Vicdan Arşivi

Enes KARA..

Enes’in haberiyle karşılaştığımda, ilk hissettiğim; şaşkınlık ve sessizlik oldu. Ekrandaki cümleler kısa, haberin kendisi ise; çook ağır ve sarsıcıydı. Bunun bir başkasının hayatında yaşanan bir kırılma olduğunu biliyorum ama aynı zamanda bunun toplumsal bir yankısı da var; düşüncelerimin içinde hem kişisel bir üzüntü hem de toplumsal bir sorgulama duyusu var..

Düşünüyorum.. Çoğu zaman bu tür olaylar sadece bir “haber” olarak tüketiliyor, ama; işin içinde en temelinde kendi halinde yaşayan bir insanın bütün bir sistem içerisinde karmaşıklığı ve çaresizliği var. İnsan zihni, kendi deneyimleri ve gözlemleri üzerinden böyle bir trajediyi anlamaya çalışıyor; ben de öyle yapıyorum.

Kendi kafamda, haberin yüzeyindeki detaylar ile arka plandaki olası sosyal ve psikolojik faktörleri ayırmaya çalışıyorum. Bu bir tür sessizlik ve düşünme süreci: niye böyle oldu, hangi sistemsel boşluklar buna zemin hazırladı, bireysel sorumluluk ve toplumsal sorumluluk arasındaki çizgi nerede başlıyor? Benim için, bu soruları sormak ilk adım.

Bu tür bir haber, sadece bir bireyin trajedisi olarak kalmıyor; aynı zamanda toplumun ruh hâline dair ipuçları da veriyor. İnsanlar; çevrelerinde gördükleri baskıyı, yalnızlığı, iletişimsizlik ve sosyal destek eksikliğini çoğu zaman fark etmiyor. Enes’in ölümü, bu eksikliklerin görünür hâle gelmesine neden olmuştu.

Bana göre, medya ve sosyal medya üzerinden verilen tepkiler, bazen gerçek duyguların yerini alıyor. Yani insanlar üzüntülerini, kınamalarını veya empati çabalarını ekranlar aracılığıyla ifade ediyor; ancak gerçek bağ ve yardım çoğu zaman yüzeysel kalıyor.

Bu noktada bir farkındalık oluşuyor zihnimde: bu trajediler, toplumsal ruh hâlimizin kırılganlığını gösteriyor ve bana göre daha ciddi bir şekilde ele alınmalı.

Bu olayın “gençler üzerinde örnek olma” boyutu da var. İnsanlar, başkalarının yaşadığı acıları kendi hayatlarına yansıtırken bir an durup düşünmeli. Enes’in yaşadıkları bana sadece bireysel bir kayıp olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir uyarı olarak da görünüyor.

Olayın bireysel boyutuna baktığımda, düşündüğüm ilk şey, yalnızlık ve zihinsel yüklerin insan psikolojisini nasıl etkilediği oluyor. Enes’in yaşadığı süreç, belli ki bir dizi içsel çatışmanın ve dışsal baskının içiçe girerek bir araya gelmesinden oluşuyor. İnsanlar; çoğu zaman kendi içinde bir denge kurmaya çalışır; bazen bunu başarabilir bazen başaramaz ve kırılma noktası sessizce geliverir..

Benim gözlemim, genç bireylerin sosyal çevreleri ve iletişim biçimlerinin bu kırılma üzerinde doğrudan etkili olduğu yönünde. Bazen aile, okul veya iş çevresi yeterince destekleyici olmuyor, bazen arkadaş çevresi anlamlı bir güven duygusu sağlayamıyor. Bu bana, sistemin ve toplumun psikolojik destek mekanizmalarını güçlendirmesi gerektiğini düşündürüyor.

Medya ve sosyal normlar da bu dinamikleri etkiliyor. İnsanların sosyal medyada gördüğü “mükemmel hayat” paylaşımları, kendi sıkıntılarını daha görünür ve ağır hissettirebiliyor. Bu durum, bireysel kırılganlıkla birleşince, bazı gençlerin zihinsel yükünü artırıyor.

Enes’in yaşadığı trajediyi anlamaya çalışırken eğitim ve sosyal destek sistemlerini göz ardı edemeyiz. Bana göre, gençlerin zihinsel sağlıkları üzerinde etkili olacak yapılar yeterince güçlü değil. Okullarda veya üniversitelerde psikolojik destek mekanizmaları var gibi görünse de, gerçek kullanım oranları ve etkinliği ne yazık ki halen hayli sınırlı.

Birçok gencin, yaşadığı sorunları paylaşacak güvenli bir alan bulamadığı aşikar. Öğretmenler, danışmanlar veya mentorlar çoğu zaman yüzeysel destek sunuyor; oysa derin ve anlamlı iletişim gereklidir. Bu bana, sistemin hem bireysel hem de toplumsal olarak daha proaktif olması gerektiğini düşündürüyor.

Aynı zamanda , ailelerin ve çevrenin farkındalığı da kritik öneme sahip. Gençlerin; duygusal ve psikolojik durumlarını anlamak, göz ardı etmemek, küçük sinyalleri erken fark etmek çok önemli. Bazen insanlar, “henüz büyüyor, geçer” gibi yaklaşımlarla meseleleri küçümsüyor; bu yaklaşımın tehlikeli olabileceğini söylemem gerekiyor.

Bu nedenle, eğitim kurumları ve aileler arasında daha güçlü bir iş birliği olmalı, gençlerin yalnız hissetmesini önleyecek pratik çözümler geliştirilmeli.

Enes’in hayatına dair izlenimlerimi dijital alan üzerinden de değerlendirdiğimde, sosyal medyanın ve dijital dünyanın gençlerin zihinsel sağlığı üzerindeki rolü dikkat çekiyor. Sosyal medya, görünürlük ve onay ihtiyacını yoğunlaştırıyor; bireyler kendi değerlerini sürekli başkalarının ölçütlerine göre biçimlendirmek zorunda kalıyor. Bu durum, özellikle kırılgan bireylerde kendine güven kaybına ve izolasyona yol açabiliyor.

Dijital platformlarda yayılan yanlış bilgiler, kıyaslama kültürü ve hızlı tüketilen içerikler, gençlerin duygusal dengelerini sarsıyor. Tartışmalar çoğu zaman agresifleşiyor, hoşgörü azalmış bir ortam oluşuyor ve bazı gruplar tarafından manipülasyon kolaylaşıyor. Bu bağlamda sosyal medya yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kırılma noktalarını tetikleyen bir mecra hâline geliyor.

Toplumda bazı gençlerin üzerindeki baskının görünmeyen boyutlarını incelediğimde, cemaatler ve tarikatlar üzerinden yürütülen sosyal kontrol mekanizmaları öne çıkıyor. Zorunlu aidiyet, kabul görme kaygısı ve itaat kültürü, bireyin kendi içsel dünyasını bastırmasına sebep oluyor. Bu tür yapıların etkisi altında, gençler özgürce karar alamıyor, kendi düşüncelerini ifade etmekte güçlük çekiyor.

Buna ek olarak, siyasi erk tarafından desteklenen veya göz yumulduğu hissi yaratılan yapılar, gençlerin kırılganlığını artırıyor. Bazı durumlarda, devletin sağladığı sosyal ve eğitimsel mekanizmalar yetersiz kaldığında, cemaat ve tarikatlar gençlerin hayatına yön verebilecek en görünür otorite hâline geliyor. Bu da bireysel özerklik ve güven duygusunu ciddi şekilde zedeliyor. Enes’in kendi videosundan da bunu rahatlıkla anlayabiliyoruz zaten..

Siyasi erkin rolü, bu tür trajedilerin önlenmesinde doğrudan etkili. Politikaların, eğitim ve sağlık sistemlerinin etkinliğini artırması, gençlerin destek mekanizmalarına erişimini kolaylaştırması gerekiyor ancak; gerçek hayatta, politikaların çoğu zaman seçim hesapları ve ideolojik amaçlar doğrultusunda şekillendiğini görmek mümkün. Bu durum, toplumsal kırılganlıkları derinleştiriyor ve gençlerin güven ortamını zayıflatıyor.

Siyasi erkin sorumluluğu sadece yasa yapmakla sınırlı değil; aynı zamanda toplumsal farkındalık yaratmak, kaynakları adil dağıtmak ve gençlerin ruhsal sağlığına öncelik vermek de gerekli. Bu sorumluluk yerine getirilmediğinde, trajediler kaçınılmaz hâle geliyor ve Enes gibi gençlerin hayatları kayboluyor.

Enes’in yaşadıkları, bireysel sorumluluk ile toplumsal sorumluluk arasındaki çizgiyi netleştiriyor. Bireyler kendi çevrelerinde farkındalık yaratmak, arkadaşlarına ve ailelerine dikkat etmek, küçük sinyalleri gözden kaçırmamakla yükümlü ancak; tek başına bireyler bu yükü taşıyamayabiliyor; ki bu çok doğal.. Toplumsal sistemler ve kurumlar da sorumluluklarını yerine getirmeli..

Acil müdahale ve psikolojik destek mekanizmalarının yetersizliği, gençlerin yalnız hissetmesine yol açıyor. Eğitim kurumlarının, sağlık sisteminin ve yerel yönetimlerin gençlerin ruhsal sağlığı için daha proaktif adımlar atması gerekiyor. Aynı zamanda toplumun, gençlerin zor dönemlerini küçümsememesi, onlara yargılayıcı değil destekleyici bir yaklaşım sunması hayati önem taşıyor.

Toplumun her katmanı, medyadan aileye, eğitimden siyasete kadar, bu sorumluluğu paylaşmak zorunda. Enes’in kaybı, bu zincirin herhangi bir halkasında eksiklik olmasının ne kadar yıkıcı olabileceğini gözler önüne seriyor. Bu nedenle önlem almak, sadece acıyı azaltmak değil, hayat kurtarmak anlamına geliyor.

Yaşanan trajedilerden ders çıkarmak, gelecekte benzer kayıpları önlemenin en etkili yolu. Gençlerin sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarını doğru şekilde görebilecek yapılar oluşturmak gerekiyor. Eğitim sisteminde, ailelerde ve yerel yönetimlerde farkındalık programları geliştirilebilir; dijital dünyada ise doğru rehberlik ve bilinçlendirme çalışmaları şart.

Aynı zamanda cemaat ve tarikatlar gibi kapalı yapılar, gençlerin kendi düşüncelerini geliştirmelerini engelleyen mekanizmalar hâline geldiğinde, toplumun ve devletin denetleyici ve düzenleyici rolünü yerine getirmesi gerekiyor. Gençlerin özgür düşünceye erişimi sağlanmalı, baskı altında kalmaları engellenmeli. Siyasi erk, bu bağlamda sadece yasal çerçeveyi çizmekle kalmamalı; uygulamanın etkinliğini de sağlamalı. Enes Kara’nın intiharı, sadece bireysel bir trajedi değil; aynı zamanda sistemik eksikliklerin ve denetim zaaflarının sonuçlarını da gösteriyor. Yurtta yaşanan sıkıntılar ve denetim eksiklikleri, bu trajedinin zeminini hazırlayan önemli faktörler arasında.

Yurtlar, öğrencilerin barınma ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Ancak bazı yurtlarda denetim mekanizmaları yetersiz; öğrencilerin hem fiziksel hem de psikolojik güvenliği risk altında. Denetimler çoğu zaman formaliteye indirgeniyor; rutin kontroller yapılmasına rağmen öğrencilerin yaşadığı gerçek sorunlar göz ardı ediliyor. Bu durum, özellikle stres, yalnızlık veya baskı altında olan öğrenciler için dayanılmaz bir hal alabiliyor.

Enes özelinde, yurtta yaşadığı ortamın, çevresel ve psikolojik destek eksikliklerinin intihar kararında etkili olduğu görülüyor. Denetim mekanizmalarının sadece evrak ve prosedür odaklı olması, öğrencilerin bireysel sorunlarının gözlemlenmesini ve müdahale edilmesini engelliyor. Bir yurtta öğrencilerin ruh sağlığına dair düzenli, proaktif kontrollerin yapılmaması, sadece bireysel trajedilere değil, sistemik sorunların sürmesine de yol açıyor.

Yurtta görevli kişiler ve yöneticilerin sorumluluk bilinci de kritik. Görevli personel yeterince eğitimli olsaydı, öğrencilerin davranışlarındaki veya ruh hallerindeki değişiklikleri fark edebilir ve müdahale edebilirdi ancak çoğu zaman, denetimler sadece idari yükümlülükler üzerinden yürütülüyor ve öğrencinin yaşadığı gerçek sıkıntılar görülmüyor.

İlgili kurumlar, yurt denetimlerini sadece formalite üzerinden yapmak yerine öğrencilerin psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını da kapsayacak şekilde yeniden yapılandırmalı. Proaktif, sürekli ve kapsamlı bir denetim sistemi bu tür trajedilerin önüne geçebilir.

Benzer şekilde, medyanın yaklaşımı da kritik. Haberlerin sorumluluk bilinciyle sunulması, gençlerin kırılgan psikolojisini daha fazla zorlamadan bilinçlendirme ve farkındalık yaratma yönünde kullanılabilir.

Enes Kara’nın hayatına ve kaybına dair tüm gözlemlerimi bir araya getirdiğimde, olayın sadece bireysel bir trajedi olmadığını, aynı zamanda toplumsal, yapısal ve kültürel bir yansıması olduğunu görmek mümkün. Eğitim sisteminin yetersizliği, sosyal destek ağlarının eksikliği, dijital dünyanın baskısı, cemaat ve tarikatların müdahaleci yapıları ve siyasi erkin ihmali; tüm bunlar bir araya geldiğinde gençlerin kırılganlığını derinleştiriyor.

Toplum olarak, bu tür trajediler karşısında sessiz kalamayız. Her bir genç, sadece aileleri için değil, toplumun tamamı için değerli. Önlemler alınmalı, farkındalık yaratılmalı ve gençlerin yalnız hissetmesini önleyecek mekanizmalar güçlendirilmelidir.

Enes’ın kaybı, sadece üzüntü verici değil, aynı zamanda bir uyarı olarak kalacak; sistemlerimizi, toplumsal sorumluluklarımızı ve gençlerin yaşam alanlarını sorgulamamız gerektiğini hatırlatacak. Anısı, daha iyi bir toplum ve daha güçlü destek mekanizmaları oluşturmak için bir motivasyon kaynağı olmalı..

Son olarak güzel kardeşim Enes’e Allah’dan rahmet diliyorum..

Vicdan Arşivi – Ermenek Faciası

Yer Altına Gömülen Vicdan

28 Ekim 2014 günü; Karaman’ın Ermenek ilçesinde Pamuklu köyündeki bir linyit madeninde meydana gelen su baskını, 18 işçinin yaşamına mal oldu.

Yerin yüzlerce metre altında alın teriyle ekmek parası kazanmak için çalışan bu insanlar, aslında suya değil, yılların biriktirdiği ihmal, denetimsizlik ve siyasi kayıtsızlığa yenik düştüler.

Türkiye’de iş cinayetlerinin en dramatik örneklerinden biri olan Ermenek faciası, aslında “kaza” kavramıyla açıklanamayacak kadar sistematik bir çürümenin ürünüydü çünkü; ortada yalnızca doğal bir felaket değil, önlenebilir bir ihmaller zinciri vardı.

Ermenek, bu ülkenin vicdan arşivinde yalnızca bir madenci hikâyesi olarak değil, siyasi erkin yurttaşına karşı sorumluluk sınavında sınıfta kaldığı bir vaka olarak kayda geçti.


İhmallerin Kronolojisi: Bir Cinayetin Anatomisi

Faciadan sonra hazırlanan bilirkişi raporları, iş güvenliği önlemlerinin kâğıt üzerinde kaldığını açıkça ortaya koydu. Madenin bulunduğu sahada daha önce çalışılmış galerilerden gelen suyun basabileceği biliniyordu ancak; gerekli tahkimatlar yapılmamış, su birikimlerinin önlenmesi için sistematik tedbirler alınmamıştı.

Üstelik işçilerin çalıştığı galerilerin haritaları sağlıklı çıkarılmamış, önceki faaliyetlere dair kayıtlar yeterince tutulmamıştı. Yani işçiler, aslında göz göre göre ölüme gönderilmişti.

Türkiye’de iş güvenliği, uzun yıllar boyunca kâğıt üstünde prosedürlerle geçiştirilen bir alan oldu. Denetim raporları, çoğu zaman göstermelik düzenlemelerle dolduruldu. Denetim yapan kamu görevlileri, siyasi baskılar veya ekonomik çıkar ilişkileri nedeniyle etkili yaptırımlar uygulamadı. Ermenek de bu çarpık düzenin bir örneği olmuştu..


Siyasetin Gölgesi: Sermaye ve İktidar İlişkisi

Ermenek faciası, yalnızca bir maden kazası değildi; aynı zamanda siyaset ile sermaye arasındaki yakın ilişkilerin de aynasıydı. Türkiye’de özellikle özelleştirmeler sonrasında maden işletmeleri, “daha çok üretim – daha az maliyet” anlayışıyla çalıştırılmaya başlandı.

İktidarın temel önceliği, üretimin durmaması ve ekonomik göstergelerin canlı tutulması oldu. Bu uğurda işçi sağlığı ve güvenliği hep ikinci plana itildi. Madenciler, adeta görünmez işçiler haline getirildi: Seslerini çıkarmaları engellendi, sendikal örgütlenmeleri zayıflatıldı, işsizlik korkusu üzerinden susturuldular.

Faciadan sonra verilen demeçlerde de bu yaklaşım açıkça görüldü. Yetkililer, sorumluluğu işletmecilerin üzerine atarak devletin asli görevini görmezden geldiler. Oysa Anayasa’nın 17. maddesi, “yaşama hakkı”nı güvence altına alır; 49. maddesi, devletin çalışanların hayatını korumakla yükümlü olduğunu belirtir. Bu yükümlülükler sadece kâğıt üstünde kalmıştı.


Hukuki Çerçeve: İktidarın cinayetleri “Kaza” diyerek yumuşatma ritüeli..

Türkiye’de iş cinayetleri sonrası açılan davaların büyük kısmı, “taksirle ölüme neden olma” kapsamında yürür. Ermenek gibi olaylarda ortada açık olası kast vardır: Önlemlerin alınmadığını bilerek işçiyi ocağa indirmek..

Bu durumda sorumluluk, basit taksirden çıkar, “olası kast” veya “bilinçli taksir” kapsamına girer.

Ermenek davasında işverenler ve bazı yetkililer ceza aldı ancak; verilen cezalar, kamuoyunun vicdanını tatmin etmedi çünkü; sorumluluk, yalnızca birkaç işletmeciye yüklenerek siyasetin denetim görevindeki eksiklikler görmezden gelindi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin iş güvenliği ve yaşam hakkı bağlamında verdiği pek çok karar, devletin yalnızca mevzuat çıkarmakla değil, bu mevzuatı etkili şekilde uygulamakla da yükümlü olduğunu ortaya koyar. Ermenek örneğinde ise bu yükümlülük siyasi erk tarafından açıkça ihlal edilmiştir.


Toplumsal Hafıza: Soma’nın Gölgesinde Ermenek

Ermenek faciası, Soma’dan yalnızca bir yıl sonra yaşandı. Soma’da 301 madenci toprağa verildikten sonra verilen sözler, yapılan “bir daha asla” vurguları henüz unutulmamışken; Ermenek, aynı acının tekrarını yaşattı.

Toplum; Soma’nın büyük ölçeği nedeniyle ayağa kalkmıştı ancak; Ermenek, daha az can kaybı olduğu için gündemde daha kısa kaldı.

Oysa kaybolan her bir hayat, bu ülkenin vicdanında eşit değere sahiptir.

Bugün, facianın üzerinden yıllar geçmesine rağmen; Ermenek annelerinin gözyaşları dinmedi. Çocuklar yetim kaldı, eşler hayatları boyunca unutamayacakları travmalar yaşadı, yaşamaya da devam ediyor ama; toplumun belleğinde, bu facianın hak ettiği kadar yer edinememesi, aslında işçi hayatlarının ne kadar değersizleştirildiğinin de bir göstergesi oldu.

Ermenek’in en acı yanı tıpkı benzer trajediler gibi, bu facia yaşandıktan sonra bile benzer olayların devam etmesiydi. Amasra’daki patlama, Zonguldak’taki göçükler, inşaatlarda, tersanelerde, fabrikalarda yaşanan sayısız iş cinayeti…

Hepsi aynı ihmaller zincirinin devamı niteliğinde ve gün be gün insanlar hiç uğruna ölmeye devam ediyor..

Siyasi iktidar; bu faciaları sistemsel bir sorun olarak görmek yerine, “kader” söylemiyle açıklamayı tercih etti. Bu yaklaşım, aslında en ağır sorumluluğu gizleyen bir perdedir. çünkü; kader, önlenebilir tedbirlerin yerine geçemez.

İşçilerin hayatını “Allah’ın takdiri” diye açıklamak, devletin asli görevinden kaçıştan başka bir şey değildir.


Vicdan Arşivine Not

Ermenek, Türkiye’nin vicdan arşivine derin bir yara olarak kaydedildi. Bu yara, yalnızca 18 madencinin ölümüyle değil, devletin yurttaşına sahip çıkmamasıyla, siyasetin sermayeye öncelik tanımasıyla, toplumun hafızasının giderek silikleştirilmesiyle büyüdü.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu sormak zorundayız:

  • Kaç işçi daha ölürse devlet önlemleri gerçekten uygular?
  • Kaç maden göçüğü daha yaşanırsa denetimler göstermelik olmaktan çıkar?
  • Kaç annenin gözyaşı, siyasetin önceliklerini değiştirir?

Ermenek’in cevapsız bıraktığı bu sorular, aslında hepimizin omzunda birer vicdan yükü olarak duruyor.


Ezcümle;

Ermenek işçilerini yalnızca birer rakam olarak görmek, onların hatırasına en büyük ihanettir. Onlar bu ülkenin sessiz kahramanlarıdır; evine götürecekleri ekmek uğruna yerin metrelerce altında ölüme gönderilen insanlar..

Bizim görevimiz, bu acıyı unutmak değil, adalet ve hafıza yoluyla sürekli canlı tutmaktır.

Ermenek işçileri, bugün bizden yalnızca rahmet dilekleri değil; aynı zamanda adalet talep ediyor. Onların sesi olmak, hem hukukun hem vicdanın.. Boynumuzun borcudur..

Çorlu; Tren Katliamı..

2018 Temmuz’unda Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde yaşanan tren kazası, hepimizin hâlâ unutamadığı olaylardan biri.. İstanbul’dan Edirne’ye giden yolcu treni raydan çıktı, 25 canımızı kaybettik, 300’den fazla kişi de yaralandı. Bu kaza, sadece teknik bir ‘kaza’ olarak görülmemeli; süreçlerin yönetimi, sorumluluk dağılımı ve hukuki takip açısından da önemli dersler içeriyor.

Geçmişte yaşadığımız Pamukova ve Kütahya kazaları gibi, Çorlu da aslında önlenebilir bir trajediydi. Ray altyapısı, sinyalizasyon sistemleri ve bakım süreçlerindeki eksiklikler, kazayı kaçınılmaz hâle getirdi diyebiliriz. Ben burada olayı sadece “ne oldu” diye anlatmayacağım; teknik, hukuki, kurumsal ve toplumsal boyutlarını adım adım ele alacağız.

Kazanın Kronolojisi ve İlk Müdahale

Tren Sarılar Mahallesi mevkıine yaklaşırken raydan çıktı ve vagonlar birbirine girdi. Yolcuların ne yazık ki bazıları olay yerinde hayatını kaybetti. Acil durum ekipleri olay yerine hızlıca geldi, yaralılar çevredeki hastanelere sevk edildi, ama süreci gözlemlediğimizde bazı aksaklıklar olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, bölgedeki altyapı ve acil durum hazırlıkları yeterince etkili değildi.

İlk raporlar, kazanın teknik ve operasyonel hatalardan kaynaklandığını açıkça ortaya koydu. Medya ve sosyal medya ise olayın hızlı şekilde yayılmasını ve toplumun tepkisini görünür kılmasını sağladı.

Geçiyoruz olayın ”Teknik Analiz”ine..

Ray ve Sinyalizasyon

Bilirkişi raporlarına göre; raylarda bakım eksiklikleri vardı. Bazı ray yatakları ve traversler zayıftı. Sinyalizasyon sistemi de gerektiği gibi çalışmıyordu. Açıkçası, TCDD’nin altyapı denetimlerinin eksikliği, kazayı önleme şansını ciddi şekilde düşürmüş.

Tren hızı ve operasyonel bağıl faktörler

Bilirkişi raporunda olay anında trenin hızının hattın izin verdiği seviyeyi aştığı belirtiliyor. Makinistlerin karar alma süreçleri ve hız kontrolü de belli ki kazada etkili olmuş. Eğer hız uyarı sistemleri daha etkili çalışsaydı ve bakım eksiklikleri olmasaydı, bu kaza önlenebilirmiş.

Denetim ve Bakım Süreçleri

Periyodik bakım raporlarına baktığımızda, denetimlerin yetersiz olduğunu görebiliyoruz. TCDD’nin bakım planlamasında eksiklikler, kazanın gerçekleşmesinde doğrudan etkili olmuş. Uluslararası demiryolu standartlarıyla kıyasladığımızda, bu eksiklikler çok daha net ortaya çıkıyor.

Kurumsal ve Siyasi Açılar

Demiryolu kazaları yalnızca teknik sorunlarla açıklanamaz; altyapı yönetimi ve kurumsal süreçler de önemli rol oynar. TCDD’nin bazı altyapı yatırımlarını zamanında yapmadığını, bakım ve denetim süreçlerini aksattığını görebiliyoruz.

Özelleştirme ve kamu-özel sektör iş birliği, sorumlulukların dağılımını karmaşık hâle getirmiş. Bu durum; kriz anında müdahale süresini uzatmış ve sonuçları ağırlaştırmış. Kriz yönetimi ve iletişim stratejilerinde de eksiklikler olduğu açık; kazanın ardından sürecin hızlı ve şeffaf yönetilememesi; tabii olarak toplumsal tepkinin kar topu gibi büyümesine de yol açtı.

Gelelim olayın hukuki boyutunu incelemeye..

Ceza Hukuku

Kazaya yol açan ihmaller; Türk Ceza Kanunu kapsamında “taksirle ölüme ve yaralanmaya sebep olma” hükümlerine giriyor.

Soruşturma sürecinde makinistlerin ve hattın bakımından sorumlu personelin ihmalleri ayrı ayrı değerlendiriliyor ancak; hukuki süreçlerin yavaş ilerlemesi de ne yazık ki mağdurlar açısından ek travmalar ek mağduriyetler yaratıyor.

İdari Sorumluluk/İdari Ceza

Ulaştırma Bakanlığı ve bağlı kurumların denetim görevleri açıkça tanımlı fakat; bazı denetimlerin eksik veya yetersiz yapılmış olması, idari sorumluluk ihlali olarak karşımıza çıkıyor.

Kurumların, bakım ve güvenlik denetimlerini etkili biçimde yerine getirmediğini görmek de mümkün.

Tazminat ve Maddi Haklar

Kazadan etkilenen yolcular ve ölenlerin yakınları, Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde maddi ve manevi tazminat haklarını kullanabilir. Burada kurumların sorumluluk bilinci ve hukuki süreçleri hızlı ve adil yürütmesi hayli önemli. Ne yazık ki, süreçler yavaş ilerledi ve mağdurlar hak ettikleri desteğe ulaşmakta bu zamana dek zorlandı.

Bu arada.. Pek tabii ki;

Avrupa Demiryolu Ajansı (ERA) ve Uluslararası Demiryolu Birliği (UIC) standartları, bakım ve güvenlik süreçlerini denetler. Türkiye’deki uygulamalarda bazı eksiklikler var ve kazadan çıkarılacak dersler bu standartlarla uyumu artırmak yönünde olmalı.

Yine;

Kaza sonrası halkın güven algısı ciddi biçimde sarsıldı. Toplu taşımaya dair kaygılar arttı. Medya ve sosyal medya, olayın görünürlüğünü artırarak toplumsal farkındalığı yükseltti. Sivil toplum kuruluşları ve mağdurlar, hukuki süreçleri takip ederek, kazadan çıkarılacak derslerin uygulanması için çalıştı.

Toplumsal farkındalığın artırılması ve güvenli ulaşım bilincinin geliştirilmesi hâlâ çok önemli..

Çorlu tren kazası, sadece teknik bir arıza veya bakım eksikliği meselesi değil; aynı zamanda altyapı yönetimi ve ulaşım politikalarının bir sonucu olarak karşımızda duruyor.

Ray altyapısındaki eksiklikler, sinyalizasyon hataları ve trenin hız kontrolündeki ihmaller kazayı doğrudan tetikledi ancak; teknik sorunların ötesinde, TCDD ve ilgili kurumların yatırım planlaması, bakım programları ve kriz yönetimi süreçlerindeki yetersizlikler, kazanın sonuçlarını ne yazık ki bir hayli ağırlaştırdı.

Siyasi açıdan bakıldığında, demiryolu altyapısına yapılan yatırımların yetersiz, plansız veya önceliksiz olması, uzun vadeli güvenlik ve denetim mekanizmalarının zayıflamasına yol açtı. Kamu-özel sektör iş birliklerinde sorumluluk dağılımının net olmaması, yönetimde şeffaflık eksikliği ve kriz iletişiminin yavaşlığı, toplumsal güveni sarsan bir diğer unsur oldu. Bu noktada kazayı sadece teknik bir sorun olarak görmek eksik kalır kanısındayım zira; altyapı politikaları ve siyasi kararların ihmali, kazanın kaçınılmazlığını da ne yazık ki artırmış durumda..

Hukuki açıdan ise; süreçler, hem ceza hem idari sorumluluk boyutunda önemli dersler içeriyor. Soruşturmaların şeffaf, hızlı ve adil yürütülmesi ve mağdurların haklarının korunması, hukukun uygulanabilirliğini ve toplumsal güveni doğrudan etkiliyor. Uluslararası standartlara uyumun artırılması da benzer kazaların önlenmesinde kritik bir önlem.

Medya ve sivil toplum, hak takibi ve bilinçlendirme açısından süreci görünür kıldı ancak; kazanın yarattığı travma, yalnızca teknik eksikliklerin değil, politik ve yönetimsel ihmallerin de bir sonucu olarak değerlendirilmeli.

Özetle;

Çorlu tren kazası bize şunu gösteriyor:

Altyapı yatırımları, bakım süreçleri, kriz yönetimi ve hukuki mekanizmalar birbiriyle bağlantılıdır ve siyasi önceliklerle doğrudan şekillenir. Bu alanlarda eksiklikler bir araya geldiğinde, önlenebilir bir trajedi büyük bir felakete dönüşebiliyor.

Gelecekte benzer olayların yaşanmaması için sadece teknik iyileştirmeler değil; politik kararların şeffaflığı, yatırım planlamalarının önceliklendirilmesi, kurumsal hesap verebilirlik ve toplumsal farkındalık birlikte güçlendirilmelidir.

Kısacası; katliamdan çıkarılacak ders, hem geçmişin muhasebesi hem de geleceğin güvenliği için bir uyarıdır.

Çorlu tren kazası, teknik, hukuki ve kurumsal boyutlarıyla bize çok şey öğretiyor.

Hem altyapı yönetiminde hem kriz yönetiminde hem de hukuki süreçlerde yapılacak iyileştirmeler, benzer trajedilerin önüne geçebilir.

Kazanın ardından Mısra annemizin biricik evladı olan Oğuz Arda SEL ve kaybettiğimiz canlarımızı anmadan geçemem..

Her biri ailelerinin, arkadaşlarının ve bizlerin yüreğinde derin bir boşluk bıraktı.

Bu acı, hiçbir teknik veya hukuki analizle silinemez; ancak onları anmak, hatırlamak ve haklarını savunmak, bizlere görev olarak düşüyor.

Hayatlarını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet; yakınlarına ve sevenlerine sabır diliyorum …

Bir Banknotluk Merhamet..

2013 yılı 15 Nisan’ında kanser teşhisiyle mücadele eden 27 yaşındaki üniversite öğrencisi Dilek Özçelik; Edirne’de dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a ilaç desteği talep ederek yaklaştı ancak; Bakan’ın cebinden çıkardığı para yardımını “ben dilenci değilim” diyerek iade etmesi, yalnızca bir genç kadının duygularını değil, toplumun vicdanını da derinden sarstı.

Dilek’in o sözleri adeta kamuoyunun kalbindeki insanlık alarmını çaldı:

“Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.”

Bu sözler bir uyarıdır: Modern devletin, hükümet sistemlerinin temel görevi, insan onurunu korumaktır; açılan yarayı iyileştirmektir. Parayla değil vicdanla yaklaşmaktır. Dilek; yalnızca kendi sesini değil, sağlık sisteminin arızalarını, ilaca ulaşamayan binlerce insanın feryadını dile getirmiştir.

Dönemin Valisi Hasan Duruer’in açıklamaları ve Sağlık Bakanı’nın müdahil olduğu süreç tepkilere yol açmıştı. Duruer, “Devlet olarak Dilek’in yanındayız” dese de, bu sözlerin ağırlığı karşılanabilir yardım yönünde somut adımlarla ölçülmelidir.

Özçelik’in “Ben ‘ilaç’ dedim, o ‘para’ dedi.” çıkışı ise; siyasi söylemlerdeki tutarsızlıkları tüm çıplaklığıyla yansıtmıştır.

AK Parti içinden gelen savunmalar da bu tutarsızlığı pekiştirdi. Bazı yetkililerin “2 bin lira verdi, daha ne yapsın” demesi, yerseniz hesapta vicdani ve sosyal boşluğu örtmekten başka bir işe yaramadı.


Kanser Hastalarının Gereksinimleri ve Devlet Politikaları Hakkında

Dilek; kanser hastalarının karşılaştığı asıl sorunları da açıkça dile getirdi:

Erken teşhis, hızlı randevu, güvenilir sağlık taramaları, uygun altyapı ve ilaca erişim… Özellikle “Erken teşhis önemli diyorlar, ancak tahlil sonuçlarını beklerken aylar geçiyor,” diyerek sağlık sistemindeki gecikmeleri ve “Dayınız yoksa sistem sizi bekletiyor,” diyerek durumunu özetlemişti.

Devlet, yalnızca acil durumlar üzerinden değil, sistematik bir planlama ve politikayla tüm bunları ele almalıdır:

  • Zorunlu erken teşhis taramaları: Riskli gruplar (kanser hastalığının görüldüğü aile geçmişi, belirli yaş sınırları vs.) için sistematik tarama programları acil olarak uygulanmalıdır.
  • Hızlı randevu ve sonuç süreçleri: Kanser gibi hayati hastalıklarda randevu ve rapor süreçleri günlerle, hatta saatlerle ölçülmeli. Sadece bu süreci değerlendiren ek bir birim kurulmalıdır.
  • İlaç erişim sisteminde reform: İlaç firmalarının ithalatı durdurma riski, SGK ve Sağlık Bakanlığı politikalarının gözden geçirilmesini gerektirir. SGK öncelikli ilaçları erişilebilir kılmalı, firmalara yaptırımları gözden geçirmelidir.

Dilek yalnız bir genç kız değildi. O halkın çığlığıydı. Devlet; kendi vatandaşına “yardım jesti” geçmeden önce sistematik destek sunabilmeli, yoksunu daha yoksun bırakmamalıdır.

Hilafına, bir bakanın cebindeki parayı öne sürmek değil; sağlık hakkını, onuru ve insan olmayı savunan bir devlet duruşu gereklidir. Yardım değil, hakkı savunan politikalar icra edilmelidir.


İlaç fiyatlarının düşürülmesi politikaları, ithalatın azalması, ilaç firmalarının çekilmesi, SGK’nın uyguladığı yüksek iskonto oranları… Bu zincir, kanser hastalarının ilaca erişimini kısıtlamaktadır.

Ne acı ki ancak olay sonrası bazı ilaçlar SGK listesine eklenebilmiştir..

Dilek Özçelik; 24 Ekim 2017’de, henüz 31 yaşında hayata veda etti.

Geriye, paranın değil vicdanın tedavi edebileceği yaraları hatırlatan bir hikâye bıraktı. Onun yaşam mücadelesi, bir bakanın cebinden çıkan banknotla değil; sistemli sağlık politikaları, erişilebilir ilaçlar, hızlı teşhis imkânları ve insana yaraşır bir devlet yaklaşımıyla karşılık bulmalıydı.

Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet, sesi hiç susmasın. Çünkü Dilek’in sesi, bugün hâlâ ülkenin sağlık sistemine, iktidarına ve vicdanına yönelmiş bir çağrı olarak yankılanıyor: “İnsanlık, parayla ölçülemez.”

Kimlik Gaspı: ”Andımızın Kaldırışı..”

Türkiye’nin eğitim sisteminde her sabah; milyonlarca öğrencinin dilinde yankılanan kısa ama yoğun bir metin vardı: Andımız.

“Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayan bu yemin, sadece bir metin değil;

bir kuşaklar zincirinin ortak hafızası, bir ulusal kimlik manifestosuydu.

Ne var ki, 2013 yılında alınan siyasi bir kararla bu ses susturuldu.

Karar, sadece bir “metin”i kaldırmak değildi; hafızaya, aidiyete ve kimlik inşasına yapılan doğrudan bir müdahaleydi.

Kaldırılma süreci, tek başına eğitim politikalarının dar sınırlarına sığmayacak kadar derin bir ideolojik operasyondu. Mesele, “öğrenciler sabahları bu sözleri okusun mu okumasın mı?” mantığından ileri gelmiş değildi; mesele, Cumhuriyet’in yurttaş yetiştirme anlayışının bir gecede değiştirilmesiydi.

Üstelik bu değişim, Türkiye’nin yakın tarihinin en kırılgan dönemlerinden biri olan ”Çözüm Süreci” ile eş zamanlı meydana geldi.

Yani, masada sadece eğitim politikası yoktu; masada milliyetçilik, kimlik siyaseti, Kürt meselesi ve iktidarın ideolojik ajandası da vardı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, “Andımız” meselesi; bir ulusun kendi kendine söylediği sözlerin susturulması, toplum mühendisliğinin en çıplak örneklerinden biri olarak duruyor. Ve belki de asıl önemlisi, bu kararın yargı eliyle nasıl şekillendiğini görmek, demokrasi ile iktidar arasındaki gerilimi anlamamız açısından ibretlik bir hikâye ortaya koyuyor.

Andımız tarihsel gelişimine de bakmamız lazım meseleyi daha iyi etüt edebilmek adına..

1933 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından kaleme alınan Andımız, Cumhuriyet’in erken dönem milliyetçilik anlayışının eğitimdeki en somut ifadesiydi. Metin, 29 Ekim 1933’te ilan edilen Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamaları ile birlikte yürürlüğe girdi ve kısa süre içirisinde her sabah ilkokullarda tekrarlanan bir ritüele dönüştü.

“Türküm, doğruyum, çalışkanım…” cümleleriyle başlıyor; doğruluk, çalışkanlık, saygı, sevgi, yurt sevgisi ve Atatürk ilke ve devrimlerine bağlılık gibi değerleri çocuk yaşta zihinlere kazıyordu. Bu, Cumhuriyet’in yeni nesil inşası projesinin bir yapıtaşıydı.

26 Temmuz 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Reşit Galip Bey ve ailesi.

Eğitim yalnızca bilgi aktarmak değil; aynı zamanda kimlik kazandırmak anlamına geliyordu.

Zamanla metin bazı değişikliklere uğradı:

  • 1972’de “Ey büyük Atatürk!” hitabı eklendi.
  • 1997’de son cümle “Ne mutlu Türküm diyene!” ile tamamlandı.

Her değişiklik, dönemin siyasi ruhunu yansıtıyordu.

ANDIMIZ

1933 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım.Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir.Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

1972 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım.Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.Ülküm yükselmek, ileri gitmektir.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk: açtığın yolda,kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim.Ne mutlu Türk’üm diyene.

1997 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım,İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.Ey Büyük Atatürk!Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.Ne mutlu Türk’üm diyene!

Ama esas olarak Andımız, Türk kimliğini; etnik köken değil, yurttaşlık bağı üzerinden tanımlayan bir toplu milliyetçilik anlayışını temsil ediyordu. Bu nedenle, farklı etnik kökenlere sahip öğrenciler de bu metni okuyarak “biz” duygusunun bir parçası oluyordu.

Ne var ki, 2000’li yıllarda ayrılıkçı kimlik politikalarının güçlenmesi, özellikle Kürt siyasi hareketinin “Türk” kavramına yönelik eleştirileri, Andımız’ı hedef haline getirdi.

İktidarın 2013’teki “demokratikleşme paketi” kapsamında kaldırma kararı alması, resmi gerekçe olarak “farklı kimliklere saygı” iddiasına dayandırıldı. Ancak bu iddia, ilerleyen bölümlerde göreceğimiz gibi, hem siyasi hem de hukuki açıdan büyük tartışmalara yol açtı.

2013 yılı… Açıkça Türkiye’nin siyasi tarihinde kırılma noktalarından biri.

Bir yanda “Çözüm Süreci” adı altında terör örgütü PKK ile yürütülen müzakereler,

diğer yanda “demokratikleşme paketi” etiketiyle sunulan ama gerçekte siyasi dengeleri yeniden dizayn eden bir dizi torba düzenleme.

İşte Andımız’ın kaldırılması, tam da bu dönemin sembolik hamlelerinden biriydi.

Resmî açıklamalara göre bu karar; Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 12. maddesinin değiştirilmesiyle alındı.

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Andımız’ın kaldırılmasını “daha kapsayıcı bir eğitim” ve “öğrencilerin etnik kimlikleri üzerinden tanımlanmasının önüne geçme” amacıyla açıkladı.

Hükümet kanadı, bu adımı demokrasiye atılan bir adım olarak pazarladı.

Ama gelin gerçekçi olalım: Bu hamle, “demokratikleşme” değil, siyasi bir tavizdi. Zamanlama manidar, içerik manidar, hedef kitlesi manidar.

Çözüm Süreci’nin en kritik döneminde, PKK cephesinin ve Kürt siyasi hareketinin yıllardır dile getirdiği “Türk kimliği dayatması” eleştirilerine yanıt niteliğindeydi.

Yani iktidar, masada siyasi kazanım elde etmek uğruna Cumhuriyet’in temel sembollerinden birini sessizce kaldırmaya göz yumdu.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bir ülkenin eğitim sisteminde yer alan bir metni kaldırmak, sadece pedagojik bir mesele midir, yoksa ulusal kimlik inşasına yönelik ideolojik bir müdahale midir? Cevap çok açık: Bu, ideolojik bir tasarruftur. Çünkü mesele, öğrencilerin “Türküm” demesinden rahatsız olan bir zihniyetin devlet politikası haline gelmesidir.

Karar alındığında kamuoyunun önemli bir kesimi ayağa kalktı.

Sosyal medyada “Andımız’a Dokunma” kampanyaları düzenlendi, meydanlarda öğretmenler, sendikalar, veliler buluştu. Buna karşın iktidar, meseleyi “yasakçı Kemalist zihniyetin bir kalıntısını temizliyoruz” propagandasıyla çarpıttı.

Oysa Andımız’ın özü, etnik köken vurgusu değil; ”ortak bir hedefe odaklı yurttaşlık bilinci”ydi. Bu fark görmezden gelindi.

Ve belki de en ironik olanı şuydu: Aynı hükümet, birkaç yıl sonra “milliyetçilik” söylemini yeniden keşfedecek, Afrin operasyonundan seçim meydanlarına kadar “yerli ve milli” sloganlarıyla siyaset yapacaktı. Ama 2013’te, “milliyetçilik” kelimesi masada pazarlık konusu olmuştu. Bu çelişki, iktidarın ideolojik değil pragmatik hareket ettiğinin en net kanıtıdır. Kaldı ki bugüne geldiğimizde de aynı siyasi iktidar; yeniden yönünü terör örgütleri ile aynı masa etrafında kümelenmeye çevirdi. İnsanın aklına istemeden Machiavelli geliyor..

Andımız’ın kaldırılması, iktidarın beklediği gibi “sessiz sedasız” geçmedi.

Tam aksine, Türkiye’de kimlik siyaseti üzerine yıllardır süren tartışmaları yeniden alevlendirdi. Özellikle Türk Eğitim-Sen, Eğitim-İş ve benzeri sendikalar, kararın derhal geri alınması için eylemler düzenledi. Okullarda sembolik olarak Andımız okumalarına devam eden öğretmenler oldu; bazıları disiplin soruşturmalarıyla karşılaştı.

Veliler, çocuklarını okula göndermeden önce kendi evlerinde Andımız okutmaya başladı. Bu tepkiler, meselenin yalnızca “bir metin” değil, insanların aidiyet duygusunun bir parçası olduğunu net şekilde gösteriyordu.

Siyasi cephede ise tablo kutuplaşmayı net biçimde yansıtıyordu:

  • Milliyetçi-muhafazakâr kesimin bir kısmı, özellikle MHP, bu kararı “Cumhuriyet değerlerine ihanet” olarak niteledi.
  • Kürt siyasi hareketi ve ona yakın çevreler ise “asimilasyon aracı” olarak gördükleri Andımız’ın kaldırılmasını memnuniyetle karşıladı.
  • AKP ise “daha kapsayıcı bir Türkiye” retoriğiyle hareket etti, ama bu kapsayıcılığın etnik vurguyu ortadan kaldırmak dışında bir içeriği olmadı.

Medya tartışmaları da bir hayli sertti.

Bazı köşe yazarları, Andımız’ı “faşizan” ve “tek tipçi” olarak etiketleyerek kaldırılmasını özgürlükçü bir adım olarak sundu.

Bilhassa muhalif bir diğer büyük bölüm ise; bunun, Cumhuriyet’in yurttaşlık tanımına vurulmuş en ağır darbelerden biri olduğunu savundu.
Bu süreçte sosyal medya önemli bir mücadele alanına dönüştü. #Andımız etiketiyle binlerce paylaşım yapıldı, eski okul videoları paylaşılarak “Bu bizim çocukluğumuz” vurgusu yapıldı.

İktidar ise bu toplumsal tepkileri dikkate almak yerine, kararı yargıya havale ederek geri adım atmadı. Ve böylece mesele, yalnızca siyaset meydanlarının değil, mahkeme salonlarının da konusu oldu. Bundan sonrası, Danıştay kararlarıyla şekillenecek bir hukuki mücadele dönemiydi.

Andımız’ın kaldırılma kararına karşı en organize ve etkili hukuki adım, Türk Eğitim-Sen tarafından atıldı. Sendika, 2013’te Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetmelik değişikliğini Danıştay 8. Dairesi’ne taşıdı. Dava dilekçesinde öne çıkan temel argümanlar şunlardı:

  • Yönetmelik değişikliği, Anayasa’nın 42. maddesinde güvence altına alınan eğitim hakkı ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda yer alan Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı eğitim hedefiyle çelişiyordu.
  • Andımız’ın içeriği, farklı etnik kimliklere ayrımcılık yapmıyor; aksine ortak değerler etrafında bütünleştirici bir işlev taşıyordu.
  • Karar, pedagojik değil, siyasi saiklerle alınmıştı.

Danıştay 8. Dairesi’nin 2018 Kararı

Beş yıllık bekleyişin ardından, 2018’de Danıştay 8. Dairesi, sendikanın itirazını haklı bularak kaldırma işlemini iptal etti.
Kararda şu vurgular dikkat çekiciydi:

  • Andımız, milli kimliğin ve değerlerin öğrencilere kazandırılmasında önemli bir araçtır.
  • Yönetmelik değişikliğinin gerekçesi, “kapsayıcılık” iddiasına dayansa da somut, bilimsel ve pedagojik bir temele dayanmamaktadır.
  • Bir eğitim politikasının değiştirilmesi, yalnızca yürütmenin takdir yetkisine bırakılamaz; bu yetki kamu yararı ve eğitim biliminin gerekleriyle uyumlu olmak zorundadır.

Bu karar, Andımız’ı savunan kesimler için büyük bir moral zaferdi.

Ancak sevinç kısa sürdü. Zira; trajikomik şekilde

”Milli Eğitim Bakanlığı”, kararı temyiz etti.

Dava, Danıştay’ın en üst karar organı olan İdari Dava Daireleri Kuruluna (İDDK) taşındı.
2021 yılında İDDK, 8. Daire’nin iptal kararını bozdu. Gerekçe olarak şunlar öne çıktı:

  • Eğitim politikalarının belirlenmesi yürütmenin takdir yetkisi içindedir.
  • Yönetmelik değişikliği, idarenin eğitim sistemini düzenleme yetkisi kapsamında değerlendirilmelidir.
  • Andımız’ın kaldırılmasının, öğrencilerin milli değerlerle yetişmesini engellediğine dair somut bir delil bulunmamaktadır.

Bu karar, hukuken şu anlama geliyordu: Andımız artık geri dönmeyecekti.
Ama daha önemlisi, bu karar, yargının ne yazık ki en üst idari işlemleri denetim, düzeltme ve değiştirme yetkisine sahip kurumunun; “devlet politikası” haline getirilmiş bir siyasi tercihe karşı direnç göster(emediğini; tersine, bu tercihi meşrulaştırdığını ortaya koydu.

Hukuki açıdan bakıldığında, İDDK kararı, yürütmenin takdir yetkisini geniş yorumlayan ve “kamu yararı” kavramını iktidarın politik tercihleriyle özdeşleştiren bir anlayışa yaslanıyordu. Bu ise; eğitim gibi ideolojik etkisi yüksek bir alanda yargının denge-denetim mekanizması rolünü zayıflattı.

Andımız’ın kaldırılma süreci, yalnızca bir eğitim politikası değişikliği değil; aynı zamanda idare hukukunun sınırlarının ve yargı bağımsızlığının ne kadar esneyebildiğinin somut bir örneği oldu.

Anayasal Çerçeve

  • Anayasa m.42: “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.”
  • Anayasa m.58: Devletin gençleri “Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda” yetiştirme yükümlülüğü.
  • 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu m.2: Eğitimin genel amaçları arasında “Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı, millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri benimseyen vatandaşlar yetiştirmek” yer alır.

Bu hükümler ışığında, Andımız’ın kaldırılması şu soruyu doğurur:

Devlet, bu amaçları yerine getirmek için kullandığı araçlardan birini keyfi olarak ortadan kaldırabilir mi? Elbette eğitim araçları değişebilir; ancak bunun bilimsel, pedagojik ve kamu yararına dayalı bir gerekçesi olmak zorunda. İktidarın ileri sürdüğü “kapsayıcılık” söylemi, bu ölçütleri karşılayacak somut verilerle desteklenmemiştir.

İdare Hukuku İlkeleri

İdare hukuku, yürütmenin işlem ve eylemlerini hukuka uygunluk, kamu yararı ve ölçülülük ilkeleri çerçevesinde denetler.

  • Hukuka uygunluk: Andımız’ın kaldırılması, yukarıda sayılan Anayasa ve kanun hükümleriyle çelişmektedir.
  • Kamu yararı: Kamu yararı kavramı, iktidarın siyasi ajandasına göre değil, toplumun bütününe yönelik uzun vadeli fayda üzerinden tanımlanmalıdır.
  • Ölçülülük: Öğrencilere ortak değerleri hatırlatan bir metnin tamamen kaldırılması, amaca ulaşmak için en sert ve orantısız araçtır.

Danıştay 8. Dairesi’nin 2018 kararı, bu ilkelerden hareketle doğru bir yaklaşım sergilemişti: Yürütmenin takdir yetkisi vardır ama bu yetki sınırsız değildir.

Ancak; İDDK’nın 2021 kararı, yürütmenin takdir yetkisini neredeyse dokunulmaz hale getirdi. Bu, yargının norm denetimi işlevinden vazgeçerek, siyasi iktidarın ideolojik tercihlerine onay vermesi anlamına gelir.

Hukuken en çarpıcı olan nokta şu: Andımız’ın kaldırılması, Anayasa’da yer alan

“Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı eğitim” ilkesinin uygulama araçlarını zayıflatmış; yargı ise bunu “idarenin politik takdiri” olarak görmüştür. Bu durum, anayasal ilkelerin yürütme karşısında korumasız kalmasına yol açmıştır.

Türkiye’de iktidarların milliyetçilik politikası, çoğu zaman tutarsız ve ikircikli olmuştur. Andımız meselesi de bu gerilimin tipik bir örneğidir.

2013’teki kaldırma kararı, AKP iktidarının Çözüm Süreci kapsamında Kürt siyasi hareketine yönelik bir jesti olarak okunmalıdır. İktidar, bu süreçte milliyetçi söylemi törpüleyerek, etnik kimliklerin daha görünür olmasına alan açmak istemiştir. Ancak bu tavır, daha sonra sürdürülebilir olmadı.

Özellikle 2015 sonrası süreçte, AKP milliyetçi söylemi tekrar yükseltti; Andımız’ı kaldırma kararı ise adeta unutuldu. Afrin harekâtı, Suriye politikaları ve “yerli-milli” söylemle milliyetçilik tekrar siyasetin merkezine oturdu. Bu da, Andımız kararının aslında geçici ve pragmatik bir manevra olduğunu gösterdi.

İktidarın milliyetçilikle pragmatizm arasında gidip gelmesi, toplumsal kutuplaşmayı artırdı ve kimlik politikalarında büyük kafa karışıklığı yarattı.

Andımız’ın kaldırılması, bir yanda Kürt kimliği üzerinden “kapsayıcılık” vaadiyle meşrulaştırılırken; diğer yanda Türk milliyetçiliği yükseldiğinde unutuldu.

Bu durum, Türkiye’de siyasetin ne kadar pragmatik, ne kadar değerlerden kopuk olduğunu göstermektedir. İktidar, toplumsal barışı sağlamak yerine, kısa vadeli siyasi çıkarlar uğruna kimlik inşasına müdahale etmekten çekinmemektedir.

Andımız’ın kaldırılması sadece bir metnin yasaklanması değil; eğitim sisteminde kimlik algısında ve aidiyette köklü bir sarsıntı yarattı.

Türkiye gibi çok etnisiteli bir toplumda, eğitim politikaları, çocukların kendini nasıl gördüğünü, toplumda nerede konumlandırıldığını belirler. Andımız, farklı kimliklerin bir arada yaşayabileceği ortak bir “biz” duygusunu perçinleyen simgesel bir yapıydı. Kaldırılması, bu ortak zemini ciddi şekilde erozyona uğrattı.

Özellikle şu noktalar öne çıktı:

  • Çocuklar, kendilerini “Türk” olarak ifade etmekten vazgeçerken, aidiyet krizleri yaşadı.
  • Eğitim sisteminde farklılıkların görünürlüğü artırılırken, aynı zamanda toplumsal ayrışma derinleşti.
  • Anadilde eğitim ve kimlik politikaları tartışmaları daha da hararetlendi; bu durum bazı öğrencilerde dışlanmışlık hissi yarattı.
  • Dil politikaları açısından da ikircikli bir tablo oluştu: “Türküm” demekten vazgeçen öğrenci kimliğine, farklı etnik kimliklerin ayrı ayrı vurgulanması eşlik etti. Bu ise, hem entegrasyon hem de ulusal birlik açısından riskler barındırdı.

Toplumdaki bu kırılma, sadece eğitimle sınırlı kalmadı; aileler, okullar ve kamuoyu arasında da derin görüş ayrılıklarına yol açtı. Bir yanda “Cumhuriyet değerlerini” savunanlar, diğer yanda “kimliklerin özgürleşmesi”ni isteyenler karşı karşıya geldi.

İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 2021’de Andımız’ın kaldırılması yönündeki bozma kararı sonrası, tartışmalar yeni bir boyut kazandı.

Bazı milliyetçi çevreler, Andımız’ın kaldırılmasının Türkiye’nin ulusal birliğine zarar verdiğini savunarak, metnin yeniden zorunlu hale getirilmesini talep ediyor. Bu talepler, milliyetçi partilerce zaman zaman meclis gündemine taşınıyor. Ancak AKP’nin bu konuda net ve kararlı bir dönüş yapmadığı görülüyor; bunun arkasında hem Kürt siyasetiyle ilişkilerde hassas denge hem de bölgesel ve uluslararası politikaların etkisi var.

Eğitim politikaları ve toplumsal kimlik tartışmaları, Türkiye’nin siyasi gündeminde öncelikli yerini koruyor. Andımız ise bu tartışmaların sembolü olarak varlığını sürdürüyor.
Öte yandan, yeni kuşak öğrenciler için Andımız artık sadece bir tarihsel metin; eğitim sisteminde yok, fakat; hafızalarda ve siyasi münazaralarda güçlü bir tartışma unsuru.

Gelecekte, Türkiye’de kimlik, vatandaşlık ve eğitim politikalarının yeniden şekillenmesi durumunda, Andımız’ın rolü tekrar gündeme gelebilir. Ancak şu an için, kararın kalıcı ama askıda olduğu ve Türkiye’nin eğitim ve toplumsal politikalarında derin bir kimlik tartışmasının yansıması olarak okunması gerekiyor.

Türk Öğrenci Andı’nın kaldırılması, Türkiye’de eğitim, kimlik ve milliyetçilik meselelerinin ne denli hassas ve kırılgan olduğunu gösterdi. Bu karar, salt bir metin değişikliği değil; Cumhuriyet’in kimlik inşası projesine yönelik ciddi bir darbedir. Yargının, yürütmenin ideolojik tercihlerini çoğu kez sorgulamadan onaylaması ise, hukukun üstünlüğü ve demokratik denetim mekanizmaları açısından alarm vericidir.

Bu süreç, bize şunu öğretmelidir: Eğitim sisteminde ortak değerleri ve aidiyet duygusunu besleyen ritüeller, sadece semboller değildir; toplumsal barışın ve birliğin yapı taşlarıdır. Onları kaldırmak, toplumu kimlik ekseninde daha fazla kutuplaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Geleceğe dair çağrımız net olmalıdır:

Türkiye, özgürlükçü, kapsayıcı ama aynı zamanda ortak aidiyeti güçlendiren bir eğitim anlayışına acilen ihtiyaç duymaktadır. Bu; ne milliyetçilikten vazgeçmek ne de etnik kimlikleri görmezden gelmek anlamına gelir.

Aksine, farklılıkları zenginlik olarak gören ama; ortak bir vatandaşlık bilinci inşa eden bir modeldir.

Andımız meselesinde yaşananlar, toplumsal hafızada bir yara olarak kalacak ancak; bu yara, onarılabilir. Yeter ki adalet, hukuk ve demokrasi ilkeleri esas alınsın. Eğitim politikalarında bilimsel yaklaşım ve toplumsal uzlaşı öncelik olsun.

Yürürlükten kaldırılan o metin, aslında bir uyarıdır:

Kimlik politikalarında geri adım atmadan, toplumu bölmeden ilerlemek istiyorsak; sessizliğe değil, direnişe ihtiyacımız var.

Türk Öğrenci Andı, sadece bir eğitim metni değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana nesiller boyu taşınan ortak bir tarihi mirasdır. Bu metin, binlerce çocuğun sabahları kim olduğunu, nereden geldiğini ve hangi değerlere bağlı olduğunu hatırladığı tarihi bir köprüdür.

Ancak bugün, vicdanen derin bir rahatsızlıkla izliyorum ki; bu miras, sessizce ve hiçbir toplumsal mutabakat olmadan ortadan kaldırıldı. Tarihin ağırlığı ve o metnin taşıdığı anlam göz ardı edildi. Böyle bir kararı almak, sadece hukuki veya siyasi bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal vicdanı yaralayan, nesillerin aidiyet duygusunu zedeleyen bir tercihtir.

Vicdanım, çocuklarımızın “Türküm” diyerek büyüdüğü o ortak anıların yok edilmesinden dolayı rahatsızdır. Çünkü vicdan; geçmişle yüzleşmek, alınan her kararda o mirasın ağırlığını hissetmek zorundadır. Tarihin yükü hafife alınamaz; kimlik inşasında yapılan bu tür müdahaleler, vicdanlarda onarılması zor yaralar açar.

Bugün yaşanan, sadece bir metnin kaldırılması değil; toplumsal belleğin bir parçasının koparılmasıdır. Bu yüzden vicdanen sarsılıyorum; çünkü tarihimizle ve geleceğimizle hesaplaşmak için, önce vicdanlarımızın sesiyle yüzleşmemiz gerekiyor..

”Ne Mutlu Türküm Diyene”..

Aladağ; İnanç Maskesinin Altında Yakılan Bir Gelecek..

29 Kasım 2016 günü Süleymancılar Cemaatine ait yurtta, elektrik panosundan çıkan yangında yanıcı özellikteki ahşap merdiven ve halı kaplama nedeniyle alevler yurdun üst katlarına çıkmış, yangın merdiveni kilitli olan binada eğitmen Fatma Canatan, yurt müdürü Cumali Genç’in kızı Sare Betül Genç, 8’inci sınıf öğrencileri Sema Nur Aydoğdu, Zeliha Avcı, Sevim Köylü, 7’nci sınıf öğrencileri Gamze Bagir, Sümeyye Yetim, İlknur Maden, 6’ncı sınıf öğrencisi Nurgül Pertlek ile 5’inci sınıf öğrencileri Bahtınur Baş, Tuğba Aydoğdu ve Cennet Karataş yaşamını yitirmişti. 22 çocuk da yaralı olarak kurtulmuştu. Bu vahamet, sadece 12 kişinin yaşamını yitirmesiyle değil; Türkiye’nin eğitim, güvenlik, denetim ve siyasi irade konularındaki derin çöküşünü de gözler önüne sermesiyle hafızalara kazındı. Bu trajedi, vicdanları kanatan bir felaket olmakla kalmayıp, aynı zamanda devlet mekanizmalarının, siyasi iktidarın ve cemaat yapılarına sağlanan özel alanların neden olduğu sistematik sorunların da sembolü haline geldi.

Yangının çıkış sebepleri ve ihmaller zinciri;

Kaçak ve İzinsiz Faaliyet: Yurt; ruhsatsız ve yasal izinleri olmadan faaliyet gösteriyordu. Bu durum, yangın güvenliği standartlarının sağlanmamasını doğrudan etkileyen bir unsurdu.

Yangın Merdiveni ve Acil Çıkış Kapılarının Kapalı ve Kilitli Olması: Yangın sırasında, öğrencilerin kaçmaya çalıştığı yangın merdivenine açılan kapının kolunun olmadığı, acil çıkış kapılarının ise kilitli veya açılabilir durumda olmadığı tespit edildi. Bu durum, çocukların ve bir eğitmenin içeride mahsur kalmasına neden oldu.

Yetersiz ve Eksik Yangın Güvenliği Önlemleri: Yurt binasının eski, ahşap malzemeden yapılmış olması ve yangın söndürme cihazlarının eksik ya da etkisiz olması, yangının hızla büyümesini kolaylaştırdı.

Denetimlerin Yetersizliği ve Siyasi Koruma: Devlet kurumlarının, özellikle ilgili bakanlıkların ve yerel yönetimlerin, yurda düzenli ve etkin denetim yapmadığı; bu yurtların siyasi himaye altında korunduğu açıktı.

Yurt Müdürü ve Görevlilerin Eksik ve Zayıf Sorumluluğu: Yangın esnasında yangın alarm sistemlerinin devre dışı olduğu, sorumluların yangına müdahalede yetersiz kaldığı, bazı görevli personelin ise olay sırasında panik halde ve etkisiz tavır sergilediği belirlendi.

Önceki Uyarıların ve Şikayetlerin Görmezden Gelinmesi: Yurt çalışanları, öğrenciler ve aileleri tarafından daha önce yapılan pek çok şikayet ve uyarının resmi merciler tarafından dikkate alınmadığı belirlenmişti..

Yangının ortaya çıkış sebebinden bağımsız olarak, asıl mesele 11’i çocuk 12 kişinin ölümüne yol açan ihmaller zinciridir.

O yurt, yıllarca denetimsizlik ve kayıtsızlıkla adeta kaderine terk edilmişti.

En acısı da, bu çocukların güvenle barınması gereken bir ortamın, onların mezarına dönüşmüş olmasıdır.

Bu tablo, sadece yerel bir ihmalkarlık ya da teknik eksiklik değildir; aksine yıllarca göz yumulmuş, üstü örtülmüş, siyasetin kucağında beslenen bir alt segmentin toplu cinayetidir.

Yangında hayatını kaybeden evlatlarımızdan Cennet Karataş’ın günlüğündeki ;

“Aladağ’a Süleymancılara gidiyorum” cümlesi, bu felaketin özünü en çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.

Cennet, “Okumak için elimden gelen imkanları değerlendireceğim” diye yazmış;

o küçücük yüreğiyle hayallerini, eğitimini, ailesine ve kendine daha iyi bir yaşam umudunu yaşatmaya çalışmış. Ancak bu umutlar, siyaset ve ideolojik hesapların gölgesinde, yeterli denetim ve koruma sağlanmayan bir yurtta yanarak söndü.

Tarikatların ve Cemaatlerin denetimsiz alanları;

Yangın, devletin eğitim ve denetim sorumluluğunu adeta tarikat ve cemaatlere teslim ettiği bir dönemin trajik sonucu olarak da okunmalıdır. Aladağ’daki yurt, bu yapıların kontrolsüz ve şeffaflıktan uzak faaliyetlerinin somut bir örneğidir.

Binlerce çocuğun kaderi, cemaatlerin insafına bırakılmıştır.

Bu yapılara tanınan geniş alan ve siyasi koruma, ne yazık ki temel insan haklarının, özellikle çocukların güvenliğinin feda edilmesine yol açmıştır. Yangından sonra ortaya çıkan raporlar, bu cemaatlere ait yurtlarda yangın ve diğer güvenlik önlemlerinin yok denecek kadar az olduğunu göstermiştir.

Aladağ yurt yangını, sadece bir yerel yönetim hatası değildir. Bu acının en büyük faili, yıllarca devletin denetim görevini siyaseten yetersiz kılan, hatta dini yapılarla kol kola yürümeyi tercih eden siyasi iktidardır. İktidar, cemaat ve tarikatlarla yürüttüğü yakın işbirliği sayesinde, eğitim gibi kritik alanlarda denetimsizliğe göz yummuş; milletin çocuklarının güvenliği siyasi pazarlıklara kurban edilmiştir.

Olayın hemen ardından yapılan siyasi açıklamalardaki samimiyetsizlik, mağdurların acısının sömürülmesi, gerçek sorumluların üstünün örtülmesi yönündeki çabalar da iktidarın vicdanını ne denli kaybettiğinin açık göstergesidir.

Yangının ardından açılan soruşturmalar yetersiz, cezalar hafif kalmış ve adalet duygusu büyük oranda zedelenmiştir.

Türkiye’de eğitim politikalarının geldiği noktayı gözler önüne seren bu olay, bir ülkenin geleceğini şekillendiren en temel kurumların ne kadar savrulduğunu gözler önüne sermiştir. Devlet yurtları yerine, yetersiz denetlenen hatta denetlenmeyen cemaat yurtlarının teşviki ve desteklenmesi, eğitimde adaletsizliği ve eşitsizliği daha da derinleştirmiştir.

Yurtlarda yaşanan bu acı tablo, gençlerin ve çocukların; eğitim alma hakkının ve güvenlik hakkının ne kadar hiçe sayıldığını da ortaya koymaktadır.

Bu faciadan çıkarılması gereken ders, devletin eğitim alanındaki asli görevlerini hiçbir siyasi hesap uğruna ihmal etmemesi gerektiğidir.

Aladağ yangını, toplumun vicdanını derinden sarsmış, uzun süre unutulmayacak bir yara açmıştır. Ancak ne yazık ki, bu acının siyasi malzeme yapılması, sorumluların kayırılması ve gerçeklerin üzerinin örtülmesi çabaları, adaletin tecelli etmesini engellemiştir. Bu tavır, siyasetin ve toplumsal dinamiklerin ne kadar yozlaştırıldığını bizlere açıkça göstermiştir.

Gerçek adalet ve sorumluluk, sadece olayın üstünü kapatmakla değil; benzer felaketlerin yaşanmaması için köklü reformlar yapmakla mümkündür.

Aladağ yurt yangını, sadece 12 kişinin hayatını kaybettiği trajik bir olay değildir; Türkiye’nin; eğitim, denetim, siyaset ve vicdan alanındaki ağır bir sınavıdır.

Bu sınavdan doğru bir şekilde çıkmak, sadece mağdurların değil, toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluğudur.

Devlet mekanizmalarının göz yumduğu, siyasi iktidarın himayesine aldığı; tarikat ve cemaatlerin denetimsizliğe terk ettiği alanlarda yaşanan bu tür acılar, sistematik bir çöküşün habercisidir. Gelecek nesillerin güvenliğinin ve eğitim hakkının korunması için, siyasi hesapların değil, gerçeklerin konuşulması, ihmal zincirinin kırılması şarttır.

Aladağ; bize sadece kaybedilen canların acısını değil, aynı zamanda bu acının doğmasına neden olan siyasi ve toplumsal ihmalin de yükünü hatırlatmalıdır.

Bu yükten kurtulmak, ancak cesur ve samimi adımlarla mümkün olabilecektir..

Elbette kıymetli meslektaşım Can Atalay’a da değinmek gerek. Sorumluların hesap vermesine odaklanan Atalay, yaşanan ihmal ve adaletsizliklerin ortaya çıkarılması için yılmadan mücadele eden nadir vicdanlardan biridir. Onun cesareti, sadece Aladağ’da değil, benzer trajedilerin yaşanmaması için toplumsal bir uyanışın sembolü olmuştur.

Aladağ yurt yangını, yalnızca ihmalin ve sistemsel çürümenin değil; aynı zamanda toplumsal adaletsizliğin ve vicdan felcinin acı bir simgesidir. Bu karanlık tabloya ışık tutan, toplumun sesi olan Can Atalay ise; yaşanan trajedinin sadece bir yangın olmadığını, aynı zamanda toplumsal sorumlulukların ve devlet mekanizmasının ihmallerinin sonucu olduğunu güçlü biçimde dile getirmiştir.

Can Atalay, bu tür acılara karşı sessiz kalınmasına izin vermeyen bir vicdanın daimi temsilcisidir. Aladağ’da hayatını kaybeden çocuklarımızın haklarının takipçisi olarak, sorumluların hesap vermesi için mücadeleyi hiç bırakmamış, sessiz çığlıkların yankısı olmuştur. Onun cesareti ve kararlılığı, toplumun unutulan çocuklarına ;

“Cennet adıyla doğup, Cennet gibi yaşama hakkı ellerinden alınan çocuklar”ın

sesi olma görevini yüklemiştir bizlere.

Can Atalay’ın mücadele azmi, sadece Aladağ değil, benzer acıların yaşanmaması için toplumsal uyanışın ve gerçek adaletin anahtarıdır. Bu yangının sadece ateşi değil, ihmal zincirini de söndürmek için onun sesi daha güçlü duyulmalıdır.

Aladağ’da yanan sadece 12 kişinin canı değil, yıllardır siyaset sahnesinde sürdürülen ihmal ve kayırmacılığın üzerimize bıraktığı utançtır. Devletin en asli görevlerini; tarikat ve cemaatlerin eline bırakarak; gençlerin ve çocukların hayatlarını adeta piyasa malı haline getirenler, bu felaketin ve öncü nitelikte olduğu açık olan Aladağ’ın benzerlerinin başlıca failleridir.

Siyasi iktidar; kendi rantı ve ideolojik hesapları uğruna, denetimsizliğe göz yummuş; devlet kurumlarını işlevsizleştirmiş, çocukların güvenliğini siyasi pazarlıkların ve güç mücadelesinin kurbanı yapmıştır. Aladağ’ın külleri; bu karanlık politikaların, bu vicdansız yönetim anlayışının en somut ve kanlı kanıtıdır.

Eğer bu topraklarda gerçekten adalet arıyorsak, önce bu siyasi cinayetin sorumlularını işaret etmeli, korunan, kollanan ihmal şebekesini ortaya sermeliyiz. Aksi takdirde, Aladağ sadece geçmişin kara lekesi değil, geleceğin de habercisi olmaya devam edecektir.

Bu memlekette çocukların hayatı, siyasi oyunların pazarlık konusu olamayacak kadar kutsaldır.

Ve bu sözler, her zaman zalimlerin değil, haklının yanında olacak vicdanların sesi olmalıdır.

Susmak, ihmal edenlerle aynı suç ortaklığına girmektir. Şimdi hesap sorma zamanı; çünkü bu ihmal zincirinin halkaları, daha fazla can yakmadan kırılmalıdır..

Cennet adıyla doğup, Cennet gibi yaşama hakkı ellerinden alınan çocuklar;

hakkınızı helal edin size sahip çıkamadık..

Bir Vicdan Yarası: Kuddusi Okkır..

Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damgasını vuran Ergenekon süreci, sadece hukuki bir dava olarak değil, aynı zamanda vicdan terazisinde ağır bir sınav olarak da daima hatırlanacak. Bu sınavın en trajik ve telafisi imkânsız örneklerinden biri de merhum Kuddusi Okkır’dır.

Fethullahçı yapılanma; Türkiye’nin demokrasisine, hukuk sistemine ve toplumsal dokusuna karşı yapılmış en sinsi ve yıkıcı organize saldırılardan biridir.

Devlet kurumlarını kendi yapıları bünyesinde zapturapt altına almak, hukuk sistemini organize şekilde manipüle etmek ve bu doğrultuda özgürlükleri gasp etmek , masum insanları haksız yere mağdur etmek gibi karanlık bir strateji izlemişlerdir.

Bu yapı, sadece bir terör örgütü olmanın ötesinde, yargı içerisinde paralel bir güç odağı oluşturmuş, adaletin temel prensiplerini çiğneyerek yüzlerce insanın hayatını karartmıştır. Kuddusi Okkır gibi masumlar, bu kirli oyunların kurbanı olmuş, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ayaklar altına alınmıştır.

Bu örgütün yarattığı tahribatın acilen ve kapsamlı şekilde temizlenmesi; hukukun siyasetin baskısından bağımsız, tarafsız ve etkin işlemesi için hayati önemdedir.

Aksi takdirde, demokrasi ve hukuk devleti anlayışı kalıcı şekilde zarar görmeye devam edecektir.

2007 yılında Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alındığında, hakkında henüz kesinleşmiş hiçbir hüküm yoktu. Ancak “tutukluluk” kelimesi, onun hayatında cezadan daha ağır bir anlam taşıyacaktı.


Ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşmasına rağmen; uzun süre gerekli tıbbi müdahaleden mahrum bırakıldı.

Defalarca dile getirdiği sağlık talepleri, çoğu kez “gerekli görülmedi” veya “prosedür” duvarına çarpıp geri döndü.

ADLİ SÜRECİN AŞAMALARINA DAİR KRONOLOJİK BİLGİ;

20.06.2007- Kuddisi Okkır “Ergenekon” adı verilen soruşturmanın ilk aşamasında “örgüt kasası” olmakla suçlanarak tutuklanmış ve Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne gönderilmiştir;

30.07.2007- Tutuklanmasından 40 gün rahatsızlığı nedeniyle kendisine sağlık biriminde “astım” teşhisi konmuştur;

25.02.2008- Yakınmaları üzerine kurumun sağlık biriminde kendisine “farenjit ve rinit” teşhisi konmuştur. Yakınmalarının artarak sürmesi sırasında bu tarihten itibaren iki ayı aşan süre Okkır, İstanbul/ Tekirdağ Devlet Hastaneleri ve cezaevi arasında defalarca dolaştırılmıştır;

02.05.2008- Oytun Okkır 02.05.2008 ve 08.05.2008 tarihlerinde babasının sağlık durumuna ilişkin ve tahliye istemi içeren yazılı başvurularda bulunmuştur.

06.05.2008- Okkır, “depresyon” kuşkusuyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilmiştir. Burada şikayeti üzerine çekilen tomografisinde “sol akciğerinde volümünün yüzde 50 azaldığı” tespit edilince Okkır, “genel durumunun psikiyatrik durumundan daha aciliyet içermesi nedeniyle yoğun bakım olanakları olan tam teşekküllü bir hastaneye sevki” önerilmiştir. Aynı gün Yedikule Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edilmişse de buradan başka bir hastaneye sevk edilmek üzere İstanbul’daki Kartal H Tipi Cezaevi’ne iade edilmiştir;

07.05.2008- Bayrampaşa Devlet Hastanesi Acil Polikliniği’ne sevk edilen Okkır, aynı gün Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne transfer edilmiştir;

07.05.2008- Haseki’de “rutin tetkiklerinin normal olduğu” değerlendirmesiyle cezaevi revirine sevk edilerek cezaevine iade edilmiş;

07.05.2008- Aynı gün ceza infaz kurumundan yeniden Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne sevk edilmiştir;

08.05.2008- Hastanenin Göğüs Hastalıkları bölümünde yapılan muayenesinde “genel durumunun iyi olduğu” görüşüyle İstanbul’daki cezaevine iade edilmiştir;

09.05.2008- Oytun Okkır’ın başvuruları (02.05.2008; 08.05.2008) İstanbul Özel Yetkili 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir;

09.05.2008- Aynı gün İstanbul’dan Tekirdağ’daki cezaevine sevk edilen Okkır, “şuuru yarı kapalı olduğu için” Tekirdağ Devlet Hastanesi Dahiliye Servisine sevk edilmiştir.

09.05.2008- Aynı gün Edirne Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edilen hasta hakkında “Primer Akciğer Kanseri, Beyin, Kemik ve Kemik İliği Metastazları” teşhisi konmuştur. Aşamada kanser hastalığı vücudunun pek çok yerine yayılmıştır;

01.07.2008- Silivri’deki Özel Yetkili Mahkeme hakkında tahliye kararı verdiğinde Okkır zaten hastanede terminal döneme girmiştir;

06.07.2008- Kuddusi Okkır ağır ölümcül hastalığına rağmen 13 ay tutuklu kalmış ve tahliye kararından beş gün sonra yaşamını yitirmiştir. Okkır, “1. Ergenekon davası” olarak anılacak davanın soruşturması kapsamında tutuklanmıştır ancak iddianame ölümünden sonra düzenlenerek dava açılmıştır. Hakkındaki dava ise ölümü nedeniyle yargılama yapılmadan düşürülmüştür.

05.08.2013- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve “1. Ergenekon” olarak adlandırılan davanın karar duruşmasında Sabriye Okkır mahkeme heyetine “En ağır cezayı benim eşime verdiniz !” diye haykırmıştır.

Ve bir gün, tahliye edildiğinde artık çok geçti…

Onu dışarıya, hastaneye gönderdiklerinde yaşamı zaten geri dönülmez biçimde sönmüştü. Kuddusi Okkır, tedavi edilmesi erken tanı döneminde mümkün bir hastalıktan; adaletin soğuk duvarları arasında yalnız bırakılıp ölüme terk edilerek hayatını kaybetti.

Kaldı ki bu hastalık, kendisini tutuklu bulunduğu süreçte yakalamıştı; biz hukukçuların iyi bildiği gibi illiyet bağı çerçevesinde; cezaevindeki ağır stres, üzerine atılı suçun vasfının ağırlığının vermiş olduğu ek stres, psikolojik baskı ve kötü koşullar doğrudan bu sağlık sorunlarının tetikleyicisi ve ağırlaştırıcısı olmuştu..

Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi açıktır:
Tutuklama bir tedbirdir, cezalandırma yöntemi değil.

Üstelik, sağlık durumu ciddi olan sanıkların tutuksuz yargılanması, hem insan onurunun hem de yaşam hakkının gereğidir.

Anayasa Madde 17, yaşam hakkını ve maddi-manevi bütünlüğü güvence altına alır.
AİHM içtihatları (örneğin Kudła / Polonya kararı), devletin tutuklu veya hükümlünün sağlık durumunu korumak için pozitif yükümlülüğü olduğunu net şekilde ortaya koyar.
AİHS Madde 3, “insanlık dışı veya onur kırıcı muamele”yi yasaklar.

Tedaviyi geciktirmek, sağlığı bile bile kötüleştirmek, bu maddeye açıkça aykırıdır.

Kuddusi Okkır vakasında, hukukun kâğıt üzerindeki ilkeleri ile uygulamadaki gerçeklik arasındaki uçurum, gerçek anlamda ”can alıcı” biçimde ortaya çıkmıştır.

Hukuk devletinde yargı, cezayı ancak; mahkeme kararıyla verebilir ama;

Kuddusi Okkır’ın yaşadıkları, fiilen bir hüküm öncesi infaz anlamına geliyordu.

Tutukluluk, istisnai bir tedbirdir; suçluluğu ispatlanmamış bir insanı yıllarca hapiste tutmak, üstelik sağlık hakkını elinden almak, sadece yasal bir hata değil, insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suçtur.

Onun hikâyesi, hukukçuların, insan hakları savunucularının, hekimlerin, siyasilerin..; aslında vicdanı olan herkesin yüzüne tutulmuş bir ayna gibidir.
O aynada görünen şey ise şudur:

Adalet mekanizması, siyasi koltuk kavgalarının içinde tarafsızlığını kaybettiğinde, insan hayatı en ucuz meta haline geliverir.


Bu ülkede bir insan, “potansiyel suçlu” olarak damgalandığı anda, sağlık hakkından, yaşam hakkından, hatta itibarından ne yazık ki koparılabiliyor..

Kuddusi Okkır’ın ardından geriye tek bir soru kaldı:
Bir insanı suçlu ilan etmek kolaydır, ama; onu bile bile ölüme göndermenin adı nedir?
Cevap, bir dosya numarasının satır aralarında değil, toplumun ve siyasilerin vicdanında aranmalıdır..

Hayatın adaletsizliklerle sınandığı en zor dönemlerde, sessizce ama; onurlu bir mücadele veren Kuddusi Okkır’ı saygıyla anıyorum..


Hakkında kesinleşmemiş yargılamalarla, çok ağır bir imtihana tabi tutuldu;

insan haklarının, sağlık hakkının hiçe sayıldığı koşullarda yaşam mücadelesi verdi.

Onun yaşadığı acılar, adaletin gecikmesinin ve hukukun ihmallerinin ne denli ağır bedeller doğurabileceğinin acı bir hatırlatıcısıdır.

Kuddusi Okkır’a Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.
Adaletin ve hakikatin bir gün mutlaka galip geleceğine inancım tamdır.