Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damgasını vuran Ergenekon süreci, sadece hukuki bir dava olarak değil, aynı zamanda vicdan terazisinde ağır bir sınav olarak da daima hatırlanacak. Bu sınavın en trajik ve telafisi imkânsız örneklerinden biri de merhum Kuddusi Okkır’dır.
Fethullahçı yapılanma; Türkiye’nin demokrasisine, hukuk sistemine ve toplumsal dokusuna karşı yapılmış en sinsi ve yıkıcı organize saldırılardan biridir.
Devlet kurumlarını kendi yapıları bünyesinde zapturapt altına almak, hukuk sistemini organize şekilde manipüle etmek ve bu doğrultuda özgürlükleri gasp etmek , masum insanları haksız yere mağdur etmek gibi karanlık bir strateji izlemişlerdir.
Bu yapı, sadece bir terör örgütü olmanın ötesinde, yargı içerisinde paralel bir güç odağı oluşturmuş, adaletin temel prensiplerini çiğneyerek yüzlerce insanın hayatını karartmıştır. Kuddusi Okkır gibi masumlar, bu kirli oyunların kurbanı olmuş, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ayaklar altına alınmıştır.
Bu örgütün yarattığı tahribatın acilen ve kapsamlı şekilde temizlenmesi; hukukun siyasetin baskısından bağımsız, tarafsız ve etkin işlemesi için hayati önemdedir.
Aksi takdirde, demokrasi ve hukuk devleti anlayışı kalıcı şekilde zarar görmeye devam edecektir.
2007 yılında Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alındığında, hakkında henüz kesinleşmiş hiçbir hüküm yoktu. Ancak “tutukluluk” kelimesi, onun hayatında cezadan daha ağır bir anlam taşıyacaktı.
Ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşmasına rağmen; uzun süre gerekli tıbbi müdahaleden mahrum bırakıldı.
Defalarca dile getirdiği sağlık talepleri, çoğu kez “gerekli görülmedi” veya “prosedür” duvarına çarpıp geri döndü.
ADLİ SÜRECİN AŞAMALARINA DAİR KRONOLOJİK BİLGİ;
20.06.2007- Kuddisi Okkır “Ergenekon” adı verilen soruşturmanın ilk aşamasında “örgüt kasası” olmakla suçlanarak tutuklanmış ve Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne gönderilmiştir;
30.07.2007- Tutuklanmasından 40 gün rahatsızlığı nedeniyle kendisine sağlık biriminde “astım” teşhisi konmuştur;
25.02.2008- Yakınmaları üzerine kurumun sağlık biriminde kendisine “farenjit ve rinit” teşhisi konmuştur. Yakınmalarının artarak sürmesi sırasında bu tarihten itibaren iki ayı aşan süre Okkır, İstanbul/ Tekirdağ Devlet Hastaneleri ve cezaevi arasında defalarca dolaştırılmıştır;
02.05.2008- Oytun Okkır 02.05.2008 ve 08.05.2008 tarihlerinde babasının sağlık durumuna ilişkin ve tahliye istemi içeren yazılı başvurularda bulunmuştur.
06.05.2008- Okkır, “depresyon” kuşkusuyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilmiştir. Burada şikayeti üzerine çekilen tomografisinde “sol akciğerinde volümünün yüzde 50 azaldığı” tespit edilince Okkır, “genel durumunun psikiyatrik durumundan daha aciliyet içermesi nedeniyle yoğun bakım olanakları olan tam teşekküllü bir hastaneye sevki” önerilmiştir. Aynı gün Yedikule Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edilmişse de buradan başka bir hastaneye sevk edilmek üzere İstanbul’daki Kartal H Tipi Cezaevi’ne iade edilmiştir;
07.05.2008- Bayrampaşa Devlet Hastanesi Acil Polikliniği’ne sevk edilen Okkır, aynı gün Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne transfer edilmiştir;
07.05.2008- Haseki’de “rutin tetkiklerinin normal olduğu” değerlendirmesiyle cezaevi revirine sevk edilerek cezaevine iade edilmiş;
07.05.2008- Aynı gün ceza infaz kurumundan yeniden Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne sevk edilmiştir;
08.05.2008- Hastanenin Göğüs Hastalıkları bölümünde yapılan muayenesinde “genel durumunun iyi olduğu” görüşüyle İstanbul’daki cezaevine iade edilmiştir;
09.05.2008- Oytun Okkır’ın başvuruları (02.05.2008; 08.05.2008) İstanbul Özel Yetkili 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir;
09.05.2008- Aynı gün İstanbul’dan Tekirdağ’daki cezaevine sevk edilen Okkır, “şuuru yarı kapalı olduğu için” Tekirdağ Devlet Hastanesi Dahiliye Servisine sevk edilmiştir.
09.05.2008- Aynı gün Edirne Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edilen hasta hakkında “Primer Akciğer Kanseri, Beyin, Kemik ve Kemik İliği Metastazları” teşhisi konmuştur. Aşamada kanser hastalığı vücudunun pek çok yerine yayılmıştır;
01.07.2008- Silivri’deki Özel Yetkili Mahkeme hakkında tahliye kararı verdiğinde Okkır zaten hastanede terminal döneme girmiştir;
06.07.2008- Kuddusi Okkır ağır ölümcül hastalığına rağmen 13 ay tutuklu kalmış ve tahliye kararından beş gün sonra yaşamını yitirmiştir. Okkır, “1. Ergenekon davası” olarak anılacak davanın soruşturması kapsamında tutuklanmıştır ancak iddianame ölümünden sonra düzenlenerek dava açılmıştır. Hakkındaki dava ise ölümü nedeniyle yargılama yapılmadan düşürülmüştür.
05.08.2013- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve “1. Ergenekon” olarak adlandırılan davanın karar duruşmasında Sabriye Okkır mahkeme heyetine “En ağır cezayı benim eşime verdiniz !” diye haykırmıştır.
Ve bir gün, tahliye edildiğinde artık çok geçti…

Onu dışarıya, hastaneye gönderdiklerinde yaşamı zaten geri dönülmez biçimde sönmüştü. Kuddusi Okkır, tedavi edilmesi erken tanı döneminde mümkün bir hastalıktan; adaletin soğuk duvarları arasında yalnız bırakılıp ölüme terk edilerek hayatını kaybetti.
Kaldı ki bu hastalık, kendisini tutuklu bulunduğu süreçte yakalamıştı; biz hukukçuların iyi bildiği gibi illiyet bağı çerçevesinde; cezaevindeki ağır stres, üzerine atılı suçun vasfının ağırlığının vermiş olduğu ek stres, psikolojik baskı ve kötü koşullar doğrudan bu sağlık sorunlarının tetikleyicisi ve ağırlaştırıcısı olmuştu..
Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi açıktır:
Tutuklama bir tedbirdir, cezalandırma yöntemi değil.
Üstelik, sağlık durumu ciddi olan sanıkların tutuksuz yargılanması, hem insan onurunun hem de yaşam hakkının gereğidir.
Anayasa Madde 17, yaşam hakkını ve maddi-manevi bütünlüğü güvence altına alır.
AİHM içtihatları (örneğin Kudła / Polonya kararı), devletin tutuklu veya hükümlünün sağlık durumunu korumak için pozitif yükümlülüğü olduğunu net şekilde ortaya koyar.
AİHS Madde 3, “insanlık dışı veya onur kırıcı muamele”yi yasaklar.
Tedaviyi geciktirmek, sağlığı bile bile kötüleştirmek, bu maddeye açıkça aykırıdır.
Kuddusi Okkır vakasında, hukukun kâğıt üzerindeki ilkeleri ile uygulamadaki gerçeklik arasındaki uçurum, gerçek anlamda ”can alıcı” biçimde ortaya çıkmıştır.
Hukuk devletinde yargı, cezayı ancak; mahkeme kararıyla verebilir ama;
Kuddusi Okkır’ın yaşadıkları, fiilen bir hüküm öncesi infaz anlamına geliyordu.
Tutukluluk, istisnai bir tedbirdir; suçluluğu ispatlanmamış bir insanı yıllarca hapiste tutmak, üstelik sağlık hakkını elinden almak, sadece yasal bir hata değil, insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suçtur.
Onun hikâyesi, hukukçuların, insan hakları savunucularının, hekimlerin, siyasilerin..; aslında vicdanı olan herkesin yüzüne tutulmuş bir ayna gibidir.
O aynada görünen şey ise şudur:
Adalet mekanizması, siyasi koltuk kavgalarının içinde tarafsızlığını kaybettiğinde, insan hayatı en ucuz meta haline geliverir.
Bu ülkede bir insan, “potansiyel suçlu” olarak damgalandığı anda, sağlık hakkından, yaşam hakkından, hatta itibarından ne yazık ki koparılabiliyor..
Kuddusi Okkır’ın ardından geriye tek bir soru kaldı:
Bir insanı suçlu ilan etmek kolaydır, ama; onu bile bile ölüme göndermenin adı nedir?
Cevap, bir dosya numarasının satır aralarında değil, toplumun ve siyasilerin vicdanında aranmalıdır..
Hayatın adaletsizliklerle sınandığı en zor dönemlerde, sessizce ama; onurlu bir mücadele veren Kuddusi Okkır’ı saygıyla anıyorum..
Hakkında kesinleşmemiş yargılamalarla, çok ağır bir imtihana tabi tutuldu;
insan haklarının, sağlık hakkının hiçe sayıldığı koşullarda yaşam mücadelesi verdi.
Onun yaşadığı acılar, adaletin gecikmesinin ve hukukun ihmallerinin ne denli ağır bedeller doğurabileceğinin acı bir hatırlatıcısıdır.
Kuddusi Okkır’a Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.
Adaletin ve hakikatin bir gün mutlaka galip geleceğine inancım tamdır.
Av. Bilge Kaan ÖZKAN 'ın kaleminden.. sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
