlar:
2 bağlantılı transfer
Kısa zaman aralığı
Düzenlemeyi dolanma amacı gütme
Somut olay:
2020 → 2023 arasında boşluk var
Oyuncu kayıtlı değil
CAS sonucu:
👉 İki bağlantılı(köprü) transfer yok → haliyle bridge transfer yok
EPP’nin kesinliği ve hukuki güvenlik ilkesi;
CAS çok güçlü bir vurgu yapıyor:
👉 EPP kesinleştiğinde:
Tekrar açılamaz
Dolaylı yoldan tartışılamaz
Bu ilke:
Hukuki güvenlik
Öngörülebilirlik için tıpkı iç hukukumuzda olduğu gibi zorunludur.
“Dolaylı itiraz” yasağı
👉 EPP’ye itiraz etmeden 👉 başka bir dava açarak sonucu değiştirmek istiyor başvurucu kulüp
CAS bunu reddediyor:
👉 Bu, dolaylı itirazdır ve kabul edilemez diyor.
CAS kararının özü:
👉 Başvuru usulen reddedilmiş; 👉 FIFA’nın vermiş olduğu karar doğru bulunarak onanmıştır. 👉 EPP ‘nin her daim bağlayıcı olduğu zikredilmiştir.
Bu karar, FIFA Clearing House ve EPP sisteminin; kesinlik, süre disiplini ve usul ekonomisi ilkeleri çerçevesinde yorumlanması gerektiğini ortaya koymakta; kulüplerin EPP sürecindeki pasif tutumlarının, sonradan ileri sürülecek maddi hak iddialarını ortadan kaldıracağını açık biçimde teyit etmektedir.