İnceleyeceğimiz ilk CAS dosyası olan bu karar ; Olympiacos F.C. ile Hellenic Football Federation (HFF) arasındaki bir disiplin cezası itirazını konu almaktadır.
Karar, 29 Şubat 2024 tarihinde verilmiştir ve Yunanistan Süper Lig 1’deki bir maçta taraftarların neden olduğu olaylar sonrasında alınan cezaların incelenmesini içermektedir.
Olayın Arka Planı
Taraflar:
Başvuran: Olympiacos (Yunanistan)
Cevap Veren: Hellenic Football Federation (Yunan Futbol Federasyonu)
Olayın Tarihi ve Konumu:
Maç: Olympiacos – Panathinaikos
Tarih: 22 Ekim 2023
Lig: Yunanistan Süper Ligi
Olayın Gelişimi:
Maçın 49. dakikasında, Olympiacos tribünlerinden bir taraftar, Panathinaikos oyuncusu Juan Carlos Perez Lopez (Juankar)‘ in üzerine havai fişek atmıştır.
Oyuncu ciddi şekilde yaralanmış ve sahada müdahale gerekmiştir.
Hakem; güvenlik ve sağlık açısından maçı geçici olarak durdurmuş; kulüp doktoru oyuncunun durumunu kontrol etmiştir.
Kulüp Tepkisi:
Olympiacos, olay sonrası Yunan polisiyle beraber sorumlu taraftarı tespit etmiş ve ömür boyu stadyuma giriş yasağı uygulamıştır.
Kulüp yönetimi, disiplin cezasının haksız olduğunu iddia ederek duruma itiraz etmiştir.
Yunanistan Futbol Federasyonu Disiplin Kararı ve Olympiacos’un karşı savunması
HFF(Yunanistan Futbol Federasyonu Kararı:
Kulübün taraftarının neden olduğu olaydan dolayı; ev sahibi kulüp olan Olympiacos’a 1 puan silme cezası verilmiştir.
Ceza, kulübün tribün güvenliğine ilişkin sorumluluğu çerçevesinde alınmıştır.
Olympiacos’un Savunması:
Olayın münferit bir taraftar eylemi olduğunu, kulübün doğrudan sorumluluğu bulunmadığını ileri sürmüştür.
Kulüp, olay sonrası yaptığı polis işbirliği ve sorumlu taraftarın tespiti gibi önlemleri ve disiplin uygulamalarını lehe olacak şekilde CAS dosyasına sunmuştur.
Cezanın orantısız olduğu ve kulübün iyi niyetli çabalarının dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır.
Ek Deliller ve Kanıtlar:
Maç kayıtları ve güvenlik kamerası görüntüleri
Taraftarın kimliği ve stadyuma giriş yasağı belgeleri
Polis raporları ve kulübün işbirliği yazışmaları
CAS Değerlendirmesi
Yetki:
CAS, HFF’nin kararına karşı Olympiacos’un başvurusunu inceleme yetkisine sahiptir.
Panathinaikos’un müdahale talebi kabul edilmemiştir; çünkü başvuru hakkını zamanında kullanmamıştır.
Hakemin Yetkisi ve Olay Yönetimi:
CAS; hakemin maç sırasında dış müdahaleler durumunda maçı durdurma ve güvenliği sağlama yetkisinin olduğunu tespit etmiştir.
Maçın geçici olarak durdurulması ve kulüp doktorunun devreye girmesi, hakemin yetkisinin doğru kullanıldığını göstermektedir denilerek olay değerlendirilmiştir.
Kulübün Sorumluluğu:
Kulüpler, taraftarlarının eylemlerinden sorumludur ancak; olay sonrası gösterilen işbirliği ve tedbirler, ceza miktarının belirlenmesinde hafifletici unsur olarak değerlendirilir denmiştir.
Olympiacos’un; sorumlu taraftarı tespit edip cezalandırması ve polisle işbirliği yapması, cezanın düşürülmesinde önemli bir etkendir.
Orantılılık İlkesi:
CAS, disiplin cezasının orantısız olmadığını ancak; kulübün iyi niyetli çabaları sayesinde cezanın hafifletilebileceğini vurgulamıştır.
Bu yaklaşım, taraftar davranışı ve kulüp sorumluluğu arasındaki dengeyi göstermektedir denmiştir.
Peki CAS kararının sonuçları nelerdir ?
CAS; taraflar arasında dengeyi gözeterek adil bir çözüm sağlamak niyetinde bir tahkim mefhumudur.
İtirazın Sonucu:
CAS, Olympiacos’un itirazını kısmen kabul etmiştir.
HFF’nin verdiği 1 puan silme cezasının yanı sıra verilen disiplin cezaları hafifletilmiştir; ancak bu ceza tam olarak kaldırılmamıştır.
Pratik Çıkarımlar:
Kulüpler, maç güvenliği ve taraftar davranışları konusunda önlem almak ve olay sonrası işbirliği yapmak zorundadır.
Ev sahibi takımlar; müsabaka esnasında saha içinde meydana gelen her türlü olay ve vahametten başlıca sorumlu tutulur.
Federasyonlar; disiplin cezalarını verirken hem olayın ağırlığını hem de kulübün emniyet, rakip takım ve sair kurumlarla işbirliği çabalarını dikkate almalıdır.
2018 Temmuz’unda Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde yaşanan tren kazası, hepimizin hâlâ unutamadığı olaylardan biri.. İstanbul’dan Edirne’ye giden yolcu treni raydan çıktı, 25 canımızı kaybettik, 300’den fazla kişi de yaralandı. Bu kaza, sadece teknik bir ‘kaza’ olarak görülmemeli; süreçlerin yönetimi, sorumluluk dağılımı ve hukuki takip açısından da önemli dersler içeriyor.
Geçmişte yaşadığımız Pamukova ve Kütahya kazaları gibi, Çorlu da aslında önlenebilir bir trajediydi. Ray altyapısı, sinyalizasyon sistemleri ve bakım süreçlerindeki eksiklikler, kazayı kaçınılmaz hâle getirdi diyebiliriz. Ben burada olayı sadece “ne oldu” diye anlatmayacağım; teknik, hukuki, kurumsal ve toplumsal boyutlarını adım adım ele alacağız.
Kazanın Kronolojisi ve İlk Müdahale
Tren Sarılar Mahallesi mevkıine yaklaşırken raydan çıktı ve vagonlar birbirine girdi. Yolcuların ne yazık ki bazıları olay yerinde hayatını kaybetti. Acil durum ekipleri olay yerine hızlıca geldi, yaralılar çevredeki hastanelere sevk edildi, ama süreci gözlemlediğimizde bazı aksaklıklar olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, bölgedeki altyapı ve acil durum hazırlıkları yeterince etkili değildi.
İlk raporlar, kazanın teknik ve operasyonel hatalardan kaynaklandığını açıkça ortaya koydu. Medya ve sosyal medya ise olayın hızlı şekilde yayılmasını ve toplumun tepkisini görünür kılmasını sağladı.
Geçiyoruz olayın ”Teknik Analiz”ine..
Ray ve Sinyalizasyon
Bilirkişi raporlarına göre; raylarda bakım eksiklikleri vardı. Bazı ray yatakları ve traversler zayıftı. Sinyalizasyon sistemi de gerektiği gibi çalışmıyordu. Açıkçası, TCDD’nin altyapı denetimlerinin eksikliği, kazayı önleme şansını ciddi şekilde düşürmüş.
Tren hızı ve operasyonel bağıl faktörler
Bilirkişi raporunda olay anında trenin hızının hattın izin verdiği seviyeyi aştığı belirtiliyor. Makinistlerin karar alma süreçleri ve hız kontrolü de belli ki kazada etkili olmuş. Eğer hız uyarı sistemleri daha etkili çalışsaydı ve bakım eksiklikleri olmasaydı, bu kaza önlenebilirmiş.
Denetim ve Bakım Süreçleri
Periyodik bakım raporlarına baktığımızda, denetimlerin yetersiz olduğunu görebiliyoruz. TCDD’nin bakım planlamasında eksiklikler, kazanın gerçekleşmesinde doğrudan etkili olmuş. Uluslararası demiryolu standartlarıyla kıyasladığımızda, bu eksiklikler çok daha net ortaya çıkıyor.
Kurumsal ve Siyasi Açılar
Demiryolu kazaları yalnızca teknik sorunlarla açıklanamaz; altyapı yönetimi ve kurumsal süreçler de önemli rol oynar. TCDD’nin bazı altyapı yatırımlarını zamanında yapmadığını, bakım ve denetim süreçlerini aksattığını görebiliyoruz.
Özelleştirme ve kamu-özel sektör iş birliği, sorumlulukların dağılımını karmaşık hâle getirmiş. Bu durum; kriz anında müdahale süresini uzatmış ve sonuçları ağırlaştırmış. Kriz yönetimi ve iletişim stratejilerinde de eksiklikler olduğu açık; kazanın ardından sürecin hızlı ve şeffaf yönetilememesi; tabii olarak toplumsal tepkinin kar topu gibi büyümesine de yol açtı.
Gelelim olayın hukuki boyutunu incelemeye..
Ceza Hukuku
Kazaya yol açan ihmaller; Türk Ceza Kanunu kapsamında “taksirle ölüme ve yaralanmaya sebep olma” hükümlerine giriyor.
Soruşturma sürecinde makinistlerin ve hattın bakımından sorumlu personelin ihmalleri ayrı ayrı değerlendiriliyor ancak; hukuki süreçlerin yavaş ilerlemesi de ne yazık ki mağdurlar açısından ek travmalar ek mağduriyetler yaratıyor.
İdari Sorumluluk/İdari Ceza
Ulaştırma Bakanlığı ve bağlı kurumların denetim görevleri açıkça tanımlı fakat; bazı denetimlerin eksik veya yetersiz yapılmış olması, idari sorumluluk ihlali olarak karşımıza çıkıyor.
Kurumların, bakım ve güvenlik denetimlerini etkili biçimde yerine getirmediğini görmek de mümkün.
Tazminat ve Maddi Haklar
Kazadan etkilenen yolcular ve ölenlerin yakınları, Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde maddi ve manevi tazminat haklarını kullanabilir. Burada kurumların sorumluluk bilinci ve hukuki süreçleri hızlı ve adil yürütmesi hayli önemli. Ne yazık ki, süreçler yavaş ilerledi ve mağdurlar hak ettikleri desteğe ulaşmakta bu zamana dek zorlandı.
Bu arada.. Pek tabii ki;
Avrupa Demiryolu Ajansı (ERA) ve Uluslararası Demiryolu Birliği (UIC) standartları, bakım ve güvenlik süreçlerini denetler. Türkiye’deki uygulamalarda bazı eksiklikler var ve kazadan çıkarılacak dersler bu standartlarla uyumu artırmak yönünde olmalı.
Yine;
Kaza sonrası halkın güven algısı ciddi biçimde sarsıldı. Toplu taşımaya dair kaygılar arttı. Medya ve sosyal medya, olayın görünürlüğünü artırarak toplumsal farkındalığı yükseltti. Sivil toplum kuruluşları ve mağdurlar, hukuki süreçleri takip ederek, kazadan çıkarılacak derslerin uygulanması için çalıştı.
Toplumsal farkındalığın artırılması ve güvenli ulaşım bilincinin geliştirilmesi hâlâ çok önemli..
Çorlu tren kazası, sadece teknik bir arıza veya bakım eksikliği meselesi değil; aynı zamanda altyapı yönetimi ve ulaşım politikalarının bir sonucu olarak karşımızda duruyor.
Ray altyapısındaki eksiklikler, sinyalizasyon hataları ve trenin hız kontrolündeki ihmaller kazayı doğrudan tetikledi ancak; teknik sorunların ötesinde, TCDD ve ilgili kurumların yatırım planlaması, bakım programları ve kriz yönetimi süreçlerindeki yetersizlikler, kazanın sonuçlarını ne yazık ki bir hayli ağırlaştırdı.
Siyasi açıdan bakıldığında, demiryolu altyapısına yapılan yatırımların yetersiz, plansız veya önceliksiz olması, uzun vadeli güvenlik ve denetim mekanizmalarının zayıflamasına yol açtı. Kamu-özel sektör iş birliklerinde sorumluluk dağılımının net olmaması, yönetimde şeffaflık eksikliği ve kriz iletişiminin yavaşlığı, toplumsal güveni sarsan bir diğer unsur oldu. Bu noktada kazayı sadece teknik bir sorun olarak görmek eksik kalır kanısındayım zira; altyapı politikaları ve siyasi kararların ihmali, kazanın kaçınılmazlığını da ne yazık ki artırmış durumda..
Hukuki açıdan ise; süreçler, hem ceza hem idari sorumluluk boyutunda önemli dersler içeriyor. Soruşturmaların şeffaf, hızlı ve adil yürütülmesi ve mağdurların haklarının korunması, hukukun uygulanabilirliğini ve toplumsal güveni doğrudan etkiliyor. Uluslararası standartlara uyumun artırılması da benzer kazaların önlenmesinde kritik bir önlem.
Medya ve sivil toplum, hak takibi ve bilinçlendirme açısından süreci görünür kıldı ancak; kazanın yarattığı travma, yalnızca teknik eksikliklerin değil, politik ve yönetimsel ihmallerin de bir sonucu olarak değerlendirilmeli.
Özetle;
Çorlu tren kazası bize şunu gösteriyor:
Altyapı yatırımları, bakım süreçleri, kriz yönetimi ve hukuki mekanizmalar birbiriyle bağlantılıdır ve siyasi önceliklerle doğrudan şekillenir. Bu alanlarda eksiklikler bir araya geldiğinde, önlenebilir bir trajedi büyük bir felakete dönüşebiliyor.
Gelecekte benzer olayların yaşanmaması için sadece teknik iyileştirmeler değil; politik kararların şeffaflığı, yatırım planlamalarının önceliklendirilmesi, kurumsal hesap verebilirlik ve toplumsal farkındalık birlikte güçlendirilmelidir.
Kısacası; katliamdan çıkarılacak ders, hem geçmişin muhasebesi hem de geleceğin güvenliği için bir uyarıdır.
Çorlu tren kazası, teknik, hukuki ve kurumsal boyutlarıyla bize çok şey öğretiyor.
Hem altyapı yönetiminde hem kriz yönetiminde hem de hukuki süreçlerde yapılacak iyileştirmeler, benzer trajedilerin önüne geçebilir.
Kazanın ardından Mısra annemizin biricik evladı olan Oğuz Arda SEL ve kaybettiğimiz canlarımızı anmadan geçemem..
Her biri ailelerinin, arkadaşlarının ve bizlerin yüreğinde derin bir boşluk bıraktı.
Bu acı, hiçbir teknik veya hukuki analizle silinemez; ancak onları anmak, hatırlamak ve haklarını savunmak, bizlere görev olarak düşüyor.
Hayatlarını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet; yakınlarına ve sevenlerine sabır diliyorum …
Arjantin’de; “femicide” (İspanyolca: femicidio) terimi, kadınların sırf cinsiyetleri nedeniyle öldürülmesini ifade ediyor. Yani, kadınların erkekler tarafından “kadın oldukları için” doğrudan ve direkt olarak hedef alınarak öldürülmesi.
Bunun hukuki ve toplumsal anlamı ise şu:
Cinsiyete dayalı nefret suçu olarak kabul ediliyor.
Sıradan bir cinayet değil; toplumsal cinsiyet eşitsizliği, patriyarka, aile içi şiddet, kadın düşmanlığı gibi yapısal sorunlarla bağlantılı diyebiliriz.
Bu durum Arjantin Ceza Kanunu’nda özel olarak da tanımlanmış durumda (2012’de yapılan yasal değişikliklerle femicidio ayrı bir suç kategorisi oldu).
🔹 Arjantin’de “femicidio” örnekleri genellikle:
Eş veya eski eş tarafından işlenen cinayetler,
Partnerin kontrol, kıskançlık ya da ayrılma isteğine karşı şiddeti,
Kadının özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik şiddetin ölümle sonuçlanması,
Tecavüz ve cinsel şiddetle bağlantılı kadın cinayetleri şeklinde örneklendirilebilir.
🔹 Toplumsal boyuta baktığımızda ise:
2015’te başlayan “Ni Una Menos” (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketi, Arjantin’de femicidio kavramını geniş kitlelere duyurdu.
Bu kavram sadece kadınların öldürülmesini değil, aynı zamanda devletin ve toplumun bu cinayetleri önlemekteki yetersizliğini de görünür kılıyor.
Hukuken bu kavram:
Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin en ağır biçimi olarak kabul ediliyor.
Bir kadın, sırf kadın olduğu için; eski partneri, mevcut partneri ya da bir erkek tarafından cinsiyet temelli nefret/şiddet nedeniyle öldürüldüğünde bu kapsamda değerlendiriliyor.
🔹 Ceza Hukuku Boyutu: Arjantin Ceza Kanunu’na göre femicidio işleyen kişilere herhangi bir takdiri yahut yasaya dayalı indirim olmaksızın ömür boyu hapis cezası veriliyor.
🔹 Toplumsal Boyutu:
Arjantin’de 2015’te başlayan “Ni Una Menos” (Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz) hareketi, femicidio’ya karşı kitlesel protestoların sembolü olmuştur dersek yanlış olmaz zira bu hareket çok geniş çaplı destek de buldu.
Kadın hareketi ve sivil toplum kuruluşları, devletin bu cinayetleri önlemede daha etkin politikalar geliştirmesi için baskı yapmya devam ediyor.
👉 “Bir kadının, sırf kadın olduğu için ya da cinsiyetine karşı bir nefretin sonucu olarak öldürülmesi..”
Yani sıradan bir cinayetten farklı; failin kadın düşmanlığı, toplumsal cinsiyet önyargısı veya kadının cinsiyetine dayalı konumu nedeniyle işleniyor.
Arjantin’de 2012’de Ceza Kanunu’nda yapılan değişiklikle “femicidio” ayrı bir suç tipi olarak tanındı.
Örneğin: bir erkek partnerin ya da eski partnerin, kıskançlık, kontrol etme arzusu veya “namus” bahanesiyle kadını öldürmesi; femicide kapsamına giriyor. Tabii burada bu kanun maddesini bilen fail çok çeşitli şekillerde cezanın yatarından en azından bir kısım kurtulabilmek adına gayri ahlaki savunma manevraları da yapmıyor değil.. Tıpkı ülkemizdeki gibi diyebiliriz..
Ayrıca, cinsiyet kimliği nedeniyle trans kadınlara yönelik cinayetler de bazı yorumlarda femicide kapsamına alınabiliyor.
Arjantin’de bu kavram, özellikle Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketiyle çok güçlü bir toplumsal mücadele ve hukuk reformunun merkezine oturdu.
2025 yılı ‘Femicide’ istatistikleri hayli dikkat çekici zira;
2025 yılı itibarıyla Arjantin’de erkekler tarafından öldürülen kadın sayısı, ilk dört ayda 76 femicide vakası olarak kaydedilmiştir. Bu, 2024’ün aynı dönemine göre %15’lik bir artışı göstermektedir.
Bu vakaların büyük bir kısmı, mağdurların mevcut veya eski partnerleri tarafından işlenmiştir. Özellikle Buenos Aires eyaleti, 36 vakayla en yüksek sayıya ulaşmış durumdadır ayrıca; Tierra del Fuego, Chaco, Río Negro, Santa Cruz ve Mendoza gibi diğer eyaletlerde de önemli artışlar gözlemlenmiştir.
Son dönemde hayli tartışmalı biçimde ”Femicide” kavramının yasadan kaldırılması gündemde..
Amnesty International ve Birleşmiş Milletler gibi kuruluşlar, Arjantin hükümetinin kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarını zayıflatmasını mütemadiyen eleştiriyor. Bu politikaların, kadınları daha savunmasız hale getirdiği aşikar..
“Ni Una Menos” gibi feminist hareketler, hükümetin politikalarını protesto ediyor ve femicide tanımının kaldırılmasına karşı çıktı. Aktivistler, bu adımın kadınların korunmasız kalmasına ve şiddet olaylarının artmasına yol açabileceğini belirtiyor.
Cumhurbaşkanı Javier Milei yönetimi; özel olarak yer alan femicide suçunun ceza kanunundan çıkarılmasını ve bunun yerine “kanun önünde eşitlik” yaklaşımının benimsenmesi gerektiğini savunuyor. Bu düzenleme yapılırsa, femicide özel bir suç kategorisi olmaktan çıkacak; cinsiyete dayalı cinayetler genel cinayet kapsamına girecek. 2023 Aralık’ında göreve başlayan Milei, Kadınlar, Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığıni kapattı; bu hizmetler önce görev insan kaynaklarına, ardından Adalet Bakanlığı’na bağlı bir alt birime devredildi. 2024 Haziran’ında ise bu birim de tamamen kapatıldı. Ayrıca, ayrımcılıkla mücadele eden devlet kurumu INADI da Ağustos 2024 itibarıyla feshedilerek (Kamu Adaletine bağlanmak üzere) kapatıldı.
Peki bu değişikliği yapmak istemenin ardında hangi sebep yatıyor ?
Adalet Bakanı Mariano Cúneo Libarona; femicide tanımının “eşitlik ilkesine ters düştüğünü” ve “kadınlara ayrıcalık tanıdığını” savunuyor: “Hiçbir yaşam diğerinden daha değerli değildir” diyerek kaldırma önerisinin gerekçesini tanımlıyor.
Bu siyasi tutum, hükümetin “radikal feminizm” ve “cinsiyet ideolojisi” gibi konulara karşı genel bir cephe açma eğiliminin de açık bir parçası. Bu bağlamda, femicide’in kaldırılması da bu değer tabanlı ideolojik yaklaşımda yer alıyor.
Milei yönetimi, Kadın, Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığı ile Cinsiyete Dayalı Şiddetle Mücadele Alt Sekreterliği gibi önemli kurumları kapattı ya da fonlarını ciddi şekilde kısıtladı. Bu durum, cinsiyete dayalı şiddetle mücadele alanındaki devlet desteğini de zayıflatmış oldu. Milei, Dünya Ekonomik Forumu’nda femicide bileşenini eleştirerek, şunu belirtmişti: “Eşitlik yasasında zaten var; femicide gibi ayrışmalar, kadının hayatına erkeğinkinden daha fazla değer atfediyor.”
Ayrıca, Acompañar adı verilen ulusal,bölgesel ve yerel destek programı ile 144 acil yardım hattı gibi koruyucu hizmetlerin bütçeleri bir hayli düşürüldü, personel azaltıldı. Feminist örgütler, bu adımların kadınları kurumdan destek alma konusunda yalnız bıraktığını düşünüyor ve pek tabii ki dile de getiriyor.
Pekii mevcut durumda tepkiler nasıl ?
Kadın hakları savunucuları; femicide tanımının kaldırılmasının devletin bu suçu önleme ve cezalandırma kapasitesini zayıflatacağını vurguluyor.
Bu değişikliğin, cinsiyete dayalı şiddeti “görmezden gelmeye” yol açacağını düşünüyorlar.
Hukukçular da hakeza femicide kategorisinin silinmesinin cinsiyete dayalı şiddetin sistemik boyutunu görmezden gelmek anlamına geldiğine dikkat çekiyor. Bu şiddeti önlemeye dayalı hareketin, uzun yıllar sonrasındaki kazanımların geri alınması anlamına geldiğini söylüyorlar.
Baktığımızda veriler de durumu pek de iç açıcı hale getirmiyor: Arjantin’de 2023’te 322, 2022’de 242 femicide vakası tespit edilmiş; 2024 için ise 295 vaka bildirilmiştir (ortalama her 30–33 saatte bir). Bazı kaynaklara göre ise bu oran 2025’te her 20 saate bire kadar yükselmiş durumda.
Bu arada Arjantin, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kadınlara ve kızlara yönelik şiddeti önleme çağrılarını destekleyen önerge oylamasında ”tek ret oyu veren ülke” oldu. Bu da hükümetin sert tutumunun uluslararası alanda ne kadar izole olduğunu gösteriyor.
Özetle bu abuk subuk düzenleme çerçevesinde Arjantin’in kadın hakları mücadelesi ne yazık ki önemli bir geri adım atmakla karşı karşıya.. Bu bağlamda;
Kapsamlı ve cinsiyete duyarlı bir koruma yaklaşımının zayıflaması, özellikle şiddet mağduru kadınların maruz kaldığı riskleri artıracaktır.
Femicide kavramının kaldırılması, bu tür suçların sosyal ve yapısal bağlamını göz ardı ederek aile içi ve cinsiyete dayalı şiddet kalıplarını görünmez kılacaktır.
Düzenleme, hukuksal anlamda kadınlara özel bir koruma sağlama çabasını ortadan kaldırıyor, bu da eşitsizliklerin sürmesine ne yazık ki açıkça zemin yaratacaktır.
Femicide düzenlemesi, hem yerel hem uluslararası düzeyde, insan hakları örgütleri, feminist gruplar ve hukukçular tarafından şiddetle eleştiriliyor.
Reform karşıtları ve muhalifler; kadın hareketlerinin yıllardır süren çabalarının geri çevrilmesine yol açabilecek bu düzenlemeye karşı protestolar, kampanyalar ve uluslararası baskı çalışmaları yürütüyor.
Destek Programlarının ve Kaynakların Tasfiyesi
Femicide suçunun ceza kanunundan çıkarılmasının gündemde oluşunun yanı sıra, devletin kadınlara yönelik destek programları büyük oranda budandı:
Acompañar Programı: Kadına yönelik şiddet mağdurlarına maddi destek sağlayan bu programın 2024 başlarında bütçesi 65–80% oranında kısıldı.
144 Acil Yardım Hattı: Üstüne üstlük personelin %38–42 gibi büyük bir kısmı işten çıkarıldı.
Birleşmiş Milletler gözlemcileri ve uluslararası hak örgütleri, bu politikaları Arjantin’in kadın haklarına yönelik kazançlarının tersine çevrilmesi olarak değerlendiriyor.
Kadına yönelik şiddetin artışı ve istatistikler
2024 yılında ülke genelinde 295 femicide vakası gerçekleşti; bu da her 30 saatte bir kadın cinayeti anlamına geliyor
2025’in ilk dört ayında, 96 femicide olayının yaşandığı bildirildi; Buenos Aires, Santa Fe ve Córdoba en yüksek vaka sayısına sahip bölgeler oldu.
Mart 2025’teki veriler, her 27 saatte bir bir kadın cinayeti olduğunu gösteriyor. Sebebi: çoğunlukla iç ilişkilerdeki şiddete dayalı (eş, eski eş vb.).
Sözün özü;
Arjantin’de femicide yasasının tartışmaya açılması ve kadınlara yönelik kurumsal destek mekanizmalarının tasfiye edilmesi, yalnızca hukuki bir boşluk yaratmakla kalmıyor; kadınların yaşam hakkına doğrudan saldırı anlamına geliyor. Her 27 saatte bir kadın, partneri veya eski partneri tarafından öldürülüyor; çoğu zaman devletin koruma mekanizmaları yetersiz kalıyor, şiddet olayları kayıt dışı bırakılıyor ya da önlenemiyor. Kadın bakanlıklarının kapatılması, femicide tanımının Ceza Kanunu’ndan çıkarılması ve destek programlarının bütçelerinin azaltılması, şiddet mağdurlarını yalnızlaştırıyor ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiriyor. Ni Una Menos hareketinin çığlığı hâlâ sokaklarda, sosyal medyada ve kültürel alanlarda yankılanıyor; ancak bu çağrının gerçek gücü, yalnızca yasalarla değil, toplumun her kesiminin kadına yönelik şiddete karşı ortak sorumluluk almasıyla ölçülebilir. Arjantin’in bugünü, kadınların hayatını korumada gösterdiği irade ile belirleniyor; eğer toplumsal farkındalık ve adalet mekanizmaları güçlendirilmezse, her eksilen hayat, sadece bir kayıp değil, gelecek nesiller için de korkunç bir uyarı olacak.
Stefano Vukov, Elena Rybakina ve Teniste ”Koç-Oyuncu” İlişkilerinin Karmaşıklığı: ‘Etik, Psikoloji ve Profesyonellik’ Üzerine Bir Değerlendirme
2025 tenis sezonu, spor dünyasında yalnızca performans ve zaferleri değil, aynı zamanda koç-oyuncu ilişkilerinin etik sınırlarını tartışmaya açan bir olaya sahne oldu. Elena Rybakina’nın eski koçu Stefano Vukov’un, WTA tarafından verilen geçici yasağının kaldırılması ve ardından Rybakina ile yeniden çalışmaya başlaması, bu ilişkilerin çok boyutlu doğasını gözler önüne serdi.
Stefano Vukov, 2019 yılında Elena Rybakina’nın koçu olarak göreve başlamış ve kısa sürede tenis dünyasında dikkat çeken bir ikili haline gelmişti. 2022 Wimbledon zaferi, bu işbirliğinin zirve noktası olarak resmen kayıtlara geçti ancak; 2024 Amerika Açık öncesi yolları ayrıldı ve Rybakina farklı bir koçla çalışmaya başladı.
2025 sezonunda Rybakina, Goran Ivanišević ile kısa süreli bir işbirliği gerçekleştirdi,
ancak; Avustralya Açık’taki performansın ardından bu işbirliği sona erdi. Bu süreçte Rybakina, Vukov’u tekrar ekibine katmak istedi. WTA, Vukov’un daha önce
“otoriteyi kötüye kullanma ve taciz edici davranışlar” iddiaları nedeniyle geçici olarak yasaklandığını duyurdu ancak; özel bir tahkim süreci sonrasında, WTA yasağı kaldırdı ve Vukov turnuvalara katılma hakkını yeniden kazandı.
Koç-oyuncu ilişkileri, teknik bilgi aktarımı ve performans yönetimiyle sınırlı değildir. Özellikle üst düzey bireysel sporcularda, koçun psikolojik etkisi ve liderlik tarzı, oyuncunun hem saha içi hem de saha dışı davranışlarını doğrudan etkileyebilir. Vukov’un koçluk tarzı; bazı gözlemcilere göre yoğun ve stresli bir yaklaşıma sahipti ki ben de bu kanıdayım. WTA tarafından yapılan inceleme, bu tarzın Rybakina üzerinde baskı ve potansiyel psikolojik rahatsızlık yaratabileceğini öne sürdü.
Etik bağlamda, spor dünyasında koçların sorumluluğu yalnızca teknik eğitimle sınırlı değildir. Oyuncuların ruh sağlığı, kariyer planlaması ve profesyonel güvenliği, koçlukta temel etik yükümlülükler arasında yer alır. Bu noktada WTA’nın karar süreci, etik ve güvenlik sınırlarının ne kadar tartışmalı olabileceğini gösterdi.
“Relasyonel toksisite” terimi, spor psikolojisinde koç-oyuncu dinamiklerinde sıkça kullanılır. Toksik ilişkiler, oyuncuda motivasyon düşüklüğü, kaygı ve stres artışı gibi olumsuz etkiler yaratabilir. Rybakina’nın Vukov’u savunması ve “asla kötü muamele görmediğini” belirtmesi, ilişkideki psikolojik boyutun karmaşıklığını ortaya koymaktadır. Bu durum, spor psikologlarının tenis gibi yüksek rekabetli branşlarda koç-oyuncu ilişkilerini değerlendirmesinin önemini vurgulamaktadır.
Üst düzey tenis, haliyle hem oyuncular hem de koçlar için sürekli bir performans baskısı oluşturur. Koçlar, teknik stratejiler kadar motivasyon ve psikolojik yönetim konularında da kritik rol oynar. Vukov ve Rybakina olayı; koçların sadece sahada değil, saha dışında da oyuncuların yaşamlarını etkileyebileceğini gösteriyor. Bu bağlamda, tenis federasyonlarının koçluk sertifikasyonu, etik standartları ve izleme mekanizmaları konularında daha fazla şeffaflık sağlaması son derece önemlidir.
Hukuki ve Kurumsal Perspektif;
WTA’nın yasağı kaldırması, spor hukuku perspektifinden de dikkat çekicidir.
Profesyonel spor organizasyonları, etik ve disiplin süreçlerini yönetirken hem oyuncuların haklarını hem de koçların savunma haklarını gözetmek durumundadır. Vukov’un yasağının kaldırılması, özel tahkim süreçlerinin ve federasyon içi hukuk mekanizmalarının nasıl işlediğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.
Bu olaydan çıkarılabilecek başlıca dersler şunlardır:
*Koçluk Eğitimi: Spor federasyonları, koçların psikolojik ve etik boyutlarda eğitim almasını zorunlu hale getirebilir.
*Şeffaf Disiplin Mekanizmaları: Federasyonlar, ihlallerin soruşturulması ve kararların açıklanmasında daha şeffaf olmalıdır.
*Psikolojik Destek: Oyuncuların, koç ilişkilerinde yaşanan stresi yönetebilmesi için psikolojik destek mekanizmaları güçlendirilmelidir.
*Etik Rehberler: Koç-oyuncu ilişkilerini yöneten açık etik rehberler oluşturulmalıdır.
Stefano Vukov’un WTA yasağının kaldırılması ve Rybakina ile yeniden çalışmaya başlaması, tenis dünyasında koç-oyuncu ilişkilerinin ne kadar karmaşık ve çok boyutlu olduğunu gözler önüne serdi. Bu olay; etik, psikolojik ve profesyonel sınırların yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyarken, tenis camiasının bu konularda daha bilinçli ve duyarlı olması gerektiğini de bizlere göstermiş oldu.
Koçluk sadece teknik bilgi aktarımı değildir; aynı zamanda oyuncunun ruhsal, etik ve profesyonel gelişimini de kapsayan bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, tenis gibi rekabetin yüksek olduğu spor dallarında daha da kritik hale gelmektedir.
13 Mayıs 2014 tarihinde Türkiye, tarihinin en büyük iş cinayetlerinden biriyle sarsıldı. Manisa ilinin Soma ilçesinde faaliyet gösteren Soma Kömür İşletmeleri’ne ait maden ocağında yaşanan faciada 301 işçi hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı ve onlarca aile derin bir acı yaşadı. Bu trajik olay, sadece Türkiye’nin madencilik tarihine kapkara bir leke değildi. Aynı zamanda iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarının yetersizliği, denetim eksiklikleri ve çalışma kültürü açısından da ciddi bir dönüm noktası oldu.
Soma Kömür Havzası, ülkemizin en eski kömür havzalarından biri olup, yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi bulunmaktadır. Havzada, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’na bağlı olarak kömür üretim faaliyetlerini sürdüren Ege Linyitleri İşletmesi Müessesesi, 1939 yılından 1978 yılına kadar Garp Linyitleri İşletmesi Müessesesi bünyesinde işletme müdürlüğü statüsünde ve 1978 yılından sonra 1995 yılına kadar müessese müdürlüğü statüsü ile faaliyetlerini sürdürmüştür.
Daha sonra ise sırasıyla; bölge müdürlüğü, işletme müdürlüğü ve son olarak da Nisan 2004’de yeniden müessese müdürlüğü tüzel kişiliği verilerek faaliyetlerine devam etmektedir. İşletmenin merkezi Soma’da olup, Manisa’ya 90 km mesafededir.
İşletmenin, Manisa İli Soma İlçesi sınırları içinde yer alan ve alt ısıl değeri 2.080-3.150 kcal/kg arasında değişen toplam 704 milyon ton linyit rezervi bulunmaktadır. İşletmede, açık ocak ve yeraltı üretim yöntemleri kullanılmaktadır. 2013 yılında açık ocak işletmeciliği yöntemiyle 2,9 milyon ton, yeraltı işletmecilik yöntemiyle ise 11,7 milyon ton tuvönan kömür üretimi gerçekleştirilmiştir.
İşletmenin açık ocak üretim çalışmalarında ekskavatör ve ağır kamyon gibi büyük kapasiteli iş makinaları kullanılmaktadır. İşletme, 1034 MW (2×22 ve 6×165) gücündeki Soma Termik Santrallerine yakıt temin etmekte ve ısınma- sanayinin kömür talebini karşılamaktadır. 2013 yılında satışı yapılan 8,3 milyon ton kömürün 4,8 milyon tonu termik santrallere verilmiştir. İşletmede, yeraltı işletmeciliği ile yapılan üretimin tamamı hizmet alımı veya rödövans karşılığı yüklenici firmalara yaptırılmaktadır.
Facianın yaşandığı Eynez Sahası Karanlıkdere mevkiindeki IR 4009 ruhsat numaralı yeraltı kömür ocağının ruhsatı, bir kamu kuruluşu olan TKİ’ye aittir. Bununla beraber, söz konusu ocaktan kömür üretimi işi “hizmet alım sözleşmesi” kapsamında özel bir firmaya ihale edilmiştir. Eynez yeraltı ocağından 2013 yılı itibariyle toplam 3,6 milyon ton üretim yapılmıştır. Ocakta çalışan işçi sayısının ise 3.000 civarında olduğu bilinmektedir.
Soma Maden Faciası, Türkiye’de iş kazalarının önlenebilir olduğunu gösteren, fakat; ihmaller nedeniyle göz ardı edildiğini kanıtlayan dramatik bir örnek olarak hafızalara kazındı. Facia öncesinde de bölgede küçük çaplı kazalar yaşanmış, işçiler ve sendikalar tarafından çeşitli uyarılar yapılmıştı. Ancak bu uyarılar, işveren ve denetleyici kurumlar tarafından yeterince ciddiye alınmamıştı.
Bu maden ocağının odağı dışında bölgede de ölümcül sonuçlar yaratan ihmalkarlıklar meydana gelmişti ve bu durumu Özgür ÖZEL, Sakine ÖZ ve Hasan ÖREN öncülüğünde CHP, TBMM’ye de taşımıştı..
23 Ekim 2013 tarihli Soma ve yöresinde yaşanan/yaşanması muhtemel kaza ve cinayetleri önleme maksatlı ele alınan bu meclis araştırma önergesi iktidar partisi olan AKP’nin red oylarıyla reddedilmişti.
Olayın meydana geldiği maden ocağı, 1960’lı yıllardan itibaren kömür üretimi yapılan bir tesis olarak biliniyordu. İşletme teknik olarak modernize edilmiş olsa da, uygulamada iş güvenliği standartları çoğu zaman yetersiz kalmaktaydı.
Facianın hemen ardından, Yıldız, olayın nedeninin trafo patlaması olduğunu belirterek, “Bu benim ve bakanlığımın mahçubiyetidir. Bunlar tabii afetlerden değil, kusurlardan oldu” şeklinde bir açıklama yapmıştır.
Bu açıklama, facianın sorumluluğunu küçümseyen bir yaklaşım olarak değerlendirilmiş ve kamuoyunda büyük bir infiale yol açmıştır. Ayrıca, facianın ardından yapılan bilirkişi incelemeleri, olayın trafo patlamasından değil, işverenin ihmallerinden kaynaklandığını ortaya koymuştur. Ancak Yıldız, bu teknik bulguları göz ardı ederek, kamuoyunu yanıltıcı açıklamalarda bulunmuştur.
Bu nedenle, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), Yıldız’ı meslek etiğine aykırı davrandığı gerekçesiyle 6 ay süreyle meslekten men etmiştir . EMO’nun Onur Kurulu, Yıldız’ın açıklamalarının bilimsel ve teknik verilere dayanmadan yapıldığını ve kamuoyunu yanıltıcı nitelikte olduğunu belirterek, bu cezayı vermiştir.
Facianın ardından Türkiye genelinde derin bir şok yaşandı. Siyasi liderler, sivil toplum örgütleri ve medya, olayın sorumlularının ortaya çıkarılması ve benzer trajedilerin önlenmesi için yoğun bir kamuoyu baskısı oluşturdu.
Soma Maden Faciası sadece işçilerin hayatını kaybettiği bir trajedi olarak değil, aynı zamanda Türkiye’de çalışma hayatının, denetim mekanizmalarının ve toplumsal vicdanın sorgulandığı bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir.
Bu yazı ise; facianın nedenlerini, sonuçlarını, hukuki ve toplumsal etkilerini detaylı bir şekilde analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Soma Kömür İşletmeleri’ne ait maden ocağı, Türkiye’nin en büyük linyit üretim merkezlerinden birinde yer almakta ve 1960’lardan itibaren faaliyet göstermektedir. Ocak, yeraltı madenciliği yöntemiyle işletilen bir sistem üzerine kuruluydu ve üretim kapasitesi yıllık milyonlarca ton seviyesindeydi. Teknik olarak modern ekipmanlar ve makinalar kullanılsa da, iş güvenliği açısından ciddi eksiklikler barındırmaktaydı.
Facia öncesinde yapılan denetimler, madenin birçok açıdan ulusal ve uluslararası standartların gerisinde olduğunu ortaya koymuştu. Bu eksiklikler arasında en belirgin olanlar şunlardı:
*Acil Durum Kaçış Yolları: Maden içinde yeterli sayıda ve güvenli kaçış yolları bulunmuyordu. Yangın, patlama veya gaz sızıntısı durumunda işçilerin hızlı bir şekilde dışarı çıkabilmesini sağlayacak düzenlemeler yetersizdi.
*Gaz Ölçümleri ve Havalandırma: Linyit kömür madenlerinde metan gazı birikimi ölümcül patlamalara yol açabilir. Soma’da, gaz seviyelerinin sürekli ölçülmesi ve havalandırma sistemlerinin etkin çalışması sağlanmakta ancak; uygulamada sık sık aksaklıklar görülmekteydi. Bazı işçiler ve sendikalar, metan sensörlerinin düzenli çalışmadığını ve ölçümlerin yetersiz olduğunu rapor etmişti.
*Eğitim ve Tatbikat Eksikliği: İşçilere düzenli iş sağlığı ve güvenliği eğitimleri verilmemekte, acil durum tatbikatları nadiren yapılmaktaydı.
Bu durum, olası bir faciada kaos ve etkisiz kurtarma operasyonlarına neden oluyordu.
*Denetim ve Raporlama Mekanizmaları: Madenin faaliyetlerini denetlemekle görevli kamu kurumları ve iş müfettişleri tarafından yapılan kontroller, çoğu zaman yüzeysel ve formaliteden ibaret kalıyordu. Gerçekçi risk değerlendirmeleri yapılmadığı için olası kazalar önceden tespit edilemiyordu.
*Taşeron Sistem ve İşçi Hakları: Maden ocağında çalışan işçilerin büyük bir kısmı taşeron firmalar aracılığıyla istihdam edilmekteydi. Bu durum, iş güvenliği standartlarının uygulanmasında sorumlulukların belirsizleşmesine yol açıyor ve işçilerin haklarının korunmasını zorlaştırıyordu.
Soma faciası, teknik açıdan modern bir madenin bile, iş güvenliği kültürü eksik olduğunda ne denli tehlikeli olabileceğini gözler önüne sermiştir.
Olay günü, metan gazı birikimi nedeniyle meydana gelen patlama ve ardından çıkan yangın, bu eksikliklerin doğrudan sonucuydu. İşçilerin çoğu, kaçış yollarının yetersizliği ve acil durum tatbikatlarının yokluğu nedeniyle içeride sıkışarak yaşamını yitirdi.
Facianın Olay Örgüsü;
13 Mayıs 2014 günü saat 15:30 civarında, maden ocağında patlama meydana geldi. İlk belirlemelere göre, metan gazı ve kömür tozunun birleşimi, yer altındaki hava akımıyla birleşerek ani bir patlamaya yol açtı. Patlamanın ardından yangın çıktı ve hızla yer altındaki galerileri sardı.
Kurtarma operasyonları, yangının şiddeti ve gaz seviyelerinin yüksekliği nedeniyle oldukça zor ve riskli bir şekilde yürütüldü. İlk müdahaleleri, ocakta bulunan işçiler ve madeni denetleyen ekipler yaptı; ancak çoğu kurtarma çalışması, yangın ve patlamanın yarattığı tehlikeler nedeniyle sekteye uğradı.
Olayın ardından acil servisler, AFAD ve jandarma ekipleri bölgeye sevk edildi ancak; madenin derinliği ve dar galeriler, kurtarma çalışmalarının ilerlemesini büyük ölçüde geciktirdi. İşçilerin birçoğu, patlama sırasında meydana gelen yıkıntılar ve duman nedeniyle galerilerde mahsur kaldı.
Faciada yaşamını yitiren 301 işçinin büyük çoğunluğu 20-40 yaş aralığındaydı. Ailelerinin geçim kaynağı, yıllarca süren maden işçiliği ve taşeron çalışma koşullarıyla sağlanıyordu. Hayatını kaybedenlerin çoğu, geride çocukları, eşleri ve yaşlı aile fertlerini bıraktı.
Mağdurların çoğu, uzun süreli iş deneyimine sahip olan işçilerdi ve iş güvenliği konusunda bilinçli olduklarını iddia ediyorlardı ancak; bu bilgi ve tecrübeleri, sistemsel eksiklikler ve ihmaller karşısında yetersiz kaldı. Toplum üzerinde büyük bir travma yaratan bu olay, özellikle Soma ve çevresindeki ailelerin yaşamını derinden etkiledi.
Soma Faciasında Madenciye Tekme Atan Zat
13 Mayıs 2014… Manisa’nın Soma ilçesinde, Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetlerinden biri yaşanıyor. 301 madenci, eksik denetimler, ihmaller ve yetersiz güvenlik önlemleri nedeniyle yaşamını yitiriyor. Facianın hemen ardından ülke adeta yasa boğuluyor; televizyonlar, gazeteler ve sosyal medya, felaketin boyutunu gözler önüne serdi.
Olayın hemen ertesi günü, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Soma’ya gidiyor. Amaç, facianın etkilerini yerinde görmek ve kamuoyuna bir “temas ve destek” mesajı vermek ancak; bu, Soma halkı ve madenci yakınları için adeta bir öfke patlaması yarattı. Facianın yarattığı acının sıcaklığı ve yıllardır süren ihmalin öfkesi, protestolara dönüştü. Madenciler ve aileler, Başbakan’ın karşısında duygularını kontrol edemeyerek tepkilerini dile getirdi.
O protestolar sırasında, kameraların kaydettiği bir an, Türkiye’nin toplumsal hafızasına kazındı.. Başbakanın ve korteji oluşturan araçların geçişi sırasında mesai arkadaşlarını belki yüzlercesini kaybettiği için sinirden ne yaptığını bilmeyen ve Başbakanlık makam aracına vuran madenciye, Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel, büyük bir pervasızlıkla tekme atmıştı.
O an, sadece fiziksel bir saldırı değil; aynı zamanda devlet yetkililerinin acıyı ve öfkeyi yönetme biçiminin, işçiye ve mağdura olan bakış açısının simgesi haline gelmişti. Kameralara yansıyan görüntü, ülke genelinde infiale yol açtı.
Sonrasında Yusuf YERKEL’in bir de bunun üzerine sanki kendisi darp edilmiş gibi rapor alması haberi, madencinin işten atılması, kamu malına zarar verdiği gerekçesiyle hapis ve ayrıca para cezası alması da cabası..
Tekme, öfkenin ve acının gölgesinde ortaya çıkan bir şiddet eylemi olsa da, toplumsal ve etik açıdan kabul edilemez. Bir madenci yakını, hâlâ yasını tutarken ve yaşanan trajedinin etkisi altındayken, resmi devlet yetkilisi tarafından resmen saldırıya uğramıştı.
Bu olay, Türkiye’de kamu vicdanının yara aldığı, adalet ve etik anlayışının sorgulandığı bir dönemeç olarak kayda geçti.
Ancak asıl şaşırtıcı ve öfke verici olan, Yusuf Yerkel’in bu eyleminden sonra yaşananlar.. Zira toplumsal tepki ve medyada infial yaratmasına rağmen; Yerkel, ödüllendirilircesine devlet kademelerinde farklı görevlerle ilerliyor.
2022’de Almanya’nın Frankfurt şehrine Ticaret Ataşesi olarak atandı; 2024’te Türkiye Futbol Federasyonu’nda koordinatör pozisyonuna geldi; 2025’te ise UEFA HatTrick Komitesi Üyesi olarak uluslararası bir göreve getirildi..
Bu atamalar, sadece bireysel bir skandal değil; toplumun adalet ve etik algısını hiçe sayan sistemsel bir çöküşün göstergesidir. Yüzlerce mesai arkadaşının belki hepsinis yeterince denetlenmeyen bir yerde bir anda yitirmiş madenciye tekme atan bir kişi, ödüllendirilircesine kariyer basamaklarını tırmanıyor, acı çeken ailelerin ve kamu vicdanının tepkisine rağmen yükseliyor. Bu durum, Türkiye’de kamu yönetiminin etik sorumluluklarını ne denli çiğnediğini gözler önüne seriyor.
Soma faciası hâlâ toplumsal hafızada kanayan bir yara iken, Yusuf Yerkel’in yükselişi, adalet ve vicdanın hiçe sayıldığı bir tabloyu simgeliyor. Bu olay, sadece bir kişinin ahlaki çöküşü değil, aynı zamanda siyasi erkin; işçiye, halka ve toplumsal vicdana verdiği zararın canlı bir kanıtıdır.
Hukuki Boyut ve Soruşturmalar
Facianın ardından açılan soruşturmalar, Türkiye’nin iş sağlığı ve güvenliği hukuku açısından önemli bir dönemeç oluşturdu. Soma Maden İşletmeleri’nin üst düzey yöneticileri ve taşeron firma yetkilileri hakkında “taksirle ölüme neden olma” suçlamalarıyla dava açıldı.
Bu noktada devreye giren isimlerden biri Can Atalay oldu. Can Atalay, facianın ardından işçilerin ve ailelerin haklarını savunmak için sistematik bir mücadele başlattı.
İhmalin, denetimsizliğin ve taşeron sistemin yarattığı ölümcül koşullara dikkat çekti, sorumluların yargılanması ve adaletin sağlanması için çalışmalar yürüttü. Atalay’ın girişimleri, Soma faciasının sadece bir trajedi olmadığını, aynı zamanda toplumsal adaletin, işçi haklarının ve hukukun sınandığı bir kırılma noktası olduğunu gösterdi.
Mahkemelerde; madenin güvenlik önlemlerinin eksikliği, denetim raporlarının formaliteye indirgenmesi ve işçilerin eğitim eksiklikleri delil olarak sunuldu.
Yargılama sürecinde, işverenlerin ve devlet denetçilerinin sorumlulukları tartışıldı. Sonuçta bazı üst düzey yöneticilere ceza verilse de, toplumsal vicdan açısından kararlar tartışmalı bulundu.
Soma Holding ve taşeron firmalar, iş güvenliği standartlarını yerine getirmemekle suçlandı. Ayrıca; maden ocaklarının düzenli ve etkin bir şekilde denetlenmemesi, facianın büyüklüğünde kritik bir faktör olarak değerlendirildi. Denetim mekanizmalarının yetersizliği ve bürokratik aksaklıklar, işçilerin korunmasız bir ortamda çalışmasına neden oldu.
Facia sonrası ulusal ve uluslararası medya, olayı yakından takip etti. Sosyal medya üzerinden hızla yayılan görüntüler ve haberler, Türkiye genelinde büyük tepki oluşturdu. İnsanlar, olayın sorumlularının cezalandırılmasını ve iş güvenliği kültürünün iyileştirilmesini talep etti. Soma’da ve diğer şehirlerde protestolar düzenlendi; hükümet ve işverenler yoğun bir baskıyla karşı karşıya kaldı.
Soma faciası, Türkiye’de iş güvenliği yasalarının yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda değişiklikler yapıldı, denetim mekanizmaları güçlendirildi ve taşeron sistemin kontrolü artırıldı. Ayrıca, uluslararası standartlar ve ISO iş güvenliği sertifikasyonları, madencilik sektöründe uygulanmaya başlandı.
301 canın ardından alınan sözde önlemler (!?..
Facia, sadece fiziksel can kaybıyla sınırlı kalmadı; hayatta kalan işçiler ve aileler ciddi psikolojik travmalar yaşadı. Soma ilçesinin ekonomik ve sosyal yapısı sarsıldı.
Toplumsal vicdan, iş güvenliği kültürünün önemini kavradı ve bu konuda farkındalık artışı sağladı.
Soma Maden Faciası, Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği alanında bir dönüm noktasıdır. Olay, teknik donanımın yeterli olmasının, iş güvenliği bilinci ve uygulamaları ile desteklenmediği takdirde felaketlere yol açabileceğini gösterdi.
Hukuki süreçler, toplumsal vicdan ve medya baskısı sayesinde bazı sonuçlar alınmış olsa da, facianın acısı ve dersleri uzun yıllar hafızalardan silinmeyecektir.
Tabii bir de etkilenenlerin sosyo/ekonomik hayatları da var..
Yine meclis tutanaklarından alıntıdır;
Konu:
Soma Maden Kazalarını Araştırma Komisyonu Raporu’nun gereği yapılmadığı sürece madencilerin hayatının tehlike altında olduğuna, iş güvenliğiyle ilgili verilen sözlerin yerine getirilmediğine ve işsiz kalanların tazminat alamadığına ilişkin açıklaması
Yasama Yılı:
2
Birleşim:
21
Tarih:
22/11/2018
ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.Grup önerisi Kilimli’den hareketle olduğu için elbette Zonguldak’tan genç milletvekilimiz konuyu Zonguldak ve bütün madenler genelinde ele aldı. Ben, Soma’da yaşanan maden faciası, o faciadan önce kurulmasını önerdiğimiz ama kabul edilmeyen o komisyon, ardından 301 kaybımızdan sonra kurulan komisyonun raporu da gündem oldu, ondan müsaadenizle bu konuda birkaç şey söylemek isterim.Birincisi: Sayın Erkan Akçay’ın tespitine aynen katılıyorum. Dört partinin ortaklaştığı 100’ün üzerinde husustan pek azı yerine getirildi. Büyük bir samimiyetle söyleyebilirim ki şu anda Türkiye’de madenlere inen işçiler, 13 Mayıs sabahı faciadan önce Soma’daki madene inen işçiler ne kadar güvendeyse aşağı yukarı o kadar güvende, daha güvende değiller. Bunu herkes bilsin ona göre biz sorumluluğumuzu bilelim.İkincisi: İşçilere verilen üçtür söz vardı o faciadan sonra. Birincisi, şehitlerin ailelerine, bunların belli bir kısmı, önemli bir kısmı yerine getirildi. Mevcut işçilere verilen sözlerin pek azı yerine getirildi, aşındırılarak geriye alındı birçoğu. İş güvenliğiyle ilgili verilen sözlerin, yapılması gerekenlerin hemen hemen hiçbir tanesi yerine getirilmedi. İşsiz kalanlara verilen sözlerde 2.700 işçi tazminatını alamadı.(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Toparlayın Sayın Milletvekili. ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Doğan Kubat’ın burada emeği vardır. O zaman dört parti vardı, dört parti birlikte şirketin bu tazminat hırsızlığına karşı bir madde yazdık, dedik ki, bu şirketin gayrimenkulleri var, İstanbul’da işte Soma Kulesi diye bilinen o kule var, o kuleye TMSF el koymuş, eğer bu para ödenmezse o kulenin satışından gelecek ilk parayla bu tazminatlar ödenecek. Biz kanunu çıkaralı üç buçuk sene oldu ama şirket muvazaalı anlaşmalar yapmak suretiyle ve sarı sendikaya imza attırarak o kuledeki işçilerin hakkını vermiyor, 2.700 işçi hâlâ alacağını alamadı.Son olarak, bir de Uyar Madencilik var, onu sizler Ermenek’ten hatırlıyorsunuz. Bu adamların ailesinde soyadı Uyar olan herkesin maden şirketi var, birisi ölünce o şirketi başkasına devrediyorlar, o şirketten bir şey almak mümkün olmuyor.(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Toparlayayım efendim.BAŞKAN – Toparlayın Sayın Özel. ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – 748 hemşehrimiz de bu Uyar Madencilikten alacaklı. Mesela, bir tanesi Ali Kandemir, dinamit patlamış, iki gözü önüne akmış, madenin sahibi diyor ki: “Ölmedin de kurtulamadım senden.” Bu 748 kişi, şirket birilerine hep yalandan satıldığı için -ya o benim değil, Ali Uyar’ı bulamıyorum, Ali Uyar’a gidiyorsun, Asım Uyar’ı bulamıyorsun- alamadı kimse. Ama, geçtiğimiz günlerde, Uyarın önünde “şlam” diye bir şey var -yani kömürce zengin bir çamur karışımı, maden işletilirken oluşuyor- utanmadan, sıkılmadan geldiler, herkesin gözü önünde o şlamı sattılar, işçilerin parasını vermeden, çamuru satıp, parayı alıp yine kayıplara karıştı bu adamlar. Bu Meclisteki herkesin hem Soma Holdingden, hem Uyar Madencilikten alacaklı olanlara borçları var. Yarın öbür gün bir başka madende bir facia olursa bilelim…(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – …biraz önce kürsüden gösterilen o Komisyon raporunun gereği yapılmadığı için madencilerin hepsinin hayatı hâlâ daha tehlike altında.Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
Türkiye, bu trajediden çıkaracağı derslerle, iş güvenliği kültürünü güçlendirmeli ve benzer felaketlerin tekrar yaşanmaması için sistematik önlemler almalıdır.
Soma, sadece kaybedilen canların değil, aynı zamanda toplumsal vicdanın da sembolü olarak hafızalarda yerini almıştır.
On 30 June 2025, New Zealand’s Parliament enacted the Oversight of Oranga Tamariki System Legislation Amendment Act 2025 (the 2025 Act), a pivotal piece of legislation aimed at reforming the oversight and advocacy structures within the Oranga Tamariki system. This system, formerly known as the Ministry for Children, is responsible for child welfare and protection services in New Zealand. The 2025 Act introduces significant changes to the governance and operational frameworks of both the Independent Children’s Monitor and the Children’s Commissioner, with the overarching goal of enhancing the independence and effectiveness of child advocacy and oversight mechanisms.
The 2025 Act amends two key pieces of legislation:
Oversight of Oranga Tamariki System Act 2022: Established the Independent Children’s Monitor within the Education Review Office to oversee Oranga Tamariki’s operations.
Children and Young People’s Commission Act 2022: Replaced the Children’s Commissioner with a multi-member board known as the Children and Young People’s Commission.
These reforms were initially implemented by the Labour government in 2022 but faced criticism from various stakeholders, including opposition parties and child advocacy groups, who expressed concerns about the reduced independence and clarity in advocacy roles. The 2025 Act seeks to address these concerns by restructuring the oversight and advocacy bodies.
Key Provisions of the 2025 Act
1. Independent Children’s Monitor as an Independent Crown Entity
The 2025 Act re-establishes the Independent Children’s Monitor as an independent Crown entity, governed by a three-member board, which may include a judge. This move aims to enhance the Monitor’s autonomy and credibility, ensuring it can effectively oversee Oranga Tamariki’s compliance with national care standards and related regulations. The current Chief Executive, Arran Jones, will continue in his role during the transition period until 31 July 2026.
2. Restoration of the Children’s Commissioner
The Act dissolves the Children and Young People’s Commission and reinstates the position of the Children’s Commissioner as an independent Crown entity. The Commissioner is required to have knowledge of the Treaty of Waitangi, Māori culture, and tikanga Māori, reflecting New Zealand’s commitment to upholding Māori rights and perspectives in child advocacy. The Governor-General, on the advice of the Minister for Social Development and the Children’s Commissioner, can appoint a Deputy Children’s Commissioner.
3. Enhanced Accountability and Compliance
The 2025 Act strengthens accountability measures for agencies subject to the Independent Children’s Monitor’s oversight. It mandates these agencies to respond to the Monitor’s annual reports on compliance with the Oranga Tamariki (National Care Standards and Related Matters) Regulations 2018, thereby fostering a culture of transparency and continuous improvement within the child welfare system.
The 2025 Act was introduced into Parliament by Minister of Social Development and Employment, Louise Upston, on 31 October 2024. It passed its first reading on 5 November 2024 with the support of all parties. The bill underwent a select committee process, during which stakeholders provided feedback, leading to minor amendments. The second and third readings occurred on 24 June 2025, with the bill passing with the support of all parties except Te Pāti Māori, which opposed the bill on the grounds that it did not adequately involve Māori communities and did not address historical injustices related to the treatment of Māori children in state care.
The provisions of the 2025 Act came into force on 1 August 2025. During the transition period, existing leaders of the Independent Children’s Monitor and the Children’s Commissioner will continue in their roles to ensure a smooth handover and maintain stability within the child welfare system.
Criticisms and Controversies
Despite the broad support for the 2025 Act, it has faced criticism from various quarters:
Te Pāti Māori: The party argues that the Act undermines the voice of Māori communities and neglects the Crown’s obligations under the Treaty of Waitangi.
Labour Party: While supporting the intent to enhance the Monitor’s independence, Labour expressed concerns about reverting to a single Children’s Commissioner, fearing a loss of diversity in representation.
Child Advocacy Groups: Some organizations contend that the reforms do not go far enough in addressing systemic issues within the Oranga Tamariki system and that more radical changes are necessary to ensure the safety and well-being of children in care.
The Oversight of Oranga Tamariki System Legislation Amendment Act 2025 represents a significant shift towards strengthening the independence and accountability of New Zealand’s child welfare oversight bodies. By re-establishing the Independent Children’s Monitor as an independent Crown entity and restoring the role of the Children’s Commissioner, the Act aims to provide clearer advocacy and more robust oversight mechanisms. However, ongoing debates highlight the complexities involved in reforming child welfare systems, particularly concerning the inclusion of Māori perspectives and the need for comprehensive systemic change.
2013 yılı 15 Nisan’ında kanser teşhisiyle mücadele eden 27 yaşındaki üniversite öğrencisi Dilek Özçelik; Edirne’de dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a ilaç desteği talep ederek yaklaştı ancak; Bakan’ın cebinden çıkardığı para yardımını “ben dilenci değilim” diyerek iade etmesi, yalnızca bir genç kadının duygularını değil, toplumun vicdanını da derinden sarstı.
Dilek’in o sözleri adeta kamuoyunun kalbindeki insanlık alarmını çaldı:
“Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.”
Bu sözler bir uyarıdır: Modern devletin, hükümet sistemlerinin temel görevi, insan onurunu korumaktır; açılan yarayı iyileştirmektir. Parayla değil vicdanla yaklaşmaktır. Dilek; yalnızca kendi sesini değil, sağlık sisteminin arızalarını, ilaca ulaşamayan binlerce insanın feryadını dile getirmiştir.
Dönemin Valisi Hasan Duruer’in açıklamaları ve Sağlık Bakanı’nın müdahil olduğu süreç tepkilere yol açmıştı. Duruer, “Devlet olarak Dilek’in yanındayız” dese de, bu sözlerin ağırlığı karşılanabilir yardım yönünde somut adımlarla ölçülmelidir.
Özçelik’in “Ben ‘ilaç’ dedim, o ‘para’ dedi.” çıkışı ise; siyasi söylemlerdeki tutarsızlıkları tüm çıplaklığıyla yansıtmıştır.
AK Parti içinden gelen savunmalar da bu tutarsızlığı pekiştirdi. Bazı yetkililerin “2 bin lira verdi, daha ne yapsın” demesi, yerseniz hesapta vicdani ve sosyal boşluğu örtmekten başka bir işe yaramadı.
Kanser Hastalarının Gereksinimleri ve Devlet Politikaları Hakkında
Dilek; kanser hastalarının karşılaştığı asıl sorunları da açıkça dile getirdi:
Erken teşhis, hızlı randevu, güvenilir sağlık taramaları, uygun altyapı ve ilaca erişim… Özellikle “Erken teşhis önemli diyorlar, ancak tahlil sonuçlarını beklerken aylar geçiyor,” diyerek sağlık sistemindeki gecikmeleri ve “Dayınız yoksa sistem sizi bekletiyor,” diyerek durumunu özetlemişti.
Devlet, yalnızca acil durumlar üzerinden değil, sistematik bir planlama ve politikayla tüm bunları ele almalıdır:
Zorunlu erken teşhis taramaları: Riskli gruplar (kanser hastalığının görüldüğü aile geçmişi, belirli yaş sınırları vs.) için sistematik tarama programları acil olarak uygulanmalıdır.
Hızlı randevu ve sonuç süreçleri: Kanser gibi hayati hastalıklarda randevu ve rapor süreçleri günlerle, hatta saatlerle ölçülmeli. Sadece bu süreci değerlendiren ek bir birim kurulmalıdır.
İlaç erişim sisteminde reform: İlaç firmalarının ithalatı durdurma riski, SGK ve Sağlık Bakanlığı politikalarının gözden geçirilmesini gerektirir. SGK öncelikli ilaçları erişilebilir kılmalı, firmalara yaptırımları gözden geçirmelidir.
Dilek yalnız bir genç kız değildi. O halkın çığlığıydı. Devlet; kendi vatandaşına “yardım jesti” geçmeden önce sistematik destek sunabilmeli, yoksunu daha yoksun bırakmamalıdır.
Hilafına, bir bakanın cebindeki parayı öne sürmek değil; sağlık hakkını, onuru ve insan olmayı savunan bir devlet duruşu gereklidir. Yardım değil, hakkı savunan politikalar icra edilmelidir.
İlaç fiyatlarının düşürülmesi politikaları, ithalatın azalması, ilaç firmalarının çekilmesi, SGK’nın uyguladığı yüksek iskonto oranları… Bu zincir, kanser hastalarının ilaca erişimini kısıtlamaktadır.
Ne acı ki ancak olay sonrası bazı ilaçlar SGK listesine eklenebilmiştir..
Dilek Özçelik; 24 Ekim 2017’de, henüz 31 yaşında hayata veda etti.
Geriye, paranın değil vicdanın tedavi edebileceği yaraları hatırlatan bir hikâye bıraktı. Onun yaşam mücadelesi, bir bakanın cebinden çıkan banknotla değil; sistemli sağlık politikaları, erişilebilir ilaçlar, hızlı teşhis imkânları ve insana yaraşır bir devlet yaklaşımıyla karşılık bulmalıydı.
Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet, sesi hiç susmasın. Çünkü Dilek’in sesi, bugün hâlâ ülkenin sağlık sistemine, iktidarına ve vicdanına yönelmiş bir çağrı olarak yankılanıyor: “İnsanlık, parayla ölçülemez.”
Türkiye’nin eğitim sisteminde her sabah; milyonlarca öğrencinin dilinde yankılanan kısa ama yoğun bir metin vardı: Andımız.
“Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayan bu yemin, sadece bir metin değil;
bir kuşaklar zincirinin ortak hafızası, bir ulusal kimlik manifestosuydu.
Ne var ki, 2013 yılında alınan siyasi bir kararla bu ses susturuldu.
Karar, sadece bir “metin”i kaldırmak değildi; hafızaya, aidiyete ve kimlik inşasına yapılan doğrudan bir müdahaleydi.
Kaldırılma süreci, tek başına eğitim politikalarının dar sınırlarına sığmayacak kadar derin bir ideolojik operasyondu. Mesele, “öğrenciler sabahları bu sözleri okusun mu okumasın mı?” mantığından ileri gelmiş değildi; mesele, Cumhuriyet’in yurttaş yetiştirme anlayışının bir gecede değiştirilmesiydi.
Üstelik bu değişim, Türkiye’nin yakın tarihinin en kırılgan dönemlerinden biri olan ”Çözüm Süreci” ile eş zamanlı meydana geldi.
Yani, masada sadece eğitim politikası yoktu; masada milliyetçilik, kimlik siyaseti, Kürt meselesi ve iktidarın ideolojik ajandası da vardı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, “Andımız” meselesi; bir ulusun kendi kendine söylediği sözlerin susturulması, toplum mühendisliğinin en çıplak örneklerinden biri olarak duruyor. Ve belki de asıl önemlisi, bu kararın yargı eliyle nasıl şekillendiğini görmek, demokrasi ile iktidar arasındaki gerilimi anlamamız açısından ibretlik bir hikâye ortaya koyuyor.
Andımız tarihsel gelişimine de bakmamız lazım meseleyi daha iyi etüt edebilmek adına..
1933 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından kaleme alınan Andımız, Cumhuriyet’in erken dönem milliyetçilik anlayışının eğitimdeki en somut ifadesiydi. Metin, 29 Ekim 1933’te ilan edilen Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamaları ile birlikte yürürlüğe girdi ve kısa süre içirisinde her sabah ilkokullarda tekrarlanan bir ritüele dönüştü.
“Türküm, doğruyum, çalışkanım…” cümleleriyle başlıyor; doğruluk, çalışkanlık, saygı, sevgi, yurt sevgisi ve Atatürk ilke ve devrimlerine bağlılık gibi değerleri çocuk yaşta zihinlere kazıyordu. Bu, Cumhuriyet’in yeni nesil inşası projesinin bir yapıtaşıydı.
26 Temmuz 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Reşit Galip Bey ve ailesi.
Eğitim yalnızca bilgi aktarmak değil; aynı zamanda kimlik kazandırmak anlamına geliyordu.
Zamanla metin bazı değişikliklere uğradı:
1972’de “Ey büyük Atatürk!” hitabı eklendi.
1997’de son cümle “Ne mutlu Türküm diyene!” ile tamamlandı.
Her değişiklik, dönemin siyasi ruhunu yansıtıyordu.
ANDIMIZ
1933 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım.Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir.Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
1972 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım.Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.Ülküm yükselmek, ileri gitmektir.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk: açtığın yolda,kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim.Ne mutlu Türk’üm diyene.
1997 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım,İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.Ey Büyük Atatürk!Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.Ne mutlu Türk’üm diyene!
Ama esas olarak Andımız, Türk kimliğini; etnik köken değil, yurttaşlık bağı üzerinden tanımlayan bir toplu milliyetçilik anlayışını temsil ediyordu. Bu nedenle, farklı etnik kökenlere sahip öğrenciler de bu metni okuyarak “biz” duygusunun bir parçası oluyordu.
Ne var ki, 2000’li yıllarda ayrılıkçı kimlik politikalarının güçlenmesi, özellikle Kürt siyasi hareketinin “Türk” kavramına yönelik eleştirileri, Andımız’ı hedef haline getirdi.
İktidarın 2013’teki “demokratikleşme paketi” kapsamında kaldırma kararı alması, resmi gerekçe olarak “farklı kimliklere saygı” iddiasına dayandırıldı. Ancak bu iddia, ilerleyen bölümlerde göreceğimiz gibi, hem siyasi hem de hukuki açıdan büyük tartışmalara yol açtı.
2013 yılı… Açıkça Türkiye’nin siyasi tarihinde kırılma noktalarından biri.
Bir yanda “Çözüm Süreci” adı altında terör örgütü PKK ile yürütülen müzakereler,
diğer yanda “demokratikleşme paketi” etiketiyle sunulan ama gerçekte siyasi dengeleri yeniden dizayn eden bir dizi torba düzenleme.
İşte Andımız’ın kaldırılması, tam da bu dönemin sembolik hamlelerinden biriydi.
Resmî açıklamalara göre bu karar; Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 12. maddesinin değiştirilmesiyle alındı.
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Andımız’ın kaldırılmasını “daha kapsayıcı bir eğitim” ve “öğrencilerin etnik kimlikleri üzerinden tanımlanmasının önüne geçme” amacıyla açıkladı.
Hükümet kanadı, bu adımı demokrasiye atılan bir adım olarak pazarladı.
Ama gelin gerçekçi olalım: Bu hamle, “demokratikleşme” değil, siyasi bir tavizdi. Zamanlama manidar, içerik manidar, hedef kitlesi manidar.
Çözüm Süreci’nin en kritik döneminde, PKK cephesinin ve Kürt siyasi hareketinin yıllardır dile getirdiği “Türk kimliği dayatması” eleştirilerine yanıt niteliğindeydi.
Yani iktidar, masada siyasi kazanım elde etmek uğruna Cumhuriyet’in temel sembollerinden birini sessizce kaldırmaya göz yumdu.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bir ülkenin eğitim sisteminde yer alan bir metni kaldırmak, sadece pedagojik bir mesele midir, yoksa ulusal kimlik inşasına yönelik ideolojik bir müdahale midir? Cevap çok açık: Bu, ideolojik bir tasarruftur. Çünkü mesele, öğrencilerin “Türküm” demesinden rahatsız olan bir zihniyetin devlet politikası haline gelmesidir.
Karar alındığında kamuoyunun önemli bir kesimi ayağa kalktı.
Sosyal medyada “Andımız’a Dokunma” kampanyaları düzenlendi, meydanlarda öğretmenler, sendikalar, veliler buluştu. Buna karşın iktidar, meseleyi “yasakçı Kemalist zihniyetin bir kalıntısını temizliyoruz” propagandasıyla çarpıttı.
Oysa Andımız’ın özü, etnik köken vurgusu değil; ”ortak bir hedefe odaklı yurttaşlık bilinci”ydi. Bu fark görmezden gelindi.
Ve belki de en ironik olanı şuydu: Aynı hükümet, birkaç yıl sonra “milliyetçilik” söylemini yeniden keşfedecek, Afrin operasyonundan seçim meydanlarına kadar “yerli ve milli” sloganlarıyla siyaset yapacaktı. Ama 2013’te, “milliyetçilik” kelimesi masada pazarlık konusu olmuştu. Bu çelişki, iktidarın ideolojik değil pragmatik hareket ettiğinin en net kanıtıdır. Kaldı ki bugüne geldiğimizde de aynı siyasi iktidar; yeniden yönünü terör örgütleri ile aynı masa etrafında kümelenmeye çevirdi. İnsanın aklına istemeden Machiavelli geliyor..
Andımız’ın kaldırılması, iktidarın beklediği gibi “sessiz sedasız” geçmedi.
Tam aksine, Türkiye’de kimlik siyaseti üzerine yıllardır süren tartışmaları yeniden alevlendirdi. Özellikle Türk Eğitim-Sen, Eğitim-İş ve benzeri sendikalar, kararın derhal geri alınması için eylemler düzenledi. Okullarda sembolik olarak Andımız okumalarına devam eden öğretmenler oldu; bazıları disiplin soruşturmalarıyla karşılaştı.
Veliler, çocuklarını okula göndermeden önce kendi evlerinde Andımız okutmaya başladı. Bu tepkiler, meselenin yalnızca “bir metin” değil, insanların aidiyet duygusunun bir parçası olduğunu net şekilde gösteriyordu.
Siyasi cephede ise tablo kutuplaşmayı net biçimde yansıtıyordu:
Milliyetçi-muhafazakâr kesimin bir kısmı, özellikle MHP, bu kararı “Cumhuriyet değerlerine ihanet” olarak niteledi.
Kürt siyasi hareketi ve ona yakın çevreler ise “asimilasyon aracı” olarak gördükleri Andımız’ın kaldırılmasını memnuniyetle karşıladı.
AKP ise “daha kapsayıcı bir Türkiye” retoriğiyle hareket etti, ama bu kapsayıcılığın etnik vurguyu ortadan kaldırmak dışında bir içeriği olmadı.
Medya tartışmaları da bir hayli sertti.
Bazı köşe yazarları, Andımız’ı “faşizan” ve “tek tipçi” olarak etiketleyerek kaldırılmasını özgürlükçü bir adım olarak sundu.
Bilhassa muhalif bir diğer büyük bölüm ise; bunun, Cumhuriyet’in yurttaşlık tanımına vurulmuş en ağır darbelerden biri olduğunu savundu. Bu süreçte sosyal medya önemli bir mücadele alanına dönüştü. #Andımız etiketiyle binlerce paylaşım yapıldı, eski okul videoları paylaşılarak “Bu bizim çocukluğumuz” vurgusu yapıldı.
İktidar ise bu toplumsal tepkileri dikkate almak yerine, kararı yargıya havale ederek geri adım atmadı. Ve böylece mesele, yalnızca siyaset meydanlarının değil, mahkeme salonlarının da konusu oldu. Bundan sonrası, Danıştay kararlarıyla şekillenecek bir hukuki mücadele dönemiydi.
Andımız’ın kaldırılma kararına karşı en organize ve etkili hukuki adım, Türk Eğitim-Sen tarafından atıldı. Sendika, 2013’te Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetmelik değişikliğini Danıştay 8. Dairesi’ne taşıdı. Dava dilekçesinde öne çıkan temel argümanlar şunlardı:
Yönetmelik değişikliği, Anayasa’nın 42. maddesinde güvence altına alınan eğitim hakkı ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda yer alan Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı eğitim hedefiyle çelişiyordu.
Andımız’ın içeriği, farklı etnik kimliklere ayrımcılık yapmıyor; aksine ortak değerler etrafında bütünleştirici bir işlev taşıyordu.
Karar, pedagojik değil, siyasi saiklerle alınmıştı.
Danıştay 8. Dairesi’nin 2018 Kararı
Beş yıllık bekleyişin ardından, 2018’de Danıştay 8. Dairesi, sendikanın itirazını haklı bularak kaldırma işlemini iptal etti. Kararda şu vurgular dikkat çekiciydi:
Andımız, milli kimliğin ve değerlerin öğrencilere kazandırılmasında önemli bir araçtır.
Yönetmelik değişikliğinin gerekçesi, “kapsayıcılık” iddiasına dayansa da somut, bilimsel ve pedagojik bir temele dayanmamaktadır.
Bir eğitim politikasının değiştirilmesi, yalnızca yürütmenin takdir yetkisine bırakılamaz; bu yetki kamu yararı ve eğitim biliminin gerekleriyle uyumlu olmak zorundadır.
Bu karar, Andımız’ı savunan kesimler için büyük bir moral zaferdi.
Ancak sevinç kısa sürdü. Zira; trajikomik şekilde
”Milli Eğitim Bakanlığı”, kararı temyiz etti.
Dava, Danıştay’ın en üst karar organı olan İdari Dava Daireleri Kuruluna (İDDK) taşındı. 2021 yılında İDDK, 8. Daire’nin iptal kararını bozdu. Gerekçe olarak şunlar öne çıktı:
Eğitim politikalarının belirlenmesi yürütmenin takdir yetkisi içindedir.
Yönetmelik değişikliği, idarenin eğitim sistemini düzenleme yetkisi kapsamında değerlendirilmelidir.
Andımız’ın kaldırılmasının, öğrencilerin milli değerlerle yetişmesini engellediğine dair somut bir delil bulunmamaktadır.
Bu karar, hukuken şu anlama geliyordu: Andımız artık geri dönmeyecekti. Ama daha önemlisi, bu karar, yargının ne yazık ki en üst idari işlemleri denetim, düzeltme ve değiştirme yetkisine sahip kurumunun; “devlet politikası” haline getirilmiş bir siyasi tercihe karşı direnç göster(emediğini; tersine, bu tercihi meşrulaştırdığını ortaya koydu.
Hukuki açıdan bakıldığında, İDDK kararı, yürütmenin takdir yetkisini geniş yorumlayan ve “kamu yararı” kavramını iktidarın politik tercihleriyle özdeşleştiren bir anlayışa yaslanıyordu. Bu ise; eğitim gibi ideolojik etkisi yüksek bir alanda yargının denge-denetim mekanizması rolünü zayıflattı.
Andımız’ın kaldırılma süreci, yalnızca bir eğitim politikası değişikliği değil; aynı zamanda idare hukukunun sınırlarının ve yargı bağımsızlığının ne kadar esneyebildiğinin somut bir örneği oldu.
Anayasal Çerçeve
Anayasa m.42: “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.”
Anayasa m.58: Devletin gençleri “Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda” yetiştirme yükümlülüğü.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu m.2: Eğitimin genel amaçları arasında “Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı, millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri benimseyen vatandaşlar yetiştirmek” yer alır.
Bu hükümler ışığında, Andımız’ın kaldırılması şu soruyu doğurur:
Devlet, bu amaçları yerine getirmek için kullandığı araçlardan birini keyfi olarak ortadan kaldırabilir mi? Elbette eğitim araçları değişebilir; ancak bunun bilimsel, pedagojik ve kamu yararına dayalı bir gerekçesi olmak zorunda. İktidarın ileri sürdüğü “kapsayıcılık” söylemi, bu ölçütleri karşılayacak somut verilerle desteklenmemiştir.
İdare Hukuku İlkeleri
İdare hukuku, yürütmenin işlem ve eylemlerini hukuka uygunluk, kamu yararı ve ölçülülük ilkeleri çerçevesinde denetler.
Hukuka uygunluk: Andımız’ın kaldırılması, yukarıda sayılan Anayasa ve kanun hükümleriyle çelişmektedir.
Kamu yararı: Kamu yararı kavramı, iktidarın siyasi ajandasına göre değil, toplumun bütününe yönelik uzun vadeli fayda üzerinden tanımlanmalıdır.
Ölçülülük: Öğrencilere ortak değerleri hatırlatan bir metnin tamamen kaldırılması, amaca ulaşmak için en sert ve orantısız araçtır.
Danıştay 8. Dairesi’nin 2018 kararı, bu ilkelerden hareketle doğru bir yaklaşım sergilemişti: Yürütmenin takdir yetkisi vardır ama bu yetki sınırsız değildir.
Ancak; İDDK’nın 2021 kararı, yürütmenin takdir yetkisini neredeyse dokunulmaz hale getirdi. Bu, yargının norm denetimi işlevinden vazgeçerek, siyasi iktidarın ideolojik tercihlerine onay vermesi anlamına gelir.
Hukuken en çarpıcı olan nokta şu: Andımız’ın kaldırılması, Anayasa’da yer alan
“Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı eğitim” ilkesinin uygulama araçlarını zayıflatmış; yargı ise bunu “idarenin politik takdiri” olarak görmüştür. Bu durum, anayasal ilkelerin yürütme karşısında korumasız kalmasına yol açmıştır.
Türkiye’de iktidarların milliyetçilik politikası, çoğu zaman tutarsız ve ikircikli olmuştur. Andımız meselesi de bu gerilimin tipik bir örneğidir.
2013’teki kaldırma kararı, AKP iktidarının Çözüm Süreci kapsamında Kürt siyasi hareketine yönelik bir jesti olarak okunmalıdır. İktidar, bu süreçte milliyetçi söylemi törpüleyerek, etnik kimliklerin daha görünür olmasına alan açmak istemiştir. Ancak bu tavır, daha sonra sürdürülebilir olmadı.
Özellikle 2015 sonrası süreçte, AKP milliyetçi söylemi tekrar yükseltti; Andımız’ı kaldırma kararı ise adeta unutuldu. Afrin harekâtı, Suriye politikaları ve “yerli-milli” söylemle milliyetçilik tekrar siyasetin merkezine oturdu. Bu da, Andımız kararının aslında geçici ve pragmatik bir manevra olduğunu gösterdi.
İktidarın milliyetçilikle pragmatizm arasında gidip gelmesi, toplumsal kutuplaşmayı artırdı ve kimlik politikalarında büyük kafa karışıklığı yarattı.
Andımız’ın kaldırılması, bir yanda Kürt kimliği üzerinden “kapsayıcılık” vaadiyle meşrulaştırılırken; diğer yanda Türk milliyetçiliği yükseldiğinde unutuldu.
Bu durum, Türkiye’de siyasetin ne kadar pragmatik, ne kadar değerlerden kopuk olduğunu göstermektedir. İktidar, toplumsal barışı sağlamak yerine, kısa vadeli siyasi çıkarlar uğruna kimlik inşasına müdahale etmekten çekinmemektedir.
Andımız’ın kaldırılması sadece bir metnin yasaklanması değil; eğitim sisteminde kimlik algısında ve aidiyette köklü bir sarsıntı yarattı.
Türkiye gibi çok etnisiteli bir toplumda, eğitim politikaları, çocukların kendini nasıl gördüğünü, toplumda nerede konumlandırıldığını belirler. Andımız, farklı kimliklerin bir arada yaşayabileceği ortak bir “biz” duygusunu perçinleyen simgesel bir yapıydı. Kaldırılması, bu ortak zemini ciddi şekilde erozyona uğrattı.
Özellikle şu noktalar öne çıktı:
Çocuklar, kendilerini “Türk” olarak ifade etmekten vazgeçerken, aidiyet krizleri yaşadı.
Eğitim sisteminde farklılıkların görünürlüğü artırılırken, aynı zamanda toplumsal ayrışma derinleşti.
Anadilde eğitim ve kimlik politikaları tartışmaları daha da hararetlendi; bu durum bazı öğrencilerde dışlanmışlık hissi yarattı.
Dil politikaları açısından da ikircikli bir tablo oluştu: “Türküm” demekten vazgeçen öğrenci kimliğine, farklı etnik kimliklerin ayrı ayrı vurgulanması eşlik etti. Bu ise, hem entegrasyon hem de ulusal birlik açısından riskler barındırdı.
Toplumdaki bu kırılma, sadece eğitimle sınırlı kalmadı; aileler, okullar ve kamuoyu arasında da derin görüş ayrılıklarına yol açtı. Bir yanda “Cumhuriyet değerlerini” savunanlar, diğer yanda “kimliklerin özgürleşmesi”ni isteyenler karşı karşıya geldi.
İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 2021’de Andımız’ın kaldırılması yönündeki bozma kararı sonrası, tartışmalar yeni bir boyut kazandı.
Bazı milliyetçi çevreler, Andımız’ın kaldırılmasının Türkiye’nin ulusal birliğine zarar verdiğini savunarak, metnin yeniden zorunlu hale getirilmesini talep ediyor. Bu talepler, milliyetçi partilerce zaman zaman meclis gündemine taşınıyor. Ancak AKP’nin bu konuda net ve kararlı bir dönüş yapmadığı görülüyor; bunun arkasında hem Kürt siyasetiyle ilişkilerde hassas denge hem de bölgesel ve uluslararası politikaların etkisi var.
Eğitim politikaları ve toplumsal kimlik tartışmaları, Türkiye’nin siyasi gündeminde öncelikli yerini koruyor. Andımız ise bu tartışmaların sembolü olarak varlığını sürdürüyor. Öte yandan, yeni kuşak öğrenciler için Andımız artık sadece bir tarihsel metin; eğitim sisteminde yok, fakat; hafızalarda ve siyasi münazaralarda güçlü bir tartışma unsuru.
Gelecekte, Türkiye’de kimlik, vatandaşlık ve eğitim politikalarının yeniden şekillenmesi durumunda, Andımız’ın rolü tekrar gündeme gelebilir. Ancak şu an için, kararın kalıcı ama askıda olduğu ve Türkiye’nin eğitim ve toplumsal politikalarında derin bir kimlik tartışmasının yansıması olarak okunması gerekiyor.
Türk Öğrenci Andı’nın kaldırılması, Türkiye’de eğitim, kimlik ve milliyetçilik meselelerinin ne denli hassas ve kırılgan olduğunu gösterdi. Bu karar, salt bir metin değişikliği değil; Cumhuriyet’in kimlik inşası projesine yönelik ciddi bir darbedir. Yargının, yürütmenin ideolojik tercihlerini çoğu kez sorgulamadan onaylaması ise, hukukun üstünlüğü ve demokratik denetim mekanizmaları açısından alarm vericidir.
Bu süreç, bize şunu öğretmelidir: Eğitim sisteminde ortak değerleri ve aidiyet duygusunu besleyen ritüeller, sadece semboller değildir; toplumsal barışın ve birliğin yapı taşlarıdır. Onları kaldırmak, toplumu kimlik ekseninde daha fazla kutuplaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Geleceğe dair çağrımız net olmalıdır:
Türkiye, özgürlükçü, kapsayıcı ama aynı zamanda ortak aidiyeti güçlendiren bir eğitim anlayışına acilen ihtiyaç duymaktadır. Bu; ne milliyetçilikten vazgeçmek ne de etnik kimlikleri görmezden gelmek anlamına gelir.
Aksine, farklılıkları zenginlik olarak gören ama; ortak bir vatandaşlık bilinci inşa eden bir modeldir.
Andımız meselesinde yaşananlar, toplumsal hafızada bir yara olarak kalacak ancak; bu yara, onarılabilir. Yeter ki adalet, hukuk ve demokrasi ilkeleri esas alınsın. Eğitim politikalarında bilimsel yaklaşım ve toplumsal uzlaşı öncelik olsun.
Yürürlükten kaldırılan o metin, aslında bir uyarıdır:
Kimlik politikalarında geri adım atmadan, toplumu bölmeden ilerlemek istiyorsak; sessizliğe değil, direnişe ihtiyacımız var.
Türk Öğrenci Andı, sadece bir eğitim metni değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana nesiller boyu taşınan ortak bir tarihi mirasdır. Bu metin, binlerce çocuğun sabahları kim olduğunu, nereden geldiğini ve hangi değerlere bağlı olduğunu hatırladığı tarihi bir köprüdür.
Ancak bugün, vicdanen derin bir rahatsızlıkla izliyorum ki; bu miras, sessizce ve hiçbir toplumsal mutabakat olmadan ortadan kaldırıldı. Tarihin ağırlığı ve o metnin taşıdığı anlam göz ardı edildi. Böyle bir kararı almak, sadece hukuki veya siyasi bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal vicdanı yaralayan, nesillerin aidiyet duygusunu zedeleyen bir tercihtir.
Vicdanım, çocuklarımızın “Türküm” diyerek büyüdüğü o ortak anıların yok edilmesinden dolayı rahatsızdır. Çünkü vicdan; geçmişle yüzleşmek, alınan her kararda o mirasın ağırlığını hissetmek zorundadır. Tarihin yükü hafife alınamaz; kimlik inşasında yapılan bu tür müdahaleler, vicdanlarda onarılması zor yaralar açar.
Bugün yaşanan, sadece bir metnin kaldırılması değil; toplumsal belleğin bir parçasının koparılmasıdır. Bu yüzden vicdanen sarsılıyorum; çünkü tarihimizle ve geleceğimizle hesaplaşmak için, önce vicdanlarımızın sesiyle yüzleşmemiz gerekiyor..
29 Kasım 2016 günü Süleymancılar Cemaatine ait yurtta, elektrik panosundan çıkan yangında yanıcı özellikteki ahşap merdiven ve halı kaplama nedeniyle alevler yurdun üst katlarına çıkmış, yangın merdiveni kilitli olan binada eğitmen Fatma Canatan, yurt müdürü Cumali Genç’in kızı Sare Betül Genç, 8’inci sınıf öğrencileri Sema Nur Aydoğdu, Zeliha Avcı, Sevim Köylü, 7’nci sınıf öğrencileri Gamze Bagir, Sümeyye Yetim, İlknur Maden, 6’ncı sınıf öğrencisi Nurgül Pertlek ile 5’inci sınıf öğrencileri Bahtınur Baş, Tuğba Aydoğdu ve Cennet Karataş yaşamını yitirmişti. 22 çocuk da yaralı olarak kurtulmuştu. Bu vahamet, sadece 12 kişinin yaşamını yitirmesiyle değil; Türkiye’nin eğitim, güvenlik, denetim ve siyasi irade konularındaki derin çöküşünü de gözler önüne sermesiyle hafızalara kazındı. Bu trajedi, vicdanları kanatan bir felaket olmakla kalmayıp, aynı zamanda devlet mekanizmalarının, siyasi iktidarın ve cemaat yapılarına sağlanan özel alanların neden olduğu sistematik sorunların da sembolü haline geldi.
Yangının çıkış sebepleri ve ihmaller zinciri;
Kaçak ve İzinsiz Faaliyet: Yurt; ruhsatsız ve yasal izinleri olmadan faaliyet gösteriyordu. Bu durum, yangın güvenliği standartlarının sağlanmamasını doğrudan etkileyen bir unsurdu.
Yangın Merdiveni ve Acil Çıkış Kapılarının Kapalı ve Kilitli Olması: Yangın sırasında, öğrencilerin kaçmaya çalıştığı yangın merdivenine açılan kapının kolunun olmadığı, acil çıkış kapılarının ise kilitli veya açılabilir durumda olmadığı tespit edildi. Bu durum, çocukların ve bir eğitmenin içeride mahsur kalmasına neden oldu.
Yetersiz ve Eksik Yangın Güvenliği Önlemleri: Yurt binasının eski, ahşap malzemeden yapılmış olması ve yangın söndürme cihazlarının eksik ya da etkisiz olması, yangının hızla büyümesini kolaylaştırdı.
Denetimlerin Yetersizliği ve Siyasi Koruma: Devlet kurumlarının, özellikle ilgili bakanlıkların ve yerel yönetimlerin, yurda düzenli ve etkin denetim yapmadığı; bu yurtların siyasi himaye altında korunduğu açıktı.
Yurt Müdürü ve Görevlilerin Eksik ve Zayıf Sorumluluğu: Yangın esnasında yangın alarm sistemlerinin devre dışı olduğu, sorumluların yangına müdahalede yetersiz kaldığı, bazı görevli personelin ise olay sırasında panik halde ve etkisiz tavır sergilediği belirlendi.
Önceki Uyarıların ve Şikayetlerin Görmezden Gelinmesi: Yurt çalışanları, öğrenciler ve aileleri tarafından daha önce yapılan pek çok şikayet ve uyarının resmi merciler tarafından dikkate alınmadığı belirlenmişti..
Yangının ortaya çıkış sebebinden bağımsız olarak, asıl mesele 11’i çocuk 12 kişinin ölümüne yol açan ihmaller zinciridir.
O yurt, yıllarca denetimsizlik ve kayıtsızlıkla adeta kaderine terk edilmişti.
En acısı da, bu çocukların güvenle barınması gereken bir ortamın, onların mezarına dönüşmüş olmasıdır.
Bu tablo, sadece yerel bir ihmalkarlık ya da teknik eksiklik değildir; aksine yıllarca göz yumulmuş, üstü örtülmüş, siyasetin kucağında beslenen bir alt segmentin toplu cinayetidir.
Yangında hayatını kaybeden evlatlarımızdan Cennet Karataş’ın günlüğündeki ;
“Aladağ’a Süleymancılara gidiyorum” cümlesi, bu felaketin özünü en çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.
Cennet, “Okumak için elimden gelen imkanları değerlendireceğim” diye yazmış;
o küçücük yüreğiyle hayallerini, eğitimini, ailesine ve kendine daha iyi bir yaşam umudunu yaşatmaya çalışmış. Ancak bu umutlar, siyaset ve ideolojik hesapların gölgesinde, yeterli denetim ve koruma sağlanmayan bir yurtta yanarak söndü.
Tarikatların ve Cemaatlerin denetimsiz alanları;
Yangın, devletin eğitim ve denetim sorumluluğunu adeta tarikat ve cemaatlere teslim ettiği bir dönemin trajik sonucu olarak da okunmalıdır. Aladağ’daki yurt, bu yapıların kontrolsüz ve şeffaflıktan uzak faaliyetlerinin somut bir örneğidir.
Binlerce çocuğun kaderi, cemaatlerin insafına bırakılmıştır.
Bu yapılara tanınan geniş alan ve siyasi koruma, ne yazık ki temel insan haklarının, özellikle çocukların güvenliğinin feda edilmesine yol açmıştır. Yangından sonra ortaya çıkan raporlar, bu cemaatlere ait yurtlarda yangın ve diğer güvenlik önlemlerinin yok denecek kadar az olduğunu göstermiştir.
Aladağ yurt yangını, sadece bir yerel yönetim hatası değildir. Bu acının en büyük faili, yıllarca devletin denetim görevini siyaseten yetersiz kılan, hatta dini yapılarla kol kola yürümeyi tercih eden siyasi iktidardır. İktidar, cemaat ve tarikatlarla yürüttüğü yakın işbirliği sayesinde, eğitim gibi kritik alanlarda denetimsizliğe göz yummuş; milletin çocuklarının güvenliği siyasi pazarlıklara kurban edilmiştir.
Olayın hemen ardından yapılan siyasi açıklamalardaki samimiyetsizlik, mağdurların acısının sömürülmesi, gerçek sorumluların üstünün örtülmesi yönündeki çabalar da iktidarın vicdanını ne denli kaybettiğinin açık göstergesidir.
Yangının ardından açılan soruşturmalar yetersiz, cezalar hafif kalmış ve adalet duygusu büyük oranda zedelenmiştir.
Türkiye’de eğitim politikalarının geldiği noktayı gözler önüne seren bu olay, bir ülkenin geleceğini şekillendiren en temel kurumların ne kadar savrulduğunu gözler önüne sermiştir. Devlet yurtları yerine, yetersiz denetlenen hatta denetlenmeyen cemaat yurtlarının teşviki ve desteklenmesi, eğitimde adaletsizliği ve eşitsizliği daha da derinleştirmiştir.
Yurtlarda yaşanan bu acı tablo, gençlerin ve çocukların; eğitim alma hakkının ve güvenlik hakkının ne kadar hiçe sayıldığını da ortaya koymaktadır.
Bu faciadan çıkarılması gereken ders, devletin eğitim alanındaki asli görevlerini hiçbir siyasi hesap uğruna ihmal etmemesi gerektiğidir.
Aladağ yangını, toplumun vicdanını derinden sarsmış, uzun süre unutulmayacak bir yara açmıştır. Ancak ne yazık ki, bu acının siyasi malzeme yapılması, sorumluların kayırılması ve gerçeklerin üzerinin örtülmesi çabaları, adaletin tecelli etmesini engellemiştir. Bu tavır, siyasetin ve toplumsal dinamiklerin ne kadar yozlaştırıldığını bizlere açıkça göstermiştir.
Gerçek adalet ve sorumluluk, sadece olayın üstünü kapatmakla değil; benzer felaketlerin yaşanmaması için köklü reformlar yapmakla mümkündür.
Aladağ yurt yangını, sadece 12 kişinin hayatını kaybettiği trajik bir olay değildir; Türkiye’nin; eğitim, denetim, siyaset ve vicdan alanındaki ağır bir sınavıdır.
Bu sınavdan doğru bir şekilde çıkmak, sadece mağdurların değil, toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluğudur.
Devlet mekanizmalarının göz yumduğu, siyasi iktidarın himayesine aldığı; tarikat ve cemaatlerin denetimsizliğe terk ettiği alanlarda yaşanan bu tür acılar, sistematik bir çöküşün habercisidir. Gelecek nesillerin güvenliğinin ve eğitim hakkının korunması için, siyasi hesapların değil, gerçeklerin konuşulması, ihmal zincirinin kırılması şarttır.
Aladağ; bize sadece kaybedilen canların acısını değil, aynı zamanda bu acının doğmasına neden olan siyasi ve toplumsal ihmalin de yükünü hatırlatmalıdır.
Bu yükten kurtulmak, ancak cesur ve samimi adımlarla mümkün olabilecektir..
Elbette kıymetli meslektaşım Can Atalay’a da değinmek gerek. Sorumluların hesap vermesine odaklanan Atalay, yaşanan ihmal ve adaletsizliklerin ortaya çıkarılması için yılmadan mücadele eden nadir vicdanlardan biridir. Onun cesareti, sadece Aladağ’da değil, benzer trajedilerin yaşanmaması için toplumsal bir uyanışın sembolü olmuştur.
Aladağ yurt yangını, yalnızca ihmalin ve sistemsel çürümenin değil; aynı zamanda toplumsal adaletsizliğin ve vicdan felcinin acı bir simgesidir. Bu karanlık tabloya ışık tutan, toplumun sesi olan Can Atalay ise; yaşanan trajedinin sadece bir yangın olmadığını, aynı zamanda toplumsal sorumlulukların ve devlet mekanizmasının ihmallerinin sonucu olduğunu güçlü biçimde dile getirmiştir.
Can Atalay, bu tür acılara karşı sessiz kalınmasına izin vermeyen bir vicdanın daimi temsilcisidir. Aladağ’da hayatını kaybeden çocuklarımızın haklarının takipçisi olarak, sorumluların hesap vermesi için mücadeleyi hiç bırakmamış, sessiz çığlıkların yankısı olmuştur. Onun cesareti ve kararlılığı, toplumun unutulan çocuklarına ;
“Cennet adıyla doğup, Cennet gibi yaşama hakkı ellerinden alınan çocuklar”ın
sesi olma görevini yüklemiştir bizlere.
Can Atalay’ın mücadele azmi, sadece Aladağ değil, benzer acıların yaşanmaması için toplumsal uyanışın ve gerçek adaletin anahtarıdır. Bu yangının sadece ateşi değil, ihmal zincirini de söndürmek için onun sesi daha güçlü duyulmalıdır.
Aladağ’da yanan sadece 12 kişinin canı değil, yıllardır siyaset sahnesinde sürdürülen ihmal ve kayırmacılığın üzerimize bıraktığı utançtır. Devletin en asli görevlerini; tarikat ve cemaatlerin eline bırakarak; gençlerin ve çocukların hayatlarını adeta piyasa malı haline getirenler, bu felaketin ve öncü nitelikte olduğu açık olan Aladağ’ın benzerlerinin başlıca failleridir.
Siyasi iktidar; kendi rantı ve ideolojik hesapları uğruna, denetimsizliğe göz yummuş; devlet kurumlarını işlevsizleştirmiş, çocukların güvenliğini siyasi pazarlıkların ve güç mücadelesinin kurbanı yapmıştır. Aladağ’ın külleri; bu karanlık politikaların, bu vicdansız yönetim anlayışının en somut ve kanlı kanıtıdır.
Eğer bu topraklarda gerçekten adalet arıyorsak, önce bu siyasi cinayetin sorumlularını işaret etmeli, korunan, kollanan ihmal şebekesini ortaya sermeliyiz. Aksi takdirde, Aladağ sadece geçmişin kara lekesi değil, geleceğin de habercisi olmaya devam edecektir.
Bu memlekette çocukların hayatı, siyasi oyunların pazarlık konusu olamayacak kadar kutsaldır.
Ve bu sözler, her zaman zalimlerin değil, haklının yanında olacak vicdanların sesi olmalıdır.
Susmak, ihmal edenlerle aynı suç ortaklığına girmektir. Şimdi hesap sorma zamanı; çünkü bu ihmal zincirinin halkaları, daha fazla can yakmadan kırılmalıdır..
Cennet adıyla doğup, Cennet gibi yaşama hakkı ellerinden alınan çocuklar;
Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damgasını vuran Ergenekon süreci, sadece hukuki bir dava olarak değil, aynı zamanda vicdan terazisinde ağır bir sınav olarak da daima hatırlanacak. Bu sınavın en trajik ve telafisi imkânsız örneklerinden biri de merhum Kuddusi Okkır’dır.
Fethullahçı yapılanma; Türkiye’nin demokrasisine, hukuk sistemine ve toplumsal dokusuna karşı yapılmış en sinsi ve yıkıcı organize saldırılardan biridir.
Devlet kurumlarını kendi yapıları bünyesinde zapturapt altına almak, hukuk sistemini organize şekilde manipüle etmek ve bu doğrultuda özgürlükleri gasp etmek , masum insanları haksız yere mağdur etmek gibi karanlık bir strateji izlemişlerdir.
Bu yapı, sadece bir terör örgütü olmanın ötesinde, yargı içerisinde paralel bir güç odağı oluşturmuş, adaletin temel prensiplerini çiğneyerek yüzlerce insanın hayatını karartmıştır. Kuddusi Okkır gibi masumlar, bu kirli oyunların kurbanı olmuş, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ayaklar altına alınmıştır.
Bu örgütün yarattığı tahribatın acilen ve kapsamlı şekilde temizlenmesi; hukukun siyasetin baskısından bağımsız, tarafsız ve etkin işlemesi için hayati önemdedir.
Aksi takdirde, demokrasi ve hukuk devleti anlayışı kalıcı şekilde zarar görmeye devam edecektir.
2007 yılında Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alındığında, hakkında henüz kesinleşmiş hiçbir hüküm yoktu. Ancak “tutukluluk” kelimesi, onun hayatında cezadan daha ağır bir anlam taşıyacaktı.
Ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşmasına rağmen; uzun süre gerekli tıbbi müdahaleden mahrum bırakıldı.
Defalarca dile getirdiği sağlık talepleri, çoğu kez “gerekli görülmedi” veya “prosedür” duvarına çarpıp geri döndü.
ADLİ SÜRECİN AŞAMALARINA DAİR KRONOLOJİK BİLGİ;
20.06.2007- Kuddisi Okkır “Ergenekon” adı verilen soruşturmanın ilk aşamasında “örgüt kasası” olmakla suçlanarak tutuklanmış ve Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne gönderilmiştir;
30.07.2007- Tutuklanmasından 40 gün rahatsızlığı nedeniyle kendisine sağlık biriminde “astım” teşhisi konmuştur;
25.02.2008- Yakınmaları üzerine kurumun sağlık biriminde kendisine “farenjit ve rinit” teşhisi konmuştur. Yakınmalarının artarak sürmesi sırasında bu tarihten itibaren iki ayı aşan süre Okkır, İstanbul/ Tekirdağ Devlet Hastaneleri ve cezaevi arasında defalarca dolaştırılmıştır;
02.05.2008- Oytun Okkır 02.05.2008 ve 08.05.2008 tarihlerinde babasının sağlık durumuna ilişkin ve tahliye istemi içeren yazılı başvurularda bulunmuştur.
06.05.2008- Okkır, “depresyon” kuşkusuyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilmiştir. Burada şikayeti üzerine çekilen tomografisinde “sol akciğerinde volümünün yüzde 50 azaldığı” tespit edilince Okkır, “genel durumunun psikiyatrik durumundan daha aciliyet içermesi nedeniyle yoğun bakım olanakları olan tam teşekküllü bir hastaneye sevki” önerilmiştir. Aynı gün Yedikule Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edilmişse de buradan başka bir hastaneye sevk edilmek üzere İstanbul’daki Kartal H Tipi Cezaevi’ne iade edilmiştir;
07.05.2008- Bayrampaşa Devlet Hastanesi Acil Polikliniği’ne sevk edilen Okkır, aynı gün Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne transfer edilmiştir;
07.05.2008- Haseki’de “rutin tetkiklerinin normal olduğu” değerlendirmesiyle cezaevi revirine sevk edilerek cezaevine iade edilmiş;
07.05.2008- Aynı gün ceza infaz kurumundan yeniden Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne sevk edilmiştir;
08.05.2008- Hastanenin Göğüs Hastalıkları bölümünde yapılan muayenesinde “genel durumunun iyi olduğu” görüşüyle İstanbul’daki cezaevine iade edilmiştir;
09.05.2008- Oytun Okkır’ın başvuruları (02.05.2008; 08.05.2008) İstanbul Özel Yetkili 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir;
09.05.2008- Aynı gün İstanbul’dan Tekirdağ’daki cezaevine sevk edilen Okkır, “şuuru yarı kapalı olduğu için” Tekirdağ Devlet Hastanesi Dahiliye Servisine sevk edilmiştir.
09.05.2008- Aynı gün Edirne Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edilen hasta hakkında “Primer Akciğer Kanseri, Beyin, Kemik ve Kemik İliği Metastazları” teşhisi konmuştur. Aşamada kanser hastalığı vücudunun pek çok yerine yayılmıştır;
01.07.2008- Silivri’deki Özel Yetkili Mahkeme hakkında tahliye kararı verdiğinde Okkır zaten hastanede terminal döneme girmiştir;
06.07.2008- Kuddusi Okkır ağır ölümcül hastalığına rağmen 13 ay tutuklu kalmış ve tahliye kararından beş gün sonra yaşamını yitirmiştir. Okkır, “1. Ergenekon davası” olarak anılacak davanın soruşturması kapsamında tutuklanmıştır ancak iddianame ölümünden sonra düzenlenerek dava açılmıştır. Hakkındaki dava ise ölümü nedeniyle yargılama yapılmadan düşürülmüştür.
05.08.2013- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve “1. Ergenekon” olarak adlandırılan davanın karar duruşmasında Sabriye Okkır mahkeme heyetine “En ağır cezayı benim eşime verdiniz !” diye haykırmıştır.
Ve bir gün, tahliye edildiğinde artık çok geçti…
Onu dışarıya, hastaneye gönderdiklerinde yaşamı zaten geri dönülmez biçimde sönmüştü. Kuddusi Okkır, tedavi edilmesi erken tanı döneminde mümkün bir hastalıktan; adaletin soğuk duvarları arasında yalnız bırakılıp ölüme terk edilerek hayatını kaybetti.
Kaldı ki bu hastalık, kendisini tutuklu bulunduğu süreçte yakalamıştı; biz hukukçuların iyi bildiği gibi illiyet bağı çerçevesinde; cezaevindeki ağır stres, üzerine atılı suçun vasfının ağırlığının vermiş olduğu ek stres, psikolojik baskı ve kötü koşullar doğrudan bu sağlık sorunlarının tetikleyicisi ve ağırlaştırıcısı olmuştu..
Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi açıktır: Tutuklama bir tedbirdir, cezalandırma yöntemi değil.
Üstelik, sağlık durumu ciddi olan sanıkların tutuksuz yargılanması, hem insan onurunun hem de yaşam hakkının gereğidir.
Anayasa Madde 17, yaşam hakkını ve maddi-manevi bütünlüğü güvence altına alır. AİHM içtihatları (örneğin Kudła / Polonya kararı), devletin tutuklu veya hükümlünün sağlık durumunu korumak için pozitif yükümlülüğü olduğunu net şekilde ortaya koyar. AİHS Madde 3, “insanlık dışı veya onur kırıcı muamele”yi yasaklar.
Tedaviyi geciktirmek, sağlığı bile bile kötüleştirmek, bu maddeye açıkça aykırıdır.
Kuddusi Okkır vakasında, hukukun kâğıt üzerindeki ilkeleri ile uygulamadaki gerçeklik arasındaki uçurum, gerçek anlamda ”can alıcı” biçimde ortaya çıkmıştır.
Hukuk devletinde yargı, cezayı ancak; mahkeme kararıyla verebilir ama;
Kuddusi Okkır’ın yaşadıkları, fiilen bir hüküm öncesi infaz anlamına geliyordu.
Tutukluluk, istisnai bir tedbirdir; suçluluğu ispatlanmamış bir insanı yıllarca hapiste tutmak, üstelik sağlık hakkını elinden almak, sadece yasal bir hata değil, insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suçtur.
Onun hikâyesi, hukukçuların, insan hakları savunucularının, hekimlerin, siyasilerin..; aslında vicdanı olan herkesin yüzüne tutulmuş bir ayna gibidir. O aynada görünen şey ise şudur:
Adalet mekanizması, siyasi koltuk kavgalarının içinde tarafsızlığını kaybettiğinde, insan hayatı en ucuz meta haline geliverir.
Bu ülkede bir insan, “potansiyel suçlu” olarak damgalandığı anda, sağlık hakkından, yaşam hakkından, hatta itibarından ne yazık ki koparılabiliyor..
Kuddusi Okkır’ın ardından geriye tek bir soru kaldı: Bir insanı suçlu ilan etmek kolaydır, ama; onu bile bile ölüme göndermenin adı nedir? Cevap, bir dosya numarasının satır aralarında değil, toplumun ve siyasilerin vicdanında aranmalıdır..
Hayatın adaletsizliklerle sınandığı en zor dönemlerde, sessizce ama; onurlu bir mücadele veren Kuddusi Okkır’ı saygıyla anıyorum..
Hakkında kesinleşmemiş yargılamalarla, çok ağır bir imtihana tabi tutuldu;
insan haklarının, sağlık hakkının hiçe sayıldığı koşullarda yaşam mücadelesi verdi.
Onun yaşadığı acılar, adaletin gecikmesinin ve hukukun ihmallerinin ne denli ağır bedeller doğurabileceğinin acı bir hatırlatıcısıdır.
Kuddusi Okkır’a Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum. Adaletin ve hakikatin bir gün mutlaka galip geleceğine inancım tamdır.