Interview: Prof. Dr. Götz Bokelmann on the Imminent Istanbul Earthquake
Interviewer: Atty. Bilge Kaan OZKAN Guest: Prof. Dr. Götz Bokelmann, University of Vienna, Department of Geophysics
First Question: Dear Professor; Turkey frequently experiences earthquakes, and Istanbul is often described as a ticking time bomb. How do you assess the situation scientifically?
Answer: The scientific community is in broad consensus: the North Anatolian Fault is overdue for a major rupture beneath the Sea of Marmara. The question is not if but when. This accumulated stress does not simply vanish; it must eventually be released. Istanbul, with its dense population and vulnerable infrastructure, stands at the epicenter of a predictable disaster. Most of the recent earthquakes have occurred on the northern edge of the Anatolian Plate, the 1,500-kilometer-long North Anatolian Fault: “A major earthquake is feared there too, and it could affect Istanbul and the surrounding area.”
Second Question: Is there any reliable timeframe for this expected earthquake?
Answer: We cannot predict earthquakes to the day or year. But history offers a warning: the last major rupture on this fault occurred in 1766. Statistically, Istanbul is well beyond the average recurrence interval. When I say there is a 60% chance within 30 years, people often think, “That sounds far away.” But scientifically, it means the city is already living on borrowed time.
Third Question: Which districts of Istanbul would be most severely affected?
Answer: The impact will not be uniform. Low-lying coastal districts with weak soil—Avcılar, Zeytinburnu, parts of Fatih—are particularly fragile. On the Asian side, Kadıköy and Maltepe’s shoreline is at risk. However, I want to stress: even areas with solid ground can collapse if construction quality is poor. The built environment is as decisive as geology.
Forth Question: In your view, is Istanbul’s current building stock prepared?
Answer: Frankly, no. The 1999 earthquake should have been a turning point. New regulations were introduced, but enforcement was inconsistent. Thousands of buildings still stand that would not withstand strong shaking. It is not an issue of knowledge—we know what needs to be done. It is an issue of political will and societal priorities. Too often, short-term economic interests overshadow long-term safety.
Fifth Question: How would you evaluate Turkey’s disaster management strategy?
Answer: Turkey has impressive capacity for rapid response once disaster strikes, but prevention is the weak link. Earthquake preparedness is more than rescue operations; it is about reducing risk before tragedy occurs. I often compare it to medicine: would you prefer intensive care after a heart attack, or preventive care to avoid the heart attack altogether? The latter saves more lives and costs less.
Sixth Question: What would be the broader consequences of an Istanbul earthquake?
Answer: Istanbul is not only Turkey’s cultural heart but also its economic engine. A catastrophic earthquake would reverberate globally—through disrupted trade routes, financial markets, and energy corridors. This is why international cooperation matters: Istanbul’s safety is not only a national concern but a regional and global one.
Seventh Question: Is there any hope of predicting earthquakes more precisely in the near future?
Answer: Prediction in the strict sense remains impossible. But monitoring technologies are improving: satellite geodesy, GPS deformation networks, and ocean-bottom seismometers give us unprecedented insight. These do not prevent earthquakes, but they allow for risk maps, early-warning systems, and better-informed urban planning. The tragedy is that we often fail to act on the information we already have.
Eighth Question: If you were in charge of Istanbul’s earthquake policy, what immediate steps would you take?
Answer: Three priorities:
Aggressive urban renewal—unsafe buildings must be demolished now, not after the disaster.
Public spaces—secure and expand gathering areas instead of allowing them to be turned into commercial projects.
Public education—turn earthquake drills into a culture, not a rare event. Prepared citizens are as vital as strong buildings.
Ninth Question: Do you see enough collaboration between Turkish and international scientists?
Answer: The collaboration is improving, but it is still too fragmented. The Marmara region is one of the world’s best natural laboratories for seismology. International teams are eager to cooperate, but data sharing is sometimes restricted by bureaucracy or politics. Science thrives on openness. Transparency here is not only academic courtesy—it could literally save lives.
Tenth and the Last Question: Finally, what message would you like to give to Istanbul’s citizens?
Answer: Istanbul is a magnificent city, but it is also fragile. The earthquake cannot be stopped, but the tragedy can be minimized. My message is simple: demand accountability, insist on safe housing, and treat earthquake preparedness as a daily responsibility, not a distant possibility. The real danger is not the earthquake itself—it is complacency.
28 Ekim 2014 günü; Karaman’ın Ermenek ilçesinde Pamuklu köyündeki bir linyit madeninde meydana gelen su baskını, 18 işçinin yaşamına mal oldu.
Yerin yüzlerce metre altında alın teriyle ekmek parası kazanmak için çalışan bu insanlar, aslında suya değil, yılların biriktirdiği ihmal, denetimsizlik ve siyasi kayıtsızlığa yenik düştüler.
Türkiye’de iş cinayetlerinin en dramatik örneklerinden biri olan Ermenek faciası, aslında “kaza” kavramıyla açıklanamayacak kadar sistematik bir çürümenin ürünüydü çünkü; ortada yalnızca doğal bir felaket değil, önlenebilir bir ihmaller zinciri vardı.
Ermenek, bu ülkenin vicdan arşivinde yalnızca bir madenci hikâyesi olarak değil, siyasi erkin yurttaşına karşı sorumluluk sınavında sınıfta kaldığı bir vaka olarak kayda geçti.
İhmallerin Kronolojisi: Bir Cinayetin Anatomisi
Faciadan sonra hazırlanan bilirkişi raporları, iş güvenliği önlemlerinin kâğıt üzerinde kaldığını açıkça ortaya koydu. Madenin bulunduğu sahada daha önce çalışılmış galerilerden gelen suyun basabileceği biliniyordu ancak; gerekli tahkimatlar yapılmamış, su birikimlerinin önlenmesi için sistematik tedbirler alınmamıştı.
Üstelik işçilerin çalıştığı galerilerin haritaları sağlıklı çıkarılmamış, önceki faaliyetlere dair kayıtlar yeterince tutulmamıştı. Yani işçiler, aslında göz göre göre ölüme gönderilmişti.
Türkiye’de iş güvenliği, uzun yıllar boyunca kâğıt üstünde prosedürlerle geçiştirilen bir alan oldu. Denetim raporları, çoğu zaman göstermelik düzenlemelerle dolduruldu. Denetim yapan kamu görevlileri, siyasi baskılar veya ekonomik çıkar ilişkileri nedeniyle etkili yaptırımlar uygulamadı. Ermenek de bu çarpık düzenin bir örneği olmuştu..
Siyasetin Gölgesi: Sermaye ve İktidar İlişkisi
Ermenek faciası, yalnızca bir maden kazası değildi; aynı zamanda siyaset ile sermaye arasındaki yakın ilişkilerin de aynasıydı. Türkiye’de özellikle özelleştirmeler sonrasında maden işletmeleri, “daha çok üretim – daha az maliyet” anlayışıyla çalıştırılmaya başlandı.
İktidarın temel önceliği, üretimin durmaması ve ekonomik göstergelerin canlı tutulması oldu. Bu uğurda işçi sağlığı ve güvenliği hep ikinci plana itildi. Madenciler, adeta görünmez işçiler haline getirildi: Seslerini çıkarmaları engellendi, sendikal örgütlenmeleri zayıflatıldı, işsizlik korkusu üzerinden susturuldular.
Faciadan sonra verilen demeçlerde de bu yaklaşım açıkça görüldü. Yetkililer, sorumluluğu işletmecilerin üzerine atarak devletin asli görevini görmezden geldiler. Oysa Anayasa’nın 17. maddesi, “yaşama hakkı”nı güvence altına alır; 49. maddesi, devletin çalışanların hayatını korumakla yükümlü olduğunu belirtir. Bu yükümlülükler sadece kâğıt üstünde kalmıştı.
Hukuki Çerçeve: İktidarın cinayetleri “Kaza” diyerek yumuşatma ritüeli..
Türkiye’de iş cinayetleri sonrası açılan davaların büyük kısmı, “taksirle ölüme neden olma” kapsamında yürür. Ermenek gibi olaylarda ortada açık olası kast vardır: Önlemlerin alınmadığını bilerek işçiyi ocağa indirmek..
Bu durumda sorumluluk, basit taksirden çıkar, “olası kast” veya “bilinçli taksir” kapsamına girer.
Ermenek davasında işverenler ve bazı yetkililer ceza aldı ancak; verilen cezalar, kamuoyunun vicdanını tatmin etmedi çünkü; sorumluluk, yalnızca birkaç işletmeciye yüklenerek siyasetin denetim görevindeki eksiklikler görmezden gelindi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin iş güvenliği ve yaşam hakkı bağlamında verdiği pek çok karar, devletin yalnızca mevzuat çıkarmakla değil, bu mevzuatı etkili şekilde uygulamakla da yükümlü olduğunu ortaya koyar. Ermenek örneğinde ise bu yükümlülük siyasi erk tarafından açıkça ihlal edilmiştir.
Toplumsal Hafıza: Soma’nın Gölgesinde Ermenek
Ermenek faciası, Soma’dan yalnızca bir yıl sonra yaşandı. Soma’da 301 madenci toprağa verildikten sonra verilen sözler, yapılan “bir daha asla” vurguları henüz unutulmamışken; Ermenek, aynı acının tekrarını yaşattı.
Toplum; Soma’nın büyük ölçeği nedeniyle ayağa kalkmıştı ancak; Ermenek, daha az can kaybı olduğu için gündemde daha kısa kaldı.
Oysa kaybolan her bir hayat, bu ülkenin vicdanında eşit değere sahiptir.
Bugün, facianın üzerinden yıllar geçmesine rağmen; Ermenek annelerinin gözyaşları dinmedi. Çocuklar yetim kaldı, eşler hayatları boyunca unutamayacakları travmalar yaşadı, yaşamaya da devam ediyor ama; toplumun belleğinde, bu facianın hak ettiği kadar yer edinememesi, aslında işçi hayatlarının ne kadar değersizleştirildiğinin de bir göstergesi oldu.
Ermenek’in en acı yanı tıpkı benzer trajediler gibi, bu facia yaşandıktan sonra bile benzer olayların devam etmesiydi. Amasra’daki patlama, Zonguldak’taki göçükler, inşaatlarda, tersanelerde, fabrikalarda yaşanan sayısız iş cinayeti…
Hepsi aynı ihmaller zincirinin devamı niteliğinde ve gün be gün insanlar hiç uğruna ölmeye devam ediyor..
Siyasi iktidar; bu faciaları sistemsel bir sorun olarak görmek yerine, “kader” söylemiyle açıklamayı tercih etti. Bu yaklaşım, aslında en ağır sorumluluğu gizleyen bir perdedir. çünkü; kader, önlenebilir tedbirlerin yerine geçemez.
İşçilerin hayatını “Allah’ın takdiri” diye açıklamak, devletin asli görevinden kaçıştan başka bir şey değildir.
Vicdan Arşivine Not
Ermenek, Türkiye’nin vicdan arşivine derin bir yara olarak kaydedildi. Bu yara, yalnızca 18 madencinin ölümüyle değil, devletin yurttaşına sahip çıkmamasıyla, siyasetin sermayeye öncelik tanımasıyla, toplumun hafızasının giderek silikleştirilmesiyle büyüdü.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu sormak zorundayız:
Kaç işçi daha ölürse devlet önlemleri gerçekten uygular?
Kaç maden göçüğü daha yaşanırsa denetimler göstermelik olmaktan çıkar?
Kaç annenin gözyaşı, siyasetin önceliklerini değiştirir?
Ermenek’in cevapsız bıraktığı bu sorular, aslında hepimizin omzunda birer vicdan yükü olarak duruyor.
Ezcümle;
Ermenek işçilerini yalnızca birer rakam olarak görmek, onların hatırasına en büyük ihanettir. Onlar bu ülkenin sessiz kahramanlarıdır; evine götürecekleri ekmek uğruna yerin metrelerce altında ölüme gönderilen insanlar..
Bizim görevimiz, bu acıyı unutmak değil, adalet ve hafıza yoluyla sürekli canlı tutmaktır.
Ermenek işçileri, bugün bizden yalnızca rahmet dilekleri değil; aynı zamanda adalet talep ediyor. Onların sesi olmak, hem hukukun hem vicdanın.. Boynumuzun borcudur..
İlk günkü İspanya galibiyetinin moraliyle maça çıkıyoruz. (3-0; 25-18, 25-20, 25-23).
Şimdi rotamız aynı salonda, Nakhon Ratchasima / Korat Chatchai Hall’de Bulgaristan. Maç 25 Ağustos Pazartesi, Türkiye saatiyle 15.30 (Tayland 19.30)
Form grafiğimiz & kadro omurgası
İspanya karşısında blok–savunma dengemiz ve son set sonundaki “kapanış” kalitemiz gayet iyiydi; set sonlarını kuvvetli oynamamız, turnuva ilerledikçe belirleyici olacaktır.
Havuzumuz (E Grubu): Türkiye, Kanada, Bulgaristan, İspanya. Maçlar Korat Chatchai Hall’de. Gruptan ilk iki sırada çıkmak, D Grubu’yla çapraz eşleşme için kritik.
Oyun planımız ne olmalı ?– Yarın neye dikkat etmemiz lazım ?
Servis baskısı & ilk temas: Bulgaristan, tecrübeli pasör Lora Kitipova ile ritim bulduğunda orta hücumlarını (Dimitrova–Vuchkova) etkin kullanıyor. Serviste çizgi–derinlik varyasyonları şart.
Orta–hızlı setler: Rallileri kısaltmak için merkezden hız; kenarda ise Vargas ve kanat rotasyonuyla (ör. Ebrar/İlkin/Hande) tek blok bırakma hedefimiz olmalı. İlk maçta beklentimin aksine İlkin’i pek kullanmadık bu maçta kullanacağız muhtemelen..
Geçiş hücumu & set sonları: İspanya maçındaki gibi 20 sonrası top güvenliği ve düşük hata.
Rakip okuması – Bulgaristan ne durumda ;
Başantrenör Antonina Zetova yönetiminde genç-deneyimli bir kadroları var.
Kritik parçalar: S Lora Kitipova, yükselen genç S Dimana Ivanova, MB Nasya Dimitrova & Hristina Vuchkova, OP Mikaela Stoyanova, kanatta Miroslava Paşkova / Aleksandra Milanova. Deneyimli dış oyuncu Elitsa Vasileva-Atanasijević bu turnuvada kadroda değil.
Bulgaristan Kadın Voleybol Milli Takımı (14’lü Kadro)
No
Oyuncu
Pozisyon
1
Iveta Stanchulova
Smaçör (OH)
2
Nasya Dimitrova
Orta Oyuncu (MB)
4
Mariya Krivoshiyska
Orta Oyuncu (MB)
7
Lora Kitipova
Pasör (S)
11
Hristina Vuchkova
Orta Oyuncu (MB)
13
Mila Pashkuleva
Libero (L)
18
Darina Naneva
Orta Oyuncu (MB)
19
Aleksandra Milanova
Smaçör (OH)
23
Mikaela Stoyanova
Pasör Çaprazı (OP)
28
Merelin Nikolova
Pasör Çaprazı (OP)
32
Kalina Veneva
Smaçör (OH)
34
Dimana Ivanova
Pasör (S)
35
Viktoria Ninova
Libero (L)
66
Miroslava Paskova
Smaçör (OH)
Kısaca oyun okuma:
Pas kalitesi → orta etkinliği: Kitipova’nın temiz pası olursa, Dimitrova/Vuchkova ikilisi blok zamanlaması ve hızlı hücumda değer yaratıyor.
Kanat derinliği sınırlı; seri yedikleri anlarda side-out süreleri uzayabiliyor.
Genç liberolar (Ninova/Pashkuleva) servis karşılamada dalgalanabiliyor; uzun servis serileri yakalanabilir.
Maçın muhtemel kırılma noktaları
Başlangıç servis trendi: İlk rotasyonlarda çizgiye baskı; Kitipova’yı orta-opsiyondan koparmak lazım.
Transition dizaynı: İlk top dışı rallilerde pasör-orta senkronuna hızlı; kenarda tek blok kovalamamız lazım.
Yedek katkısı: Tempoyu düşürmeden ikili değişim senaryolarında; servisde hata yapmamak lazım, en azından bunu minimize etmemiz lazım son maçlarda hayli yüksek oranda servis hatası yapıyoruz bilhassa Vargas ve Ebrar’la..
Psikoloji: Maçın hiçbir bölümünde psikolojik olarak yılmamak gerekiyor son dönemde takımımızın en büyük handikapı bu.
Şahsi kanaatim: Oyun planına sadık kalırsak 3-0’a yakın bir maç.
Özellikle ilk iki sette dikkatli olmamız lazım 1 set verebiliriz. Bulgarlar için turnuvaya tutunma maçı zira. Setler 25-17 / 25-20 / 25-23 bandına oturabilir; kısa kırılmalar hariç Bulgaristan’ın kadro genişliği sınırlı. Rahat olmayabilir ama net bir skor bekliyorum.3-0 ya da 3-1 kazanırız.
Siedlecka vs Polonya Kararı – Hukuki Değerlendirme ve Analiz
Davacı Kim ? ve Olayın arka planı nedir ?
Ewa Anna Siedlecka, Polonya’da tanınmış bir gazeteci ve insan hakları savunucusudur. Başvuru, 10 Haziran 2017 tarihinde, Smolensk faciasının yıldönümünde gerçekleşen anma etkinliğine karşı düzenlenen bir karşı gösteriye katılması bağlamında ortaya çıkmıştır. Siedlecka, karşı gösteriye katıldığı sırada polis tarafından yaklaşık iki saat süreyle alıkonulmuş, kimlik kontrolü yapılmış ve serbest bırakılmadan önce çeşitli formalite işleme tabi tutulmuştur.
Siedlecka, bu uygulamanın hem 5. madde (özgürlük ve güvenlik hakkı) ve 10. madde hem de 11. maddeler (ifade ve toplanma özgürlüğü) açısından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) hükümlerine aykırı olduğunu ileri sürmüştür.
Mahkemenin İncelemesi
Madde 5 – Özgürlük ve Güvenlik Hakkı
Alıkoymanın Mahiyeti
Mahkeme, Siedlecka’nın yaklaşık iki saat boyunca gözaltında tutulmasının teknik olarak “özgürlüğün kısıtlanması” kapsamında olduğunu belirlemiştir.
Polonya polisinin uygulaması, kanunda öngörülen sınırlı süreyi aşmamış olabilir; ancak Mahkeme, uygulamanın keyfi ve orantısız olduğunu vurgulamıştır.
Mahkeme özellikle şunları incelemiştir:
Polis tarafından yapılan işlemin yasal dayanağı: Polonya yasalarında kimlik kontrolü için süre sınırı açıkça belirtilmemiştir. Bu belirsizlik, keyfi gözaltı riskini artırmaktadır.
İşlemin gerekçesi ve ölçülülüğü: Mahkeme, güvenlik gerekçesiyle uygulanan alıkoymanın, toplanma ve ifade özgürlüğünü kullanma hakkını gereksiz şekilde sınırladığını belirtmiştir.
Pratik etkiler: Siedlecka’nın iki saat boyunca özgürlüğünden yoksun bırakılması, özellikle basın mensubu olması nedeniyle ifade özgürlüğü kullanımını doğrudan engellemiştir.
Hukuki Sonuç
Mahkeme, Polonya’nın AİHS Madde 5’i ihlal ettiğine karar vermiştir. Bu karar, devletlerin güvenlik veya düzen gerekçesiyle özgürlüğü kısıtlamaları sırasında yasal dayanak, ölçülülük ve orantılılık kriterlerini karşılaması gerektiğini bir kez daha teyit etmektedir.
Mahkeme ayrıca 3.000 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir.
Madde 10 – İfade Özgürlüğü
İfade Özgürlüğünün Kapsamı
Siedlecka’nın katıldığı karşı gösteri, Polonya’da önemli toplumsal ve siyasi bir konuya yönelikydi: Smolensk faciası ve bunun yıldönümünde düzenlenen resmi etkinlikler. Mahkeme, ifade özgürlüğünün yalnızca yazılı veya sözlü açıklamalarla sınırlı olmadığını, kamusal gösterilerle ve toplumsal eylemlerle de kullanılabileceğini belirtmiştir.
Devlet Müdahalesi
Mahkeme, Polonya’nın Siedlecka’ya karşı uyguladığı alıkoymayı, ifade özgürlüğünü bastırmaya yönelik doğrudan bir müdahale olarak değerlendirmiştir:
Alıkoyma süresince Siedlecka’nın gösteriye katılımı engellenmiş, dolayısıyla ifade özgürlüğü kullanımında pratik bir engel oluşturulmuştur.
Polis uygulamasının keyfi ve ölçüsüz olması, devletin ifade özgürlüğünü koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğinin göstergesidir.
Hukuki Analiz
Mahkeme, Madde 10 ihlalinin varlığına karar verirken, özellikle şu kriterleri göz önünde bulundurmuştur:
Müdahalenin kanunî dayanağı olup olmadığı.
Müdahalenin meşru amaç taşıyıp taşımadığı (ulusal güvenlik, kamu düzeni vs.).
Müdahalenin ölçülülüğü ve zorunluluğu.
Polonya, bu kriterleri yerine getirememiş ve ifade özgürlüğünü koruma yükümlülüğünü ihlal etmiştir.
Madde 11 – Toplanma Özgürlüğü
Toplanma Özgürlüğü ve Karşı Gösteriler
Toplanma özgürlüğü, demokratik toplumlarda temel bir hak olarak kabul edilir. Siedlecka, karşı gösteriye katılarak barışçıl bir şekilde düşüncelerini ifade etme ve protesto etme hakkını kullanmıştır. Mahkeme, karşı gösterilerde devletin müdahalesinin sadece şiddet veya düzensizlik riski olduğunda meşru olduğunu belirtmiştir.
Devletin Müdahalesinin Değerlendirilmesi
Mahkeme, polisin Siedlecka’yı iki saat boyunca alıkoymasının toplanma özgürlüğüne keyfi bir müdahale olduğunu vurgulamıştır.
Müdahale, etkinliğin barışçıl niteliği ve Siedlecka’nın katılım şekli göz önüne alındığında orantısız ve gereksiz olarak değerlendirilmiştir.
Hukuki Çıkarım
Bu karar, devletlerin barışçıl protestoları sınırlarken dikkatli ve orantılı olmaları gerektiğini açıkça göstermektedir. Karşı gösterilerdeki katılımcıların haklarının korunması, demokratik toplumların temel bir unsuru olarak ortaya konmuştur.
Mahkemenin Genel Hukuki Değerlendirmesi
Ölçülülük ve Orantılılık İlkesi: Devletler, güvenlik veya kamu düzeni gerekçesiyle özgürlükleri sınırlarken mutlak bir takdir hakkına sahip değildir. Müdahale, yalnızca gerekli ve orantılı olduğunda kabul edilebilir.
Demokratik Toplumlarda İfade ve Toplanma Özgürlüğü: Mahkeme, ifade ve toplanma özgürlüğünün, özellikle karşı görüş ve protesto gösterilerinde, demokratik sistemin temel taşları olduğunu vurgulamıştır.
Keyfi Müdahaleler: Polonya’daki uygulama, yasal dayanağın belirsizliği ve uygulanma biçimi nedeniyle keyfi olarak nitelendirilmiştir.
Devletin Yükümlülükleri: Devlet, sadece özgürlükleri sınırlamamakla kalmamalı, aynı zamanda temel hakların etkin kullanımını güvence altına almakla yükümlüdür.
Kararın Pratik Önemi
Polonya açısından: Polis uygulamalarında yasal belirsizliklerin giderilmesi ve kimlik kontrollerinin süre ve şekil bakımından sınırlandırılması gerekmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Hukuku açısından: Karşı gösterilere katılanların haklarını sınırlayan her türlü uygulama, önlem, ölçülülük ve orantılılık testine tabi tutulacaktır.
Karar, hem Madde 5 hem de Madde 10 ve 11 ihlallerinin bir arada değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Özellikle gazeteciler ve insan hakları savunucuları için koruyucu bir emsal teşkil eder.
Sonuç ve Öneriler
Siedlecka davası, demokratik hukuk sistemlerinde ifade, toplanma ve özgürlük haklarının korunmasının önemini, devletlerin güvenlik gerekçeleriyle sınırlama yaparken ölçülülük ve orantılılık kriterlerini yerine getirmek zorunda olduklarını göstermektedir.
Ayrıca:
Polis ve kolluk kuvvetleri eğitimlerinde, AİHS ve içtihat hukuku çerçevesinde hakların korunmasına yönelik bilinç artırılmalıdır.
Kanunlarda net süre ve prosedürler belirlenmeli, keyfi uygulamalara alan bırakılmamalıdır.
Gazeteciler ve insan hakları savunucularının haklarının korunması, demokratik denetim mekanizmalarının işlerliği açısından kritik öneme sahiptir.
Ben spor tarihini değerlendirirken, yalnızca saha içi skorların ya da istatistiklerin değil; aynı zamanda sporun kurumsal gelişimini, kültürel etkilerini ve toplumsal dönüşümlerini de merkeze alırım. Özellikle Türk futbol tarihi üzerine düşündüğümde, yöneticilerin bu dönüşümde oynadığı rolün futbolcular kadar önemli olduğunu görürüm. Bu bağlamda, Süleyman SEBA, benim nazarımda yalnızca Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün (BJK) değil, aynı zamanda Türkiye’de spor yönetiminin en değerli simalarından biridir.
Bu çalışmada amacım Süleyman Seba’nın ; hayatını, başkanlık dönemini, sportif ve kurumsal başarılarını, etik liderlik anlayışını ve Beşiktaş ile Türk sporuna bıraktığı mirası ayrıntılı bir şekilde ele almaktır. Bunu yaparken yalnızca tarihsel verileri değil, kendi değerlendirmelerimi ve kanaatlerimi de kullanacağım. Dolayısıyla bu metin, akademik bir inceleme ile kişisel bir perspektifin birleşimi olacaktır.
Süleyman Seba 1926 yılında Sakarya’da dünyaya gelmiştir. Çocukluk yıllarına baktığımda, mütevazı bir aile ortamından gelen, genç yaşta sporla tanışan bir figür görüyorum. Futbol, o dönemde Türkiye’de hızla popülerleşen bir branştı ve Süleyman başkan da bu atmosferin bir parçası olarak büyümüş..
Genç yaşlarda futbola olan ilgisi, onu Beşiktaş altyapısına taşımış. Burada dikkat çekici olan nokta, Süleyman ağabeyin yalnızca bir sporcu olarak değil, aynı zamanda karakteriyle de kulübün içinde fark edilen bir genç olmasıdır. Beşiktaş’ın o yıllardaki sistemine hızla uyum sağlamış ve kısa sürede forma giymeye başlamıştır.
Futbolculuk dönemini incelerken, kariyerinin çok uzun sürmediğini görüyorum. Yaşadığı sakatlıklar ve dönemin koşulları, onun futbolculuk hayatını kısa kesmiş fakat; bana göre bu durum, ileride üstleneceği yöneticilik misyonunun önünü açmıştır çünkü; Süleyman başkan futbolu bıraksa da Beşiktaş’tan hiç kopmamış, kulübüne olan aidiyetini her daim korumuştur.
Bana göre burada dikkat çekilmesi gereken unsur, Süleyman başkanın kariyerinde erken yaşta yaşadığı bu kırılmanın, ilerideki liderliğine yansımasıdır çünkü ; futbolculuğun erken bitmesi, onu saha içinde değil, saha dışında Beşiktaş’a hizmet etmeye itmiştir. Ben bu noktada Süleyman başkanımızın hayatının, kişisel talihsizliklerin nasıl toplumsal bir misyona dönüştüğünün en güzel örneklerinden birini sunduğunu düşünüyorum.
İncelediğim kadarıyla Süleyman SEBA’nın başkanlığa giden yolu, bir anda gerçekleşmiş bir atama ya da tesadüf değil, uzun bir süreçtir. Futbolculuk dönemini geride bıraktıktan sonra , Beşiktaş camiasının içinde kalmaya devam etmiş ve çeşitli yönetim kademelerinde görev almıştır. Özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda Beşiktaş’ın farklı idari birimlerinde üstlendiği görevler, onun camia içindeki güvenilirliğini artırmıştır.
Ben burada dikkat çekici bir diğer hususun altını çizmek istiyorum: Süleyman başkan, Türk sporunda sıkça rastladığımız “sert, hırçın ve güç odaklı” yönetici profilinden oldukça farklıydı. O; sakin ve dengeli kişiliğiyle tanındı. Bu yönüyle hem kulüp içindeki diğer yöneticilerle hem de rakip kulüplerle olan ilişkilerinde daima yapıcı bir çizgide kaldı. Bana göre onun Beşiktaş camiasında başkanlığa en uygun kişi olarak görülmesinin sebebi yalnızca yönetim tecrübesi değil, aynı zamanda kişisel duruşu ve karakteriydi.
1984 yılında yapılan seçimde başkanlığa getirildiğinde, Türkiye futbolu zor bir süreçten geçiyordu. Ekonomik sorunlar, altyapı eksiklikleri, kurumsallaşma problemleri hemen her kulübün gündemindeydi. İşte tam da bu noktada büyük başkanın vizyonu, Beşiktaş için dönüştürücü bir güç haline geldi. Süleyman SEBA; Beşiktaş’ın başına yalnızca bir başkan olarak değil, adeta bir “rehber” olarak geçti.
Süleyman SEBA ’nın başkanlık dönemi, Beşiktaş tarihinin en parlak sportif başarılarının hayli önemli kısmına da sahne olmuştur. Benim gözümde bu dönem, yalnızca elde edilen kupalar açısından değil, aynı zamanda futbolun estetik ve taraftar belleği açısından da unutulmazdır.
Lig Şampiyonlukları
Seba’nın başkanlığı döneminde Beşiktaş, 7 Süper Lig şampiyonluğu kazanmıştır. Bunlar özellikle 1989–1992 arasındaki üst üste alınan şampiyonluklarla yakın döneme dek kulübün altın çağını simgeler. Benim en dikkat çekici bulduğum sezonlardan biri, 1991–1992 sezonudur; Beşiktaş o sezonu namağlup tamamlayarak Türk futbol tarihinde eşine az rastlanır bir başarıya imza atmıştır. Bana göre bu, yalnızca güçlü bir kadronun değil, aynı zamanda istikrarlı bir yönetim anlayışının sonucuydu.
Türkiye Kupası ve Diğer Kupalar
SEBA’nın yönetiminde Beşiktaş, 4 Türkiye Kupası kazanmıştır. Bunun yanı sıra 6 Cumhurbaşkanlığı Kupası da kulüp müzesine kazandırılmıştır. Ben bu kupaları değerlendirirken, onların yalnızca birer sportif ödül değil; Beşiktaş’ın Türk futbolundaki kalıcı gücünün göstergesi olduğunu düşünüyorum.
Avrupa Maceraları
Her ne kadar Beşiktaş’ın Avrupa’daki başarıları, Galatasaray ve Fenerbahçe kadar ses getirmemiş olsa da, Seba döneminde siyah-beyazlılar Avrupa kupalarında birçok önemli maça imza atmıştır. Özellikle güçlü rakipler karşısında alınan mücadeleci sonuçlar, Beşiktaş’ın yalnızca Türkiye’de değil, Avrupa arenasında da adından söz ettirmesini sağlamıştır. SEBA’nın Avrupa’daki başarılara bakışının da realist olduğu aşikardır. O, kulübün gücünü aşan hedefler koymak yerine, istikrarlı bir şekilde ilerlemeyi tercih etmiştir.
Metin-Ali-Feyyaz (MAF) Üçlüsü
Süleyman SEBA’nın başkanlık döneminin sportif açıdan en önemli simgesi, hiç kuşkusuz “Metin-Ali-Feyyaz” üçlüsüdür. Bu üçlü, yalnızca Beşiktaş tarihinin değil, Türk futbol tarihinin de en üretken ve unutulmaz hücum hatlarından birini oluşturmuştur. Taraftar belleğinde “MAF” kısaltmasıyla anılan bu üçlü, SEBA’nın istikrarlı yönetimi altında gelişmiş ve Beşiktaş’ın yakın döneme dek altın çağının sembolü olmuştur.
Ben burada özellikle şunu düşünüyorum: Eğer SEBA başkan gibi sakin ve dengeli bir başkan olmasaydı, bu üçlünün uyumlu şekilde aynı takımda uzun süre kalması belki de mümkün olmayacaktı çünkü; futbolcuların saha içi uyumu kadar, kulüp yönetiminin yarattığı istikrar da bu başarıda belirleyici olmuştur.
Süleyman SEBA’nın Beşiktaş başkanlığındaki en ayırt edici özelliği, ”yönetim felsefesinin sadelik, dürüstlük ve uzun vadeli istikrar” üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Türk futbolunun 1980’li ve 1990’lı yıllarında kulüpler genellikle kısa vadeli sportif başarı uğruna mali disiplini göz ardı ederken, SEBA bunun tam tersine bir çizgi izlemiştir. Onun yaklaşımında, Beşiktaş’ın geleceği ve kurumsal kimliği, günübirlik zaferlerden çok daha değerliydi.
Kulüp tarihinde ilk kez kurumsallaşma kavramı bu denli güçlü biçimde gündeme gelmiştir. Süleyman başkan, Beşiktaş’ın yalnızca bir futbol kulübü değil, kültürel ve sosyal sorumluluk sahibi bir kurum olması gerektiğini savunmuştur. Nitekim Beşiktaş dernekleri, taraftar grupları ve amatör branşlar, onun döneminde yeniden güçlenmiş ve kulübün “halkla bütünleşme” vizyonu derinleşmiştir. Hakeza çArşı vizyonu da temelini bu odaktan almıştır.
Altyapı ve Sporcu Yetiştirme Politikaları
Süleyman SEBA, altyapıdan yetişen futbolcuların kulübün kimliğini koruyacağına inanıyordu. Bu nedenle, altyapıya yapılan yatırımlar onun başkanlığı boyunca artış göstermiştir. Metin-Ali-Feyyaz üçlüsünün (MAF) ortaya çıkışı da bu politikaların somut bir meyvesi olarak değerlendirilebilir. SEBA, transfer politikalarında ise kulübü ekonomik krizlere sürükleyecek yüksek maliyetli anlaşmalardan kaçınmış, mümkün olduğunca genç ve yerli oyunculara şans tanımıştır.
Bununla birlikte yalnızca futbol değil; basketbol, voleybol ve atletizm gibi branşlara da destek verilmiş, Beşiktaş çok branşlı bir spor kulübü olarak kimliğini güçlendirmiştir. Bu yaklaşım, onun “Beşiktaş yalnızca bir futbol takımı değildir” anlayışının bir yansımasıdır.
“Beşiktaş şampiyon olsun, maç kazansın, kupa kaldırsın diye tutulmaz. Beşiktaşlılık bir değerler manzumesidir. Dürüstlüktür. Ahlaklı olmaktır. İyi insan olmaktır. Bir insan falanca fitbolcuyu, filanca başkanı sevdiğinden değil, takım sürekli şampiyon olduğu için hiç değil öncelikle ve esasen bu değerlere inandığı için Beşiktaşlı olur.”
-Süleyman SEBA.
Taraftar ile İlişkiler ve Beşiktaş Kültürünün Yeniden Tanımı
Süleyman SEBA’nın en önemli başarılarından biri de, Beşiktaş taraftarı ile kurduğu bağdır. Yönetimsel otoritesine rağmen; hiçbir zaman kulüp üyelerinden ve taraftarlardan kopmamış; onların güvenini kazanmış, eleştirilere karşı açık davranmıştır. Taraftarların “dürüst başkan” nitelemesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır.
SEBA, Beşiktaş kültürünü yeniden tanımlamış ve bu kültürü “efendilik”, “dürüstlük” ve “mütevazılık” ilkeleri üzerine inşa etmiştir. Onun döneminde Beşiktaş taraftarı, yalnızca sportif başarılarla değil, aynı zamanda kulübün onurlu duruşuyla da gururlanmıştır. Bu, kulübün kimliğini Galatasaray ve Fenerbahçe’den ayıran temel bir unsur olmuştur.
Türk futbolunda 1980 sonrası dönemde siyaset ile sporun ilişkisi giderek güçlenmiş, kulüpler çoğu zaman siyasal iktidarların etkisi altında kalmıştır. Ancak Süleyman SEBA, bu noktada tarafsız ve mesafeli bir tavır sergileyerek kulübün bağımsızlığını korumaya özen göstermiştir. Elbette bu tavrı, zaman zaman siyasi desteğin azalmasına yol açmıştır; fakat uzun vadede Beşiktaş’ın ”siyasi baskılardan uzak, kendi kimliğiyle ayakta kalabilen bir kulüp” olmasını sağlamıştır.
Süleyman SEBA’nın Türk Futboluna Bıraktığı Miras
Süleyman SEBA’nın başkanlığı, yalnızca Beşiktaş için değil, Türk futbolu için de örnek alınması gereken bir modeldir. Onun “temiz yönetim” anlayışı, bugün hâlâ özlemle anılmaktadır. Sporculara yaklaşımı, altyapıya verdiği önem, mali disiplini ve kurumsallaşmaya yönelik adımları, günümüzde birçok kulüp için ideal bir model niteliği taşımaktadır.
Onun ardından gelen başkanların dahi, “SEBA dönemi”ni bir referans noktası olarak göstermeleri, bıraktığı mirasın büyüklüğünü ortaya koymaktadır. 2014 yılında vefatının ardından, yalnızca Beşiktaş camiası değil, tüm spor kamuoyu derin bir üzüntü yaşamış; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dahi taziye konuşmaları yapılmıştır.
Ezcümle;
Süleyman başkan, Beşiktaş tarihinin tartışmasız en önemli figürlerinden biri olmakla birlikte, Türk futbolunda da dürüstlük ve efendiliğin sembolüdür.
Onun hayatı ve başkanlık dönemi, sporun yalnızca sahada oynanan bir oyun olmadığını; aynı zamanda bir ahlak, kültür ve sorumluluk meselesi olduğunu göstermektedir.
Bugün Beşiktaş taraftarları için “Süleyman SEBA ruhu”, kulübün varlığını sürdürmesinde en önemli ilham kaynaklarından biri olmaya devam etmektedir.
Süleyman başkanın adı, yalnızca bir stadın kapısında ya da bir cadde tabelasında değil; Beşiktaş’ın kültüründe, taraftarın dilinde ve Türk futbolunun vicdanında yaşamaktadır.
Ben, Süleyman SEBA’ nın hayatını ve Beşiktaş’a kattıklarını inceledikçe yalnızca bir spor yöneticisinin değil, bir dönemin ahlaki pusulasının da izlerini görüyorum.
Bugünün futbol dünyasında maddi hesapların, kısa vadeli başarıların ve çıkar ilişkilerinin öne geçtiği bir zeminde, SEBA ’nın bıraktığı miras bana her defasında bir ilke hatırlatıyor: kulüpler yalnızca skor tablolarından ibaret değildir, toplumsal değerleri inşa eden kültürel kurumlardır. Onun kişiliğinde gördüğüm tevazu, nezaket ve vefa; aslında bir kulüp başkanının nasıl aynı zamanda bir toplum önderi olabileceğinin göstergesidir. Süleyman SEBA, Beşiktaşlı olmanın yalnızca bir futbol sevgisi değil, aynı zamanda bir duruş, bir yaşam biçimi olduğunun canlı kanıtıdır. Bugün geriye baktığımda, Süleyman başkanın adının sadece Beşiktaş için değil, Türk spor kültürü için de onurla anılmasının en büyük nedeni, bizlere hatırlattığı şu basit ama güçlü hakikattir:
‘Başarı geçici olabilir, ama karakter kalıcıdır..’
KIYMETLİ BAŞKANA MEKTUP;
Saygıdeğer Süleyman Başkanım,
Adınızı andığımda içimde tarifsiz bir saygı ve minnet uyanıyor. Siz sadece Beşiktaş’ın değil, aynı zamanda Türk sporunun da en büyük değerlerinden birisiniz.
Duruşunuz, asaletiniz, beyefendiliğiniz bize her zaman örnek oldu olmaya da devam edecek. Futbolun sadece sahada değil, gönüllerde de kazanıldığını senden öğrendik.
Başkanım, senin yolundan yürüyen herkes adaletin, samimiyetin ve vefanın kıymetini bilir. Bugün aramızda olmasan da miras bıraktığın değerler hâlâ yaşıyor ve bize yol gösteriyor. Senin adını anmak, senin izinden gitmek en büyük gururumuz.
Bugün Dünya Şampiyonası başlıyor! Heyecanlıyız ve umarız Filenin Sultanları Tayland’dan madalyayla döner. Hemen geçelim günün maçına..
Millilerimizin gruptaki ve şampiyonadaki ilk maçı; İspanya ile Türkiye saati ile 15.30’da.. Maçın analizine geçelim tabii öncesinde kısaca bir form grafiğimizi ve kadromuzu ele almamız lazım..
Dürüst olmak gerekirse, tabii ki VNL’in üzerine inşa edilen bir kadro tahmin ediyordum. Bana göre en dikkat çekici eksiklik Deniz ve Alexia’ydı ancak; bütünleşik yapılandırmada, belki özellikle Alexia’ya ihtiyaç duyulmamasının nedeni onun yetersizliği değil, Sinead Jack’in iyi bir turnuva geçirmesi ve Deniz Uyanık ile Santarelli’nin oyun kimyalarının uyumsuzluğu nedeniyle tek ayakçıya daha fazla ihtiyaç duyulmasıydı. Bu bağlantı da Jack millilerle daha fazla zaman geçirdiği için önemli oldu. Ayrıca, Vargas’ın yükselen bir performansı vardı ve daha derli toplu oynamaya başlamıştı. Araya ufak bir ara girdi; daha fazla hazırlık maçı ve antrenman yapıldı ancak; Alexia’nın ve Deniz’in dünya şampiyonu kadrosuna çağrılmaması şahsen beni şaşırttı diyebilirim.
Yaz başında Alexia’dan ve Deniz’den çok ümitliydik; milli takıma çok iyi bir şekilde girmişlerdi. İki pasör çaprazı ile oynamanın, özellikle ikili değişimlerde milli takıma bir kapı açabileceğini düşünüyordum ancak; şu anda böyle bir tercihimiz Santarelli sebebiyle yok. Belki Ebrar’la bunu yapacak hoca.. Simge’nin sakatlığı da Eylül’e büyük bir fırsat sundu; geçmiş olsun diyelim kaptan Simge’ye. Umarım en kısa sürede sahalara döner. Ebrar, Vargas ve Derya zaten performans olarak iyi durumdalar.
Hazırlık maçlarını izleme imkanımız hayli sınırlıydı özellikle Sırbistan maçlarını..
Normal bir kadro; tek acabam Deniz Uyanık ve Alexia olsaydı diye düşünüyorum.
Eğer madalyaya gidersek hiçbir sorun yok lakin madalyaya gidemezsek, “keşke Alexia ve Deniz de olsaydı” deriz, zira biri özellikle hücumda diğeri bilhassa savunmada çok efektif işler yapabilen genç oyuncular, bu kadronun enerjisini de üst seviyelere taşımak demek aynı zamanda.. Bu temel olarak sorgulanabilecek bir tercih olabilir ancak; sonuçta antrenör ekibi, yaz boyunca nasıl antrenman yaptıklarını ve performans gösterdiklerini bizlerden çok daha iyi biliyorlar. Saygı duymak lazım..
İlkin ve Eda Erdem’in dönüşleri, sadece bir hazırlık maçına çıkmalarına rağmen; Sırbistan maçında etkili oldular. Eda’nın tekrar gelmesi, takım düzeni açısından çok kıymetli. Kaptanlık düzeni tamamen eski haline dönmüş durumda; kimsenin kafasında bir karışıklık olmayacak. İlkin de sakatlıktan sonra takımına katkı sağladı.
Bu performansın devam etmesini umuyorum. Performanslar birbirini destekliyor; tek bir oyuncu sahada tek başına bir şey yapamaz takım oyunu şart. Vargas iyi oynadığında, orta oyuncular rahatlıyor. Bu performansların birbirini takip etmesi önemli.
Turnuvanın ilk maçı her spor dalındaki turnuvada olduğu gibi elbette çok çok önemli. Grubun birincisi olarak çıkmak kağıt üstünde garanti gib.. Daha sonra kura şansı etkili olacak; Çekya ve Arjantin maçları önemli. Maçları sahada oynamak zorundayız; turnuvalar böyle işler. Turnuvanın başından sonunu düşünmemeliyiz; her günkü maça odaklanmalıyız. Direnç göstermemiz gerekiyor; kırılganlık yaşamamalıyız.
Kadromuza bakalım: Pasör ikilimiz Cansu ve Elif. Pasör çaprazında Vargas var; smaçörlerde; İlkin, Ebrar, Derya ve son derece formda olan Yaprak ile Hande; orta oyuncular Aslı, Zehra, Sinead Jack ve Eda. Liberolar; Eylül ve Gizem.
Kaptan Eda Erdem’in bu; 5. turnuvası olacak gerçekten etkileyici bir kariyer.
Cansu’nun fiziksel durumu henüz %100 değil; %90 hatta %80 dahi olursa işler çok değişir. Elif ve Cansu turnuvaya bomba gibi gireceklerdir.
Daha önce büyük küresel turnuvalarda bir türlü kürsüye çıkamadık; Avrupa şampiyonu olduk, VNL şampiyonu olduk, ama dünya şampiyonası ve olimpiyatlarda ne yazık ki kürsümüz yok. Bu turnuva turnuva ağacı itibariyle de gerçekten iyi bir fırsat.
Kura açısından da şanslıyız. Eğer yarı finale kadar kayıpsız gidersek, madalya alma şansımız çok yüksek. Hazırlık maçları da yapıldı; bazıları 2-2 bitti ve 5 set oynanmadı. ABD maçı gibi. Bu hazırlık maçları, oyuncuları riske atmadan ve yorulmadan daha kontrollü geçti.
Turnuva sırasında maç psikolojisi çok çok önemli. Grubun ilk maçına bugün yani 23 Ağustos’ta İspanya ile başlıyoruz. İspanya’nın pasörleri oldukça deneyimli; 46 yaşında.. Bulgaristan ve Kanada da tehlikeli takımlar. Grup aşamasında agresif oynamamız gerekiyor; rakibe bakmadan, skora bakmadan mücadele etmeliyiz.
Kura açısından şanslıyız: İtalya, Brezilya, Polonya ve Çin diğer tarafta yani finale dek karşılaşma ihtimalimiz yok. İtalya ve Brezilya VNL finalinde karşılaştı ve hayli güçlüler,formdalar.. Brezilya, Ana Kristina kaybı nedeniyle eksik diyebilirim zira takımın bel kemiği niteliğinde son dönemde. İtalya ise sorunsuz devam ediyor. Bu durum, bizim için çok iyi. Eğer yarı finale kadar kayıpsız gidersek, madalya alma şansımız yüksek.
Son olarak gelelim bugünkü maçın analizine;
Rakibimiz İspanya;
Kadrosunda;
🏐 İspanya Kadın Voleybol Milli Takımı
No
Oyuncu Adı
Pozisyon
1
Ariadna Priante
Pasör
2
Maria José Corral
Pasör
4
Alba Hernández
Orta Oyuncu
8
María Pizà
Libero
9
Andrea Aranda Muñoz
Pasör
11
María de Paula
Smaçör
12
Laura Varela
Orta Oyuncu
13
Lucia Llabrés
Libero
16
Laura Schlegel
Smaçör
17
Carolina Escamilla
Smaçör
18
Andrea Jiménez
Orta Oyuncu
22
Andrea Lázaro
Pasör
24
Carolina Fernández
Smaçör
33
Laura Segura
Smaçör
Deneyimli Pasörler: Ariadna Priante ve María José Corral, takımın oyun kurucuları olarak önemli bir rol üstleniyor. Özellikle Corral tecrübesiyle bir hayli ön plana çıkıyor.
Genç ve Dinamik Smaçörler: Laura Schlegel, Carolina Escamilla ve Andrea Lázaro gibi genç smaçörler hücumu şekillendiriyor lakin; kadromuza nazaran gerek kırılganlıklarıyla gerekse hücum çeşitliliği açısından hayli kısıtlı yeteneğe sahipler diyebilirim.
Defansif Güç: María Pizà ve Lucia Llabrés, savunma hattında deneyimli libero oyuncuları olarak dikkat çekiyor. Hücumda gençler savunmada tecrübeli oyuncular tercih edilmiş turnuva mantığı ile..
Orta Oyuncu Seçenekleri: Alba Hernández, Laura Varela ve Andrea Jiménez, blok ve hücumda takımın merkez oyuncuları olarak görev yapıyor
İspanya’nın kadrosu; deneyim ve genç yeteneklerin dengeli bir karışımını sunuyor.
Bu çeşitlilik, takımın hem hücumda hem de savunmada esneklik kazandırıyor.
Özellikle genç hücum oyuncula olan Laura, Carolina, Andrea’nın performansları, İspanya’nın turnuvadaki başarısını etkileyecektir.
Hedefleri tıpkı Kanada ve Bulgaristan’ın da isteyeceği üzere grupta ikinci sırayı almak olacak lakin şansları yok denecek kadar az benim nazarımda..
***3-0’lık rahat bir galibiyet beklentim var. Setlerin belli sekanslarında 3,4 sayılık seriler verebiliriz ancak; en fazla bunu yapabilirler. ’25-17, 25-18′ bandında setlerle üstünlük kuracağımızı zannediyorum. Kadro derinlikleri hayli zayıf çıkış trendinde olduklarını söylemek de hayli güç özellikle İlkin’in skorer olacağını öngörüyorum uzun bir aranın ardından hırslı dönecektir.. Şahsi kanaatim; Filenin Sultanları maçı 3-0 rahat kazanacaktır.
Davanın içeriksel özeti: Bir çocuğun; hareket halindeki bir kamyonun koşu bandında seyahat ederken yaralanması sonucu açılan tazminat davasıdır. Mahkeme, sürücünün çocuğu koşu bandına almasının ve dikkatini yeterince vermemesinin ihmal olduğuna karar vermiştir ancak; üst merci olan jüri, çocuğun “aracın hareket ederken koşu bandında durmasının” katkılı kusur oluşturduğunu ve bu nedenle tazminatın %25 oranında azaltılması gerektiğini belirtmiştir.
Mahkeme Kararı: Kanada Yüksek Mahkemesi, çocuğun katkılı kusurunun “doğrudan ve etkin bir neden” olmadığını, “sadece bir ön koşul” (sine qua non) teşkil ettiğini ve bu nedenle katkılı kusur bulunmadığını belirtmiştir. Mahkeme, “yakın nedensellik” (proximate cause) ilkesini vurgulayarak, çocuğun eyleminin kazanın esas nedeni olmadığını ifade etmiştir. Sonuç olarak, katkılı kusur nedeniyle yapılan %25’lik indirim kaldırılmış ve tazminat tam olarak verilmiştir.
Hukuki Değerlendirme
Katkılı Kusur İlkesi: Kanada’da katkılı kusur yani bir nevi kusurlu sorumluluk hali, bir kişinin eyleminin kazanın esas nedeni olup olmadığını belirlemek için “yakın nedensellik” ilkesine dayanır. Bu, sadece kazanın gerçekleşmesine katkıda bulunan, ancak; esas nedeni oluşturmayan eylemlerin katkılı kusur olarak kabul edilmeyeceğini ifade eder.
Mahkemenin Yaklaşımı: Mahkeme, çocuğun eyleminin kazanın esas nedeni olmadığını belirleyerek, katkılı kusur bulunmadığına karar vermiştir. Bu yaklaşım, “yakın nedensellik” ilkesinin doğru bir şekilde uygulanmasını ve adaletin sağlanmasını amaçlamaktadır.
Hukuki Sonuçlar: Mahkemenin bu kararı, katkılı kusurun sadece kazanın esas nedeni olan eylemler için geçerli olduğunu ve bu tür eylemlerin tazminat miktarını etkileyebileceğini göstermektedir. Bu, hem mağdurların haklarını korumak hem de adaletin sağlanması açısından önemlidir.
Türkiye’de; ”şeffaflık ve hesap verebilirlik”, tüm dünyada olduğu gibi demokratik işleyişin temel taşlarıdır.
8 Kasım 2002 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan “Billboard Davası” haberi, bu çerçevede dikkatle okunması gereken bir örnek teşkil ediyor.
Habere göre, aralarında dönemin AKP liderinin de bulunduğu 18 kişi, reklam tabelası ihalesinde 50 trilyon 7 milyar liralık yolsuzluk iddiasıyla yargılanmaya başlamıştı.
Hukuki açıdan bu davanın önemi; ihale süreçlerinin denetlenebilirliği ve kamu görevlilerinin sorumluluk sınırları konusunda ortaya çıkan tartışmalarda kendini gösteriyor. İhale süreçleri, yasaların öngördüğü şekilde yürütülmeli; yetkilerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmelidir. Buradaki iddialar, yalnızca bireysel suçlamalar olarak değil, aynı zamanda kamu kaynaklarının etkin ve adil kullanımının teminatı olarak ele alınmalıdır.
Yargılama sürecinde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, iddiaların somut delillere dayanması ve savunma haklarının eksiksiz sağlanmasıdır.
Gazete haberinde belirtildiği üzere; sanıklar hakkında belediye arazilerinin usulsüz kullanımı ve ihalenin hukuka aykırı biçimde yürütüldüğü yönünde iddialar bulunuyor. Bu noktada bağımsız yargı organlarının rolü, kamu vicdanının ve hukukun güvence altına alınması açısından kritik önemdedir.
Hukukun üstünlüğü, siyasi kişilerin veya kamusal görevlerdeki yetkililerin üzerinde de eşit şekilde uygulanmalıdır. Billboard Davası, sadece bir ihale meselesi değil, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti standartlarının sınandığı bir olay olarak değerlendirilebilir. Sonuç ne olursa olsun, bu tür davalar, yargının tarafsızlığı ve şeffaflığının kamu tarafından gözlemlenmesine olanak tanır.
Sonuç olarak; Billboard Davası hukuki süreçlerin halk nezdinde güven tesis etmesinin önemini bir kez daha hatırlatıyor. İhale ve kamu kaynakları konusunda yolsuzluk iddialarının titizlikle incelenmesi, Türkiye’nin hukuk devleti olma iddiasını güçlendiren bir adımdır.
Match-Fixing in Australian Football: A Sports Law Perspective
Recent match-fixing allegations in Australian football, particularly the “yellow card scandal,” have reignited debates surrounding sports law, encompassing disciplinary measures, criminal law, and international cooperation. This study examines the current legal framework in Australia, evaluates the potential benefits of the Macolin Convention, and offers a comparative analysis with Portugal and France. The paper highlights the challenges and opportunities for aligning Australian sports law with international standards.
Introduction
The integrity of sports competitions is a fundamental principle of sports law. Match-fixing represents one of the most severe threats to this integrity. The recent “yellow card scandal” in Australian football has drawn attention to both ethical and legal dimensions. Licensed betting operators reported unusual odds movements to law enforcement, demonstrating the role of private actors in maintaining public order. This case highlights the intersection between disciplinary law, criminal law, and international regulation.
Legal Dimensions of Match-Fixing
–Disciplinary Law
FIFA’s Disciplinary Code (Art. 18) and UEFA’s Code of Ethics (Art. 12) impose severe sanctions for manipulation of sporting competitions. The Australian Football Federation similarly enforces long-term bans on players who compromise match integrity.
–Criminal Law
Match-fixing extends beyond sports disciplinary mechanisms. Under Australian state laws, fraudulent activity and organized crime provisions may apply, creating an overlap between sports law and criminal law. Criminal prosecution may include imprisonment and financial penalties.
International Framework and the ”Macolin Convention”
The Council of Europe’s 2014 Convention on the Manipulation of Sports Competitions (Macolin Convention) mandates cooperation among states, sports organizations, and betting operators.
Article 5: Obliges states to implement preventive measures.
Article 11: Mandates international cooperation between law enforcement authorities.
Australia has not yet ratified the Macolin Convention. The absence of a uniform federal regulation leads to inconsistencies across states, weakening the effectiveness of anti-match-fixing measures.
Comparative Legal Analysis
Portugal:Law No. 14/2024 prescribes up to eight years of imprisonment for match-fixing, alongside disqualification from sporting duties and ineligibility for public funding.
France: Penal Code, Article 445-1-1, criminalizes manipulation of sporting events and imposes legal penalties.
These examples provide potential models for legislative reform in Australia.
Conclusion
The recent match-fixing allegations in Australian football underscore the multidimensional nature of sports law. Effective regulation requires:
Comprehensive federal legislation,
Ratification of the Macolin Convention,
Coordinated efforts among sports federations, betting operators, and law enforcement.
Without such measures, match-fixing scandals will continue to undermine not only athletes’ careers but also public confidence in sports.
From a personal analytical perspective, the recent match-fixing allegations in Australian football illustrate not only the vulnerability of sports to manipulative practices but also the broader systemic challenges facing national and international sports governance. While disciplinary codes and criminal statutes provide a framework for punitive measures, the effectiveness of these instruments is contingent upon robust enforcement mechanisms and comprehensive regulatory alignment across jurisdictions. Australia’s current absence from the Macolin Convention exposes a significant gap in its capacity to engage in coordinated international action, leaving both athletes and federations susceptible to reputational and legal risks. Comparative examples from Portugal and France suggest that integrating criminal sanctions with administrative and sporting penalties can enhance deterrence; however, such measures must be accompanied by proactive education programs for athletes, transparent governance structures within federations, and real-time monitoring by betting regulators. Personally, I perceive this incident as a critical juncture that underscores the need for Australia to transition from reactive enforcement to a preventive, integrity-centered model. Only through embracing international best practices and cultivating a culture of accountability within all levels of sport can the country safeguard the legitimacy of its competitions and restore public confidence. Ultimately, the scandal demonstrates that sports law cannot exist in isolation: it must intersect strategically with ethics, governance, and criminal justice to effectively uphold the principles of fairness and integrity in contemporary sport.
References
Council of Europe, Convention on the Manipulation of Sports Competitions (Macolin Convention), CETS No. 215, 2014.
FIFA, FIFA Disciplinary Code, 2023.
UEFA, UEFA Ethics and Disciplinary Regulations, 2022.
Portugal, Law No. 14/2024 on Integrity in Sport, Diário da República, 19 January 2024.
France, Penal Code, Article 445-1-1.
Interpol & Europol, Match-Fixing Report, 2023.
The Guardian, “The world betting game: is football more susceptible to match-fixing in Australia?”, 21 August 2025.
Türkiye’de; ”şeffaflık ve hesap verebilirlik”, tüm dünyada olduğu gibi demokratik işleyişin temel taşlarıdır.
8 Kasım 2002 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan “Billboard Davası” haberi, bu çerçevede dikkatle okunması gereken bir örnek teşkil ediyor.
Habere göre, aralarında dönemin AKP liderinin de bulunduğu 18 kişi, reklam tabelası ihalesinde 50 trilyon 7 milyar liralık yolsuzluk iddiasıyla yargılanmaya başlamıştı.
Hukuki açıdan bu davanın önemi; ihale süreçlerinin denetlenebilirliği ve kamu görevlilerinin sorumluluk sınırları konusunda ortaya çıkan tartışmalarda kendini gösteriyor. İhale süreçleri, yasaların öngördüğü şekilde yürütülmeli; yetkilerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmelidir. Buradaki iddialar, yalnızca bireysel suçlamalar olarak değil, aynı zamanda kamu kaynaklarının etkin ve adil kullanımının teminatı olarak ele alınmalıdır.
Yargılama sürecinde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, iddiaların somut delillere dayanması ve savunma haklarının eksiksiz sağlanmasıdır.
Gazete haberinde belirtildiği üzere; sanıklar hakkında belediye arazilerinin usulsüz kullanımı ve ihalenin hukuka aykırı biçimde yürütüldüğü yönünde iddialar bulunuyor. Bu noktada bağımsız yargı organlarının rolü, kamu vicdanının ve hukukun güvence altına alınması açısından kritik önemdedir.
Hukukun üstünlüğü, siyasi kişilerin veya kamusal görevlerdeki yetkililerin üzerinde de eşit şekilde uygulanmalıdır. Billboard Davası, sadece bir ihale meselesi değil, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti standartlarının sınandığı bir olay olarak değerlendirilebilir. Sonuç ne olursa olsun, bu tür davalar, yargının tarafsızlığı ve şeffaflığının kamu tarafından gözlemlenmesine olanak tanır.
Sonuç olarak; Billboard Davası hukuki süreçlerin halk nezdinde güven tesis etmesinin önemini bir kez daha hatırlatıyor. İhale ve kamu kaynakları konusunda yolsuzluk iddialarının titizlikle incelenmesi, Türkiye’nin hukuk devleti olma iddiasını güçlendiren bir adımdır.