Mahkeme Kararları

CMK m.52 kapsamında mağdur küçüğün tanıklığı sırasında kameralı kayıt zorunluluğu;


YARGITAY 6. CEZA DAİRESİ
E. 2008/6785 – K. 2009/8406 – T. 11.5.2009
DAVA : Yağma suçundan şüpheliler M.O., S.G., K.K., M.A. ve M A. haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 28/12/2007 tarihli ve 2007/9148 soruşturma, 2007/4040 esas, 2007/188 sayılı iddianamenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 170. maddesine uygun bulunmadığından bahisle aynı Kanun’un 174. maddesi gereğince iadesine dair, Tekirdağ 2.Ağır Ceza Mahkemesinin 03/01/2008 tarihli ve 2007/68 iddianame değerlendirme sayılı kararına yönelik itirazın kısmen kabulüne ilişkin, TEKİRDAĞ 1.Ağır Ceza Mahkemesinin 14/01/2008 tarihli ve 2008/34 müteferrik sayılı kararına karşı Adalet
Bakanlığının 19/02/2008 gün ve 10594 sayılı kanun yararına bozma istemine dayalı Yargıtay C.Başsavcılığının 13/03/2008 gün ve 48032 sayılı ihbar yazısı ile infaz dosyası 27/03/2008 tarihinde Dairemize gönderilmekle incelendi:
Anılan Yazıda;
Dosya kapsamına göre, Tekirdağ 2.Ağır Ceza Mahkemesince; yaşları küçük olup aynı zamanda olayın tanığı konumunda bulunan mağdurlar S.Ö., R.M.M., Ş.B.O., Ö.O.A., A.D. ve M.I’nın Cumhuriyet Savcılığında ifadeleri alınırken, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 52/3-a maddesi uyarınca görüntülü veya sesli kayıt alınması zorunlu olan tanık beyanlarının usule uygun şekilde toplanmamış olması gerekçesi ile iddianamenin iadesine karar verilmiş ise de;
5271 sayılı Kanun’un 170/3. maddesinde iddianamede hangi hususların gösterileceği aynı Kanun’un 174/1. maddesinde ise iddianamenin hangi hallerde iadesine karar verileceğinin öngörüldüğü, iade nedenleri arasında usuli eksikliklerin bulunmasının gösterilmediği, her ne kadar küçük mağdurların Cumhuriyet Savcılığında ifadeleri alınırken anılan Kanun’un 52/3-a maddesi uyarınca görüntü veya ses kaydı alınmasının zorunlu olmasına rağmen buna uyulmaması usul ve yasaya aykırı ise de, bu eksikliğin iade nedeni olarak yasada gösterilmediği, ayrıca bu eksikliğin alınan ifadenin geçersizliğini doğurmayacağından, suçun sübutuna etki edeceği mutlak sayılan mevcut bir delilin toplanmamış olması sonucunu da meydana getirmeyeceği cihetle, bu sebebe dayalı iddianamenin iadesine yönelik itirazın da kabulü gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiş olduğundan bahisle 5271 sayılı CMK.nun 309.maddesi uyarınca anılan kararın bozulması Dairemizden istenilmiştir.
Kanun yararına bozma istemine dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ihbar yazısı ve incelenen dosya içeriğine göre;
KARAR : 5271 sayılı CMK.nun 170/3 ve 174/1. maddelerinde iddianamede nelerin gösterileceği ve hangi hallerde iadesine karar verileceğinin belirtildiği, aynı Yasanın 170/2. maddesinde, soruşturma evresi sonucunda toplanan kanıtlar, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa Cumhuriyet Savcısının bir iddianame düzenleyeceğinin hükme bağlandığı, elde edilen kanıtları yorumlayarak faili ve suç niteliğini takdir ve belirlemenin Mahkemenin görevine gireceği, somut dosyada yaşları küçük olan yakınanların ifadeleri alınırken 5271 sayılı CMK.nun 52/3-a maddesi
uyarınca görüntü ve ses kaydı alınmamışsa da bu eksikliğin alınan ifadenin geçersizliği sonucunu doğurmayacağı ve iade nedeni sayılamayacağı gözetilmeden itirazın kabulü yerine yazılı şekilde karar verilmesinde isabet bulunmadığından,
SONUÇ : Tekirdağ 1.Ağır Ceza Mahkemesinin 14.01.2008 gün ve 2008/34 değişik iş sayılı kararının 5271 sayılı CMK.nun 309. maddesi gereğince BOZULMASINA, Tekirdağ 2.Ağır Ceza Mahkemesinin 03.01.2008 günlü iddianamenin iadesi kararının kaldırılmasına, Mahkemece yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hükmün verilmesine, 11.05.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
YARGITAY 4. CEZA DAİRESİ
E. 2010/13987 – K. 2010/21570 – T. 14.12.2010
DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:
KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede:
Eylemlere ve yükletilen suçlara yönelik O Yer Cumhuriyet Savcılarının temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden sanık yararına konulan usul hükümlerine aykırı davranılması kararın sanık aleyhine bozulması için Cumhuriyet Savcısına hak vermeyeceği ve çocuk mağdurun dinlenirken görüntüsünün alınmasının tanıklığı halinde söz konusu olduğundan tebliğnameye aykırı olarak,
SONUÇ : Temyiz davasının esastan reddiyle hükümlerin ONANMASINA,
14.12.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Tutuklama;

YARGITAY

6.CEZA DAİRESİ
E. 2006/8803 – K. 2006/5634 – T. 6.6.2006
DAVA : Geceleyin bina dahilinden hırsızlığa teşebbüs suçundan şüpheli
Güven Kanat hakkında yapılan soruşturma evresi sırasında 5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Kanunun 101/1-2,a maddesi uyarınca tutuklanmasına
dair C. Başsavcılığınca yapılan talep üzerine, soruşturma evresinde
tutuklamanın Sulh Ceza Mahkemesinden talep edilebileceği ve görevli
olunmadığından bahisle evrakın yetkili ve görevli İstanbul Nöbetçi Sulh
Ceza Mahkemesine gönderilmesine dair İ. 4. Çocuk Mahkemesinin
17/02/2006 tarihli ve 2006/7 D.İş sayılı kararına yapılan itirazın reddine
ilişkin İ. 3. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesinin 24/02/2006 tarihli ve 2006/4
D.İş sayılı kararına karşı Adalet Bakanlığının 07/04/2006 gün ve 14606
sayılı kanun yararına bozma istemine dayalı Yargıtay C. Başsavcılığının
08/05/2006 gün ve Y.E 74931 sayılı ihbar yazısı ile infaz dosyası
18/05/2006 tarihinde dairemize gönderilmekle incelendi:
KARAR : Anılan yazıda;
… 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunun “Mahkemelerin Görevi” kenar
başlıklı 26. maddesinde yer alan ” ( 1 ) Çocuk Mahkemesi Asliye Ceza
Mahkemesi ile Sulh Ceza Mahkemesinin görev alanına giren suçlar
bakımından suça sürüklenen çocuklar hakkında açılacak davalara bakar, (
2 ) Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi Çocuklar tarafından işlenen ve Ağır Ceza
Mahkemesinin görev alanına giren suçlarla ilgili davalara bakar, ( 3 )
Mahkemeler ve Çocuk Hakimi bu kanunda ve diğer kanunlarda yer alan
tedbirleri almakla görevlidir. ( 4 ) Çocuklar hakkında açılan kamu davaları
kanunun 17. madde hükümleri saklı kalmak suretiyle bu kanunla kurulan
mahkemelerde görülür” hükmü ile,
Aynı kanunun “Uygulanacak Hükümler” kenar başlıklı 42. maddesindeki
“bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde Ceza Muhakemesi Kanunu …
hükümleri uygulanır.” şeklindeki düzenlenen ve 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunun 4. kısmında “Koruma Tedbirleri” olarak yakalama ve
gözaltı tutuklama, Adli kontrol, arama ve el koyma tedbirlerinin düzenlenmiş
olması karşısında Çocuk şüpheli hakkında tedbir niteliğinde olan tutuklama
kararını vermeye yetkili ve görevli mahkemesinin Çocuk Mahkemesi olması
dikkate alınmaksızın itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar
verilmesinde isabet görülmemiş olduğundan bahisle 5271 sayılı CMK nun

6.maddesi uyarınca anılan kararın bozulması dairemizden istenilmiştir.
SONUÇ : Kanun yararına bozma istemine dayanan Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığının ihbar yazısı incelenen dosya içeriğine göre yerinde
görüldüğünden kabulü ile hırsızlık suçundan sanık Güven Kanat hakkında
İ. 3. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesinden verilip kesinleşen 24/02/2006 tarih
ve 2006/4 D.İş sayılı kararın 5271 sayılı CMK nun 309. maddesi uyarınca
anılan kararın BOZULMASINA, 06.06.2006 tarihinde oybirliği ile karar
verildi.
YARGITAY 3. CEZA DAİRESİ
E. 2007/4265 – K. 2007/3641 – T. 19.4.2007
ÖZET : Çocuk Koruma Kanunu’nda suça sürüklenen çocuklar hakkında
koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarına çocuk hakimi tarafından karar
verilebileceği halde, adli kontrol ve tutuklama kararına hangi merciin karar
verilebileceği belirtilmediğinden bir ceza muhakemesi tedbiri olan tutuklama
kararı Çocuk Koruma Kanununda bir düzenleme bulunmadığından anılan
Kanunun 42/1. maddesi delaletiyle Ceza Muhakemesi Kanununun
“Tutuklama Kararı” başlıklı 101/1. maddesi uyarınca çocuk hakkında
soruşturma evresinde tutuklama kararını Sulh ceza Hakiminin vermesi
gerekir.
DAVA : Yaralama suçundan şüpheli Zübeyir Akın hakkında yapılan
soruşturma evresi sırasında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun
100, 101/1. maddeleri uyarınca tutuklanmasına dair Adana cumhuriyet
Başsavcılığınca yapılan talep üzerine, soruşturma evresinde tutuklamanın
Sulh Ceza Mahkemesinden talep edilebileceği ve görevli olmadığından
bahisle, evrakın görevli ve yetkili Adana Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine
gönderilmesine ilişkin Adana 1. Çocuk Mahkemesinin 07.11.2006 tarihli ve
2006/52 değişik iş sayılı kararına yönelik itirazın kabulü ile görevsizlik
kararının kaldırılmasına dair Adana 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 08.11.2006
tarihli ve 2006/359 değişik iş sayılı kararına karşı Adalet Bakanlığı
31.01.2007 gün ve 004719 sayılı dosyası Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığının 21.02.2003 gün ve KYB 2007/24967 ihbarnamesiyle
Yargıtay İkinci Ceza Dairesi Yüksek Başkanlığına gönderilmiş olup, anılan
Dairece 12.03.2007 gün, 2007/2703 – 3643 sayılı görevsizlik kararı ile
Dairemize gönderilmekle incelendi.
Mezkur ihbarname ile;
Dosya kapsamına göre, soruşturma evresinde çocuk suçlu hakkında
tutuklama kararını vermeye yetkili ve görevli mahkemenin Çocuk
mahkemesi olduğundan bahisle itirazın kabulüne karar verilmiş ise de;
Bilindiği üzere; 07.03.2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 6.maddesinde Çocuk Koruma Kanununda hüküm bulunmayan hallerde
Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş olup,
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 101. maddesinin birinci fıkrası
uyarınca da “soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına sulh ceza
hakimi tarafından kovuşturma evresinde mahkemece karar verilir.”
hükmüne yer verildiği anılan kanun’da ceza muhakemesinin “soruşturma”
ve “kovuşturma” olmak üzere iki evreye ayrıldığı, keza Kanunun 162.
maddesinde “Cumhuriyet savcısı, ancak hakim tarafından yapılabilecek bir
soruşturma işlemine gerek görürse istemlerini bu işlemin yapılacağı sulh
hakimine bildirir. Sulh ceza hakimi istenilen işlem hakkında Kanuna uygun
olup olmadığını inceleyerek karar verir ve gereğini yerine getirir.” şeklinde
bir düzenleme mevcut olup, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nda da
muhakemenin “soruşturma” ve “kovuşturma” olarak ikiye ayrıldığı, ancak
soruşturma evresinde tutuklama veya adli kontrol gibi ancak hakim
tarafından yapılabilecek bir soruşturma işlemi ile ilgili olarak, hangi hakim
tarafından karar verileceği hususunun gösterilmediği, bunun da zikredilen
hususlarda kanun koyucunun amacının genel hükümlere göre işlem
yapılması olduğunu gösterdiği,
Keza, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 26. maddesinin üçüncü
fıkrasında öngörülen “Mahkemeler ve çocuk hakimi, bu kanunda ve diğer
kanunlarda yer alan tedbirleri almakla görevlidir” hükmü nedeniyle,
soruşturma evresinde yasa kapsamına giren ve suç işleyen çocuklara
ilişkin tutuklama kararlarının çocuk mahkemeleri tarafından verilebileceği
ileri sürülebilirse de Kanun’un hükümet gerekçesine bakıldığında madde
metninde belirtilen tedbirlerin açıkça gerek Çocuk Koruma Kanunu ve
gerekse diğer kanunlarda yer alan koruyucu ve destekleyici tedbirler olarak
belirtildiği, oysa tutuklama ve adli kontrol kararlarının Ceza Muhakemesi
tedbiri olduğu, bu nedenle bu kapsama girmeyeceği gözetildiğinde, itirazın
reddi yerine, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden
bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca
anılan kararın bozulması lüzumu ihbar olunduğu anlaşıldı.
Gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanun’unda; suça itilen çocuk yaştaki
şüphelilerin soruşturma evresinde anılan Kanunun 5. inci ve devamı
maddelerinde “koruyucu ve Destekleyici Tedbirler” başlığı altında şüpheli
çocuğu korumak için bir dizi tedbirler öngörülmüş, Kanunun 7. inci
maddesinde ise, “Koruyucu ve destekleyici tedbir kararının çocuk hakimi
tarafından alınabileceği” belirtilmiş, 8. inci madde de “bu tedbirlere karar
verme yetkisinin, çocuğun ana, baba, vasi veya birlikte yaşadığı kimselerin
bulunduğu yerdeki çocuk hakimine ait olduğu” vurgulanmıştır.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 20. maddesinde “adli kontrol”
başlığı altında belirtilen Ceza Muhakemesi Kanununun 109. maddesinde
sayılanlara ilave olarak bazı tedbirler öngörülmüş, aynı maddenin 2 inci
fıkrasında ise; “ancak bu tedbirlerden sonuç alınamaması, sonuç
alınamayacağının anlaşılması ve tedbirlere uyulmaması durumunda
tutuklama kararı verilebilir” şeklinde düzenleme getirilmiş ve adli kontrol
tedbirleri arasında gösterilen tutuklama kararını hangi mercinin vereceği
konusunda bir düzenleme bulunmamaktadır.
Çocuk Koruma Kanunu’nun “uygulanacak hükümler” başlıklı 42. maddesi
“Bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde Ceza Muhakemesi Kanunu
hükümleri uygulanır” amir hükmü nazara alındığında Çocuk Koruma
Kanunu’nda suça sürüklenen çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici
tedbir kararlarına çocuk hakimi tarafından karar verilebileceği halde, adli
kontrol ve tutuklama kararına hangi merciin karar verilebileceği
belirtilmediğinden bir ceza muhakemesi tedbiri olan tutuklama kararı Çocuk
Koruma Kanununda bir düzenleme bulunmadığından anılan Kanunun 42/1.
maddesi delaletiyle Ceza Muhakemesi Kanununun “Tutuklama Kararı”
başlıklı 101/1. maddesi uyarınca çocuk hakkında soruşturma evresinde
tutuklama kararını Sulh ceza Hakiminin vermesi gerektiği anlaşılmakla;
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle Adalet Bakanlığının Kanun yararına bozma
isteyen yazısına dayanan ihbarnamede ileri sürülen düşünce yerinde
görüldüğünden itiraz üzerine Adana 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilip
kesinleşen 08.11.2005 tarihli ve 2006/359 değişik iş sayılı kararın 5271
sayılı CMK. nın 309. maddesinin 4. fıkrasının ( a ) bendi uyarınca
BOZULMASINA, bozma doğrultusunda müteakip işlemlerin mahallinde
yerine getirilmesi için dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.04.2007 gününde oybirliği ile
karar verildi.

Sosyal İnceleme;

YARGITAY 2. CEZA DAİRESİ
E. 2009/16557 – K. 2010/20551 – T. 22.6.2010
DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü:
KARAR : Sanık müdafii ikinci duruşmaya katılmış ve sanığın müdafii
huzurunda bu celse savunmasının alınmış olması karşısında
tebliğnamedeki ( 1 ) nolu bozma düşüncesine, sanığa verilen hapis cezası
adli para cezasına çevrilirken mahkemenin gerekçesinde ve
uygulamasında bir isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamedeki ( 3 ) nolu
bozma düşüncesine iştirak edilmemiş, dosya içeriğine göre diğer temyiz
itirazları yerinde görülmemiştir.
Ancak;
1- Çocuk Koruma Kanunu’nun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar
Hakkındaki Yönetmeliğin 20/1-7. maddesi ve 5395 sayılı Çocuk Koruma
Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca; fiil işlendiği sırada 15 yaşını doldurmuş
olup da 18 yaşını doldurmamış çocukların işledikleri fiilin hukuki anlam ve
sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme
yeteneğinin olup olmadığının takdiri bakımından, sosyal yönden inceleme
yaptırılmasının gerekli olduğu, mahkemece sosyal İnceleme raporuna
gerek görülmediği takdirde ise gerekçesinin kararda gösterilmesinin zorunlu
olduğu gözetilmeden eksik kovuşturma İle yazılı şekilde hüküm kurulması,
2- 5395 sayılı Yasa’nın 11. maddesi ve Çocuk Koruma Kanunu’na Göre
Verilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbir Kararlarının Uygulanması
Hakkındaki Yönetmeliğin 8. maddesi uyarınca, fiili işlediği sırada oniki
yaşını bitirmiş onbeş yaşını doldurmamış bulunan çocuklar ile onbeş yaşını
doldurmuş ancak onsekiz yaşını doldurmamış sağır ve dilsizlerin işledikleri
fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamamaları veya davranışlarını
yönlendirme yeteneklerinin yeterince gelişmemiş olması halinde
mahkemece suça sürüklenen ve ceza sorumluluğu olmayan çocuklarla
korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında tedbir verilebileceği gözetilmeden
ceza sorumluluğu olan ve hakkında mahkumiyet hükmü kurulan sanık
hakkında 5395 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca tedbire hükmedilmesi,
3- Dosya içeriğine göre, mağdurun konut dokunulmazlığını bozma suçu
yönünden belgeye dayalı bir zararının bulunmadığına, manevi zararın
hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilip verilmeyeceğinin
değerlendirilmesi sırasında nazara alınamayacağına göre, denetime olanak
verecek şekilde koşullardan hangisinin sanık tarafından sağlanmadığı
açıkça hükümde gösterilmeden, şartların oluşmadığı gerekçesiyle hükmün
açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi,
SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla
yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı istem gibi (
BOZULMASINA ), 22.06.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi
YARGITAY 3. CEZA DAİRESİ
E. 2008/14688 – K. 2008/15750 – T. 3.12.2008
DAVA : Kasten yaralama suçundan şüpheli Ali Rıza B. hakkında yapılan
soruşturma evresi sonucunda Çayırlı Cumhuriyet Başsavcılığınca
düzenlenen 05.02.2008 tarihli ve 2008/6 soruşturma, 2008/19 esas,
2008/11 sayılı iddianamenin 5271 sayılı Ceza Mahkemesi Kanunu’nun
170.maddesine uygun bulunmadığından bahisle aynı Kanun’un 174.
maddesi gereğince iadesine dair, Çayırlı Asliye Ceza Mahkemesinin
19.02.2008 tarihli ve 2008/11 sayılı iddianamenin değerlendirilmesine dair
kararına yönelik itirazın kısmen kabul, kısmen reddine ilişkin, mercii
Erzincan Ağır Ceza Mahkemesinin bila tarihli ve 2008/71 değişik iş sayılı
kararına karşı Adalet Bakanlığının 30.04.2008 tarih ve 24693 sayılı
yazısıyla kanun yararına bozma isteminde bulunulduğundan bu işe dava
dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığmın 21.05.2008 tarih ve
2008/107617 sayılı tebliğnamesi ve Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 23.06.2008
tarih ve 2008/14109-11565 sayılı görevsizlik kararıyla Dairemize
gönderilmekle incelendi;
Mezkur ihbarnamede;
Tüm dosya kapsamına göre, Çayırlı Asliye Ceza mahkemesince şüpheli
çocuk hakkında sosyal inceleme raporu düzenlenmemiş olduğundan
bahisle iddianamenin iadesine karar verilmiş ise de, 5271 sayılı Ceza
Mahkemesi Kanunu’nun 170. maddesinde, iddianamede bulunması
gereken hususların neler olacağının gösterildiği, aynı Kanun’un 174/1.
maddesinde ise iddianamenin hangi hallerde iadesine karar verileceğinin
belirtildiği, 5271 sayılı Kanun’un 17012. maddesinde yer alan “ soruşturma
evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe
oluşturuyorsa; Cumhuriyet Savcısı, bir iddianame düzenler” hükmü
uyarınca Cumhuriyet Savcısının dava açmasının zorunlu olduğu ve suçun
hukuki nitelendirilmesinin de Cumhuriyet Savcısına ait olduğu, bu durumda
mahkemece, iddianamede gösterilen olaylarla ilgili olarak ibraz edilen
deliller ve yargılama sırasında ibraz edilebilecek deliller birlikte
değerlendirilerek yargılama sonucuna göre bir karar verilmesi gerekeceği,
kaldı ki 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 35. maddesi gereğince,
suça sürüklenmiş ve ceza sorumluluğu bulunmayan çocuk hakkında tedbir
kararı verilmeden önce yaptırılacak olan sosyal incelemenin hakimin takdir
yetkisinde olduğu, keza anılan maddenin 3. fıkrasına göre, mahkeme veya
çocuk hakimi tarafından çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılmaması
halinde, gerekçesinin kararda gösterilmesi gerektiğinin, belirtilmesi
karşısında bu hususların tespit ve değerlendirilmesinin mahkemesine ait
olduğu gözetilmeksizin itirazın bu yönden de kabulü, yerine yazılı şekilde
reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı
CMK.nun 309. maddesi gereğince anılan kararın bozulması lüzumunun
ihbar olunduğu anlaşıldı.
Gereği görüşülüp düşünüldü;
KARAR VE SONUÇ : Adalet Bakanlığının Kanun Yararına bozma isteyen
yazısına dayanan tebliğnamede ileri sürülen düşünce yerinde
görüldüğünden Erzincan Ağır Ceza Mahkemesinin bila tarih ve 2008/71
değişik iş sayılı kararının 5271 sayılı CMK.nun 309/4 maddesi gereğince
Kanun Yararına BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahallinde yerine
getirilmesine, dosyanın mahkemesine iadesi için Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.12.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

CMK m.236 kapsamında mağdur küçüğün dinlenilmesi sırasında uzman bulundurulması;

YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ
E. 2007/9390 – K. 2009/13719 -T. 4.11.2009
DAVA : Gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Soruşturma evresinde sanıktan şikayetçi olduğunu söyleyen
çocuk yaştaki müşteki mağdur M.A.’ın yöntemine uygun duruşmaya
çağrılıp, CMK. nun 234/2. madde ve fıkrası uyarınca bir vekil
görevlendirilip, aynı Yasanın 236. maddesinin 3.fıkrasına göre, psikolojik,
psikiyatri, tıp veya eğitim alanında bir uzman nezdinde ifadesi alınıp
sonucuna göre bir hüküm kurulması gereğine uyulmaması,
SONUÇ : Bozmayı gerektirmiştir. Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu
itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmesizin hükmün
bu sebepten dolayı istem gibi BOZULMASINA, 04.11.2009 gününde
oybirliği ile karar verildi.

Küçük mağdur ile zorunlu vekilinin ifadelerinin çelişmesi;

YARGITAY – CEZA GENEL KURULU
E. 2008/5-56 – K. 2008/156T. 3.6.2008
DAVA : Sanık C.Ç.’nın, cinsel istismar suçundan 5237 sayılı TCY.nın
103/2, 43/1 ve 62/1. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis cezasıyla;
özgürlüğü kısıtlama suçundan ise, 5237 sayılı TCY.nın 109/1, 109/3-f,
109/5, 43/1 ve 62/1. maddeleri uyarınca 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasıyla
cezalandırılmasına ilişkin Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesince 31.05.2006
gün ve 124-330 sayı ile verilen kararın, mağdur vekili ve sanık müdafii
tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza
Dairesince 13.02.2007 gün ve 12163-966 sayı ile;
“…14 yaşında olup şikayetten vazgeçmeye ehil bulunmayan mağdurenin
duruşmadaki şikayetçi olmadığına ilişkin beyanına dayanılarak CMK.nun
234/2. maddesi gereğince kendisine istemi aranmaksızın atanan vekilinin
katılma isteğinin reddine karar verilmesi,
5271 sayılı CMK.nun 236/3. maddesi açık hükmüne rağmen mağdurenin
dinlenmesi sırasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim alanında uzman bir
kişi bulundurulmaması,
Kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkum edilen sanık
hakkında 5237 sayılı Yasanın 53. maddesinin uygulanmaması…”
isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkeme ise 21.05.2007 gün ve 162-245 sayı ile;
“1-Dosya içeriğinden de anlaşılacağı üzere, mağdure suç tarihinde 14
yaşında olup, soruşturma ve kovuşturma sırasında; kendi isteği
doğrultusunda sanık ile kaçtıklarını, hatta sanığı kendisinin bu yönde
zorladığını, rızasıyla cinsel ilişkide bulunduklarını beyan ederek sanıktan
şikayetçi olmadığını ifade etmiştir.
Balıkesir Adli Tıp Şube Müdürlüğünün raporuna göre mağdurede herhangi
bir akıl hastalığı ve zeka geriliğinin tespit edilemediği, dolayısıyla yaşına
uygun bedensel ve ruhsal gelişmeyi göstermiş olduğu anlaşılmaktadır
Mağdurenin anne ve babası kendi adlarına davaya müdahale talebinde
bulunmuşlar ve davaya katılmalarına karar verilmiştir.
5237 sayılı TCK. sisteminde; Cinsel saldırı suçları TCK.nun 2.kitap,
6.bölümünde vücut dokunulmazlığına yönelik fiiller içinde yer almıştır. 765
sayılı TCK.da ise genel ahlak ve aile düzeni aleyhine işlenen fiiller içinde
yer almakta idi. Bu suçlarda korunan hukuki yarar yeni yasamızdaki
sisteme göre kişinin vücut dokunulmazlığı olup şüphesiz ki vücut
dokunulmazlığının ihlali kişiye sıkı surette bağlı haklardandır. 4721 sayılı
Türk Medeni Kanunun 16.maddesi gereğince “ayırt etme gücüne sahip
küçükler ve kısıtlılar yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle
borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmadan ve kişiye sıkı sıkıya bağlı
hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir.”
Yüksek Yargıtay içtihadı birleştirme kurulunun 15.04.1992 gün ve 14/9
sayılı kararında; “Sezgin Küçükler, doğrudan doğruya kişiliklerine karşı
işlenmiş olan suçlardan dolayı dava ve şikayet hakkına sahiptirler” görüşü
kabul edilmiştir.
Yeni TCK. sisteminde cinsel saldırı suçlarında rıza yaşı 15 yaş olarak
belirlenmiştir. 15 yaşını bitirmemiş küçüklerin elbetteki suçun oluşması
açısından rızaları etkili değildir. Ancak şikayeti kullanma açısından ayırt
etme gücüne sahip bulunan küçüklerin, kişiye sıkı surette bağlı bulunan bu
hakkı kullanmasına da, Medeni Kanun ve yukarıda açıklanan içtihadı
birleştirme kararına göre bir engel söz konusu değildir.
Şüphesiz ki küçüklerin haklarını Medeni Kanunun 339 ve müteakip
maddeleri gereğince anne ve babanın koruma ve kollama görevleri
bulunmaktadır. Bu doğrultuda anne ve baba kendi adlarına davaya
katılarak, kendilerine de vekil görevlendirmesi yapılarak çocuğun haklarını
korumuşlardır.
CMK.nun 238/2 maddesi gereğince şikayeti bulunan ve suçtan zarar gören
kişiye davaya katılmak isteyip istemediğinin sorulacağı, davaya katılma
talebi var ise bir karar verileceği hükmü karşısında, mağdurun şikayetten
vazgeçme ehliyeti yok ise şikayetçi olma ehliyeti de bulunmaz. Sezgin olan
mağdurun şikayetçi olmadığı gibi, yasal temsilcilerinin mağdur lehine
katılma taleplerinin olmaması nedeniyle, yasa gereğince atanan vekilinin
davaya katılma hakkı olmadığından önceki hükmün usul ve yasaya uygun
olduğu kanaatine varılmıştır.
2-Cinsel saldırı suçuna muhatap olan küçük mağdurenin dinlenilmesi
sırasında CMK.nun 236/3 maddesi gereğince psikoloji, psikiyatri, tıp ve
eğitim alanında uzman bir kişi bulundurulması zorunluluğu emredici bir
hükümdür.
Yasa koyucunun amacı, cinsel saldırı sonucu yaşaması muhtemel travma
nedeniyle ruh sağlığı bozulan veya bozulma tehlikesi yaşayan mağdurlara
psikolojik destek sağlamak, mağdurenin anlatımlarını bir uzman aracılığıyla
da denetlemek, bu şekilde mahkemeye yardımcı olmanın yanında mağduru
da korumak amaçlanmıştır.
Özellikle cinsel saldırı suçlarıyla psikolojileri bozulan mağdurların da bir kez
dinlenmesi benimsenerek, zorunlu olmadıkça aynı olayı tekrar tekrar
anlattırılarak saldırının olumsuz etkileri bellekten silinmek istenmiştir.
Soruşturma evrakı kapsamı, Adli Tıp raporu ve mahkememizin izlenimine
göre, mağdurenin ruh sağlığının bozulmadığı, kendisini rahatlıkla ifade
edebildiği müşahede edilmektedir.
Bu gerekçelere rağmen Yargıtay bozma ilamı yerinde ise de; aynı olay ile
ilgili mağdurenin psikolog veya diğer uzmanlar huzurunda dinlenmesi yarar
sağlamayacağı, yapılan usuli eksikliğin telafisinin de mümkün olmaması
nedeniyle bu gerekçeye dayalı olarak ısrar kararı vermek gerekmiştir.
3-Hapis cezasına mahkumiyete bağlı olarak bazı hakları kullanmaktan
yasaklama 765 sayılı TCK.da fer’i ceza olarak yer almış iken, 5237 sayılı
TCK.da güvenlik tedbiri olarak yer almıştır. Bu hükümler infaza ilişkin olup
uygulanması kanunun emredici hükmüdür. Hapis cezasına mahkumiyetin
kanuni sonucu olarak verilmekte olup, hükümde gösterilmesi zorunlu
değildir.
CMK.nun 223/6. maddesinde bahsedilen güvenlik tedbirleri hapis cezasına
mahkûmiyetin kanuni sonucu olan güvenlik tedbirleri değil, diğer güvenlik
tedbirlerinin yanında mahkemenin takdir yetkisine giren TCK.nun 53/5-6
fıkralardaki güvenlik tedbirleridir.
Nitekim 5352 sayılı Adli Sicil Kanunun 4. maddesinde de adli sicile
kaydedilecek bilgiler arasında TCK.nun 53/1.maddedeki güvenlik
tedbirlerinin gösterilmesi zorunlu kılınmamıştır. Doktrinde Prof.Dr.Bahri
Öztürk, Doç.Dr.Mustafa Ruhan Erdem “Uygulamalı Ceza Hukuku ve
Güvenlik Tedbirleri Hukuku” kitabının 9.baskısının 323.sayfasında “hak
yoksunluğu hapis cezasına mahkumiyetin yasal bir sonucu olarak
kendiliğinden ortaya çıkar, ayrıca kararda gösterilmesi gerekmez, bu
nedenle de kararda gösterilmemiş olması hükümlü açısından kazanılmış bir
hak oluşturmaz” Prof.Dr.İzzet Özgenç, Gazi Şehri isimli kitabında da
güvenlik tedbirlerinin hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olup
hükümde gösterilmesinde zorunluluk bulunmadığını açıklamıştır.
Bu açıklamalar doğrultusunda TCK.nun 53/1 maddedeki güvenlik
tedbirlerinin hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olup hükümde
gösterilmesi zorunlu olmadığı kanaatine varıldığından, önceki kararımızda
ısrar etme gerekliliği sonucuna varılmıştır.” gerekçesiyle önceki hükümde
direnmiştir.
Bu hükmün de mağdur vekili ile sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi
üzerine dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “bozma” istekli,
29.02.2008 gün ve 211273 sayılı tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa
gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve
açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:
KARAR : Sanığın cinsel istismar ve özgürlüğü kısıtlama suçlarından
cezalandırılmasına karar verilen olayda, sanığın açık ikrarı, mağdurenin
ikrarı doğrulayan beyanı, doktor raporları ve nüfus kayıt örneklerine göre,
sanığa yüklenen eylemlerin sabit olduğu hususunda bir kuşku
bulunmamaktadır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında çözümlenmesi
gereken hukuki uyuşmazlıklar;
1- Mağdurenin şikayetçi olmadığına ilişkin beyanı karşısında, mağdure için
atanan zorunlu vekilin katılma isteminin kabulüne karar verilmesine olanak
bulunup bulunmadığı,
2- Mağdurenin dinlenmesi sırasında CYY.nın 236/3. maddesi uyarınca
uzman bir kişinin bulundurulmasının zorunlu olup olmadığı,
3- Sanığın kasıtlı bir suçtan özgürlüğü bağlayıcı ceza ile cezalandırılmasına
karar verilmesi karşısında, TCY.nın 53. maddesinde öngörülen güvenlik
tedbirlerine de hükmedilmesinin gerekip gerekmediğinin belirlenmesi,
hususlarına ilişkindir.
İncelenen dosya içeriğine göre;
Mağdure C.E., dosyadaki nüfus kayıt örneğine göre 05.07.1991
doğumludur ve getirtilen doğum raporu örneğine göre hastanede doğmuş
olup, suç tarihinde ve şikayetçi olmadığına ilişkin beyanının alındığı
03.04.2006 günlü oturumda onbeş yaşından küçük olduğu konusunda
herhangi bir kuşku bulunmamaktadır.
Yerel Mahkemece, 03.03.2006 tarihinde, tensip ara kararının 7. bendinde,
yaşı küçük olan mağdureye CYY.nın 239/2. maddesi uyarınca zorunlu vekil
atanması için Balıkesir Barosuna yazı yazılması kararlaştırılmış,
03.04.2006 tarihinde yapılan ilk oturumda mağdurenin ifadesi baro
tarafından atanan vekil hazır bulunduğu halde alınmış ve mağdure C.,
sanıktan şikayetçi olmadığını, davaya da katılmak istemediğini bildirmiştir.
Ancak, mağdurenin dinlenmesi sırasında CYY.nın 236/3. maddesinde
öngörüldüğü şekilde bir uzman bulundurulmamıştır. Mağdure için atanan
vekil ise, aynı oturumda sunduğu dilekçe ile mağdure adına davaya katılma
isteminde bulunmuştur.
Yerel Mahkeme ise, mağdurenin şikayetçi olmadığı ve davaya katılmak
istemediğine ilişkin beyanını esas alarak, mağdure vekilinin katılma
isteminin reddine karar vermiştir.
Bu açıklamalar ışığında hukuki uyuşmazlık nedenleri sırasıyla ele
alındığında;
1- Mağdurenin şikayetçi olmadığına ilişkin beyanı karşısında, mağdure için
atanan zorunlu vekilin katılma isteminin kabulüne karar verilmesine olanak
bulunup bulunmadığına ilişkin uyuşmazlık nedeninin değerlendirilmesinde;
5237 sayılı TCY.nın 6/1-a maddesinde, “henüz 18 yaşını doldurmamış kişi”
olarak tanımlanan çocuk kavramının, yasakoyucu tarafından cinsel
dokunulmazlığa karşı suçların düzenlendiği bölümde, “onbeş yaşını
bitirmiş”, “onbeş yaşını tamamlamamış” şeklinde iki ayrı dönem olarak ele
alınmıştır. Buna göre bu bölümde “onbeş yaşını tamamlamamış” çocuklar
ile “onbeş yaşını bitirmiş olup ta onsekiz yaşını tamamlamamış” olan
çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar farklı kategoride mütalaa edilmiştir.
TCY.nın 103/1-a maddesinde, “onbeş yaşını tamamlamamış” olan
çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak
tanımlanmışken aynı maddenin ( b ) bendinde ise diğer çocuklar ifadesiyle
“onbeş yaşını bitirmiş olup ta onsekiz yaşını tamamlamamış” olan çocuklar
kastedilerek bunlara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen
başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel
istismar suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Yasa koyucu bu maddede
“onbeş yaşını bitirmiş olup ta onsekiz yaşını tamamlamamış” olan
çocuklara karşı rızalarıyla yapılan cinsel davranışları cinsel istismar suçu
kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem
vermişken “onbeş yaşını tamamlamamış” çocuklara karşı yapılan her türlü
cinsel davranışı rızaları olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu
kapsamına almıştır. TCY.nın 104. maddesinde de, cebir, tehdit ve hile
olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunmayı
şikâyete bağlı bir suç olarak düzenlemiştir. Bu nedenle çocuklara karşı
cinsel amaçlı olarak işlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının da
iki kategoride ele alınması gerekmekte, birinci kategoride yer alan “onbeş
yaşını tamamlamamış” çocuklara karşı işlenen “cinsel amaçlı olarak kişiyi
hürriyetinden yoksun kılma” suçunda, çocukların rızalarının hukuken değer
ifade etmediği konusunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Öğretide de aynı esas kabul edilmiş ve eyleme razı olma ehliyeti
bulunmayan küçüğün şikayet hakkı bulunmadığı vurgulanmıştır. ( CENTELZAFER, Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Bası, sh. 91 )
Öte yandan, mağdure için atanan zorunlu vekil ile yaşı küçük mağdurenin
iradelerinin çelişmesi halinde, hangisinin iradesine üstünlük tanınacağı
hususunda CYY.nın 234. maddesinde açık bir düzenlemeye yer
verilmemiştir. Ancak, benzer bir konuda CYY.nın 266/2. maddesinde
düzenleme yer almaktadır. Anılan maddede yasa yollarına başvurma
konusunda, 150/2. maddeye göre atanan zorunlu müdafi ( sanık çocuk,
kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise ) ile asilin
iradesinin çelişmesi halinde, zorunlu müdafiin iradesinin esas alınacağı
kuralı getirilmiş olup, olayımızda da kıyasen uygulanma olanağı
bulunmaktadır.
Gerek 5237 sayılı TCY.nın 103 ve 109. maddelerinde, onbeş yaşından
küçük mağdurların iradelerinin gözetilmemiş olması, gerekse CYY.nın
266/2. maddesinin kıyasen uygulanma olanağı nazara alındığında,
CYY.nın 234. maddesi uyarınca mağdure için atanan zorunlu vekilin
iradesine üstünlük tanınarak davaya katılma yönündeki isteminin kabulüne
karar verilmesi yerine, onbeş yaşından küçük mağdurenin iradesi kabul
edilerek katılma isteminin reddine karar verilmesi yasaya aykırıdır.
Bu itibarla Yerel Mahkemenin birinci bozma nedenine yönelik direnmesi
isabetsizdir.
2- Mağdurenin dinlenmesi sırasında CYY.nın 236/3. maddesi uyarınca
uzman bir kişinin bulundurulmasının zorunlu olup olmadığına ilişkin
uyuşmazlık nedeninin değerlendirilmesinde;
5271 sayılı CYY.nın 236. maddesinin 3. fıkrasında, “Mağdur çocukların
veya işlenen suçun etkisiyle psikolojisi bozulmuş olan diğer mağdurun tanık
olarak dinlenmesi sırasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim alanında
uzman bir kişi bulundurulur. Bunlar hakkında bilirkişilere ilişkin hükümler
uygulanır.” hükmü yer almaktadır.
Anılan fıkra, TBMM Adalet Komisyonunda eklenmiş olup, Komisyon
raporunda mağduru korumaya yönelik olarak bu düzenlemenin yapıldığı
belirtilmiştir.
Görüldüğü gibi maddedeki düzenleme buyurucu hüküm niteliğinde olup,
mağdur çocukların dinlenmesi sırasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim
alanında uzman bir kişinin bulundurulması zorunludur.
Yerel Mahkemece onbeş yaşından küçük mağdurenin dinlenmesi sırasında
yasada öngörülen nitelikte bir uzmanın bulundurulmaması yasaya aykırıdır.
Bu itibarla Yerel Mahkemenin ikinci bozma nedenine yönelik direnmesi
isabetsizdir.
3- Sanığın kasıtlı bir suçtan özgürlüğü bağlayıcı ceza ile cezalandırılmasına
karar verilmesi karşısında, TCY.nın 53. maddesinde öngörülen güvenlik
tedbirlerine de hükmedilmesinin gerekip gerekmediğine ilişkin uyuşmazlık
nedeninin değerlendirilmesinde;
5237 sayılı TCY’sının 53. maddesindeki hak yoksunlukları kural olarak
hapis cezasının infazı ile sınırlandırılmış, infaz tamamlanmakla, herhangi
bir yargı kararına gerek olmaksızın, bu hak yoksunluklarının kendiliğinden
ortadan kalkacağı öngörülmüş ancak, aynı maddenin 5. fıkrasındaki
düzenleme uyarınca, 1. fıkrada sayılan hak ve yetkilerin kötüye kullanılması
suretiyle işlenen suçlarda, infazın sona ermesinden sonra da, kararda
ayrıca hükmedilmesi koşuluyla, hak yoksunluğunun bir süre daha devam
etmesi sağlanmıştır. Yine maddenin 3. fıkrası uyarınca mahkûm olduğu
hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlü hakkında 1.
fıkranın ( c ) bendinde yer alan kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve
kayyımlık yetkilerinin kullanılmasına ilişkin yasaklama hükmü
uygulanamayacak, ayrıca cezası ertelenen hükümlü hakkında, 1. fıkranın (
e ) bendindeki hak yoksunluğunun uygulanmamasına da karar
verilebilecek, ancak kısa süreli hapis cezası ertelenenler ile suçu işlediği
sırada 18 yaşını doldurmamış kişiler hakkında, 1. fıkradaki hak
yoksunluğuna hiçbir şekilde karar verilemeyecektir.
Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı gibi, “Belli hakları
kullanmaktan yoksun bırakılma” başlığı altında yeni sistemde güvenlik
tedbiri olarak düzenlenmiş bulunan ve mahkûmiyetin yasal sonucu olan bu
hak mahrumiyetleri, mahkûmiyetin doğal sonucu olduğundan, kararda
gösterilmemiş olsa bile hükümlü açısından kazanılmış hakka konu
olamazlar, bir başka anlatımla aleyhe bozma yasağı kapsamında
değerlendirilemezler.
Öte yandan, 5271 sayılı CYY.nın 223. maddesinin 5. fıkrasında, yüklenen
suçun sabit olması halinde sanık hakkında mahkûmiyet kararı verileceği, 6.
fıkrasında ise, yüklenen suçu işlediğinin sabit olması halinde, belli bir
cezaya mahkûmiyet yerine veya mahkûmiyetin yanı sıra güvenlik tedbirine
hükmolunacağı öngörülmüştür.
Görüldüğü gibi, mahkûmiyet halinde, mahkûmiyetin yanı sıra güvenlik
tedbirlerinin uygulanması gereken hallerde buna da hükmolunması esasen
zorunludur. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere, mahkûmiyetin yasal sonucu
olması ve kazanılmış hakka konu olmaması nedeniyle her zaman infaz
edilebileceğinden yalnız başına bozma nedeni olarak değerlendirilmekte ve
uygulamada eksikliğe işaret edilmekle yetinilmektedir. Ancak, hükmün bir
başka nedenle bozulması halinde bu hususun da bozma nedenlerine
ekleneceği açıktır.
Yerel Mahkemece CYY.nın 223/6. maddesinin yanlış yorumlanması
suretiyle, bu hükmün sınırlı hallerde uygulanacağına ilişkin isabetsiz
gerekçe ile TCY.nın 53. maddesinin uygulanmaması ve direnme kararı
verilmesi de yasaya aykırıdır.
Bu itibarla Yerel Mahkemenin üçüncü bozma nedenine yönelik direnmesi
isabetsizdir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle usul ve yasaya aykırı olan Yerel Mahkeme
direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
1- Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesinin 21.05.2007 gün ve 162-245 sayılı
direnme hükmünün BOZULMASINA,
2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına
tevdiine, 03.06.2008 günü tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliği ile
karar verildi.

TCK 103, 104, 105 Cinsel İstismar & Reşit Olmayanla Cinsel İlişki & Cinsel
Taciz

YARGITAY 5. CEZA DAİRESİ
E. 2010/4312 – K. 2011/659 – T. 14.2.2011
DAVA : Ruh sağlığını bozacak ve zincirleme biçimde çocuğun nitelikli
cinsel istismarı suçundan sanığın yapılan yargılanması sonunda; atılı
suçtan mahkümiyetine dair, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinden verilen
16.09.2009 gün ve 2008/323 Esas, 2009/401 Karar sayılı hükmün süresi
içinde Yargıtay’ca incelenmesi sanık ve müdafii tarafından istenilmiş ve
ayrıca tayin edilen ceza süresine göre re’sen de temyize tabi olduğundan
dava evrakı C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye gönderilmekle
incelenerek gereği düşünüldü:
KARAR : Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere,
mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve
takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz
itirazlarının reddine,
Ancak;
Nitelikli cinsel istismar eylemi neticesinde mağdurenin 5237 sayılı TCK.nun
103/6. maddesi anlamında ruh veya beden sağlığının bozulup
bozulmadığının Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 7 ve 23. maddelerine göre
teşekkül etmiş ilgili İhtisas Kurulundan alınacak raporla saptanması
gerektiği gözetilmeden, yetersiz raporlara dayanılarak yazılı şekilde karar
verilmesi,
Onbeş yaşından küçük mağdureye karşı cebir ve tehdit kullanılarak
zincirleme biçimde işlenen çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçunun temas
ettiği TCK.nun 103/2, 103/4, 103/6, 43 ve 62. maddelerinin bu sıra
dahilinde uygulanması suretiyle cezanın belirlenmesi yerine, doğrudan
103/6. madde uygulanarak 61. maddeye aykırı davranılması,
17.09.2008 tarihli duruşmada okunduğu belirtilen mağdureye ait doğum
kaydının denetime olanak sağlanması için dosyaya konulmaması,
SONUÇ : Kanuna aykırı, sanık, sanık müdafii ve re’sen temyiz itirazları
yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı
Yasanın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK.nun 321. maddesi uyarınca
BOZULMASINA, 14.02.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
YARGITAY 5. CEZA DAİRESİ
E. 2008/5532 – K. 2011/712 – T. 14.2.2011
DAVA : Çocuğun nitelikli cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun
kılma suçlarından sanıklar Ahmet ve Hasan’ın yapılan yargılanmaları
sonunda; ruh sağlığını bozacak şekilde çocuğun cinsel istismarı ve kişiyi
hürriyetinden yoksun kılma suçlarından mahkumiyetlerine dair, ( Nevşehir
Ağır Ceza Mahkemesi )’nden verilen 01.11.2007 gün ve 2006/106 Esas,
2007/227 Karar sayılı hükümlerin süresi içinde Yargıtay’ca incelenmesi
sanıklar müdafiileri taraflarından istenilmiş olduğundan, dava evrakı
C.Başsavcılığından tebliğname ile Daireye gönderilmekle incelenerek
gereği düşünüldü:
KARAR : Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere,
mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve
takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz
itirazlarının reddine,
Ancak;
Mağdur çocuğun dinlenmesi sırasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim
alanında uzman bir kişi bulundurulmayarak CMK’nın 236/3. maddesine
muhalefet edilmesi,
Sanıklar hakkında sosyal inceleme raporu alınmaması veya alınmama
gerekçesinin karar yerinde gösterilmemesi suretiyle 5395 sayılı Yasa’nın 35.maddesine muhalefet edilmesi,
Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 11.05.2010
gün ve 2010/4-110 sayılı kararına ve Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 7 ve 23.
maddelerine göre suç tarihinde çocuk olduğu anlaşılan mağdurun
muayenesi ve hakkındaki raporun düzenlenmesi sırasında, inceleme
konusunun uzmanı olan çocuk psikiyatrisi uzmanı bulundurulması gerektiği
gözetilmeden usulüne uygun teşekkül etmeyen İhtisas Kurulu raporuna
itibar edilerek sanıklar hakkında TCK’nın 103/6. maddesinin
uygulanmasına karar verilmesi,
SONUÇ : Kanuna aykırı, sanıklar müdafiilerin temyiz itirazları bu itibarla
yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin CMUK’nın 321. maddesi
uyarınca ( BOZULMASINA ), 14.02.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
YARGITAY 5. CEZA DAİRESİ
E. 2010/9890 – K. 2010/9837 -T. 20.12.2010
DAVA : Organ sokmak suretiyle beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde
çocuğun cinsel istismarı suçundan şüpheli hakkında yapılan soruşturma
evresi sonucunda Giresun Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen
20.08.2010 tarihli ve 2010/4095 soruşturma, 2010/1379 esas, 2010/120
sayılı iddianamenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 170.
maddesine uygun bulunmadığından bahisle aynı Kanunun 174. maddesi
gereğince iadesine dair Giresun Ağır Ceza Mahkemesinin 25.08.2010
tarihli ve 2010/119 sayılı kararının;
Dosya kapsamına göre, Giresun Ağır Ceza Mahkemesince mağdurenin
beden ve ruh sağlığında bozulma olup olmadığı konusunda Adlî Tıp
Kurumundan rapor alınmaması ve suç zaman diliminin belirlenmemesi
iddianamenin iadesi sebepleri olarak gösterilmiş ise de, 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 170/3. maddesinde iddianamede nelerin
gösterileceği, aynı Kanunun 174/1. maddesinde ise iddianamenin hangi
hallerde iadesine karar verileceğinin belirtildiği, 5271 sayılı Kanunun 170/2.
maddesinde yer alan “Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun
işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet Savcısı, bir
iddianame düzenler.” hükmü uyarınca Cumhuriyet Savcısının dava
açmasının zorunlu olduğu ve bu durumda mahkemece, iddianamede
gösterilen olaylarla ilgili olarak ibraz edilen deliller ve yargılama sırasında
ibraz edilebilecek diğer deliller birlikte değerlendirilerek yargılama
sonucuna göre bir karar verileceği, mahkemece Adli Tıp Kurumundan
görüş alınabileceği, suç zaman diliminin belirlenebileceği gözetilmeden
yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca bozulması lüzumu
Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 30/10/2010
gün ve B.03.0.CIG.0.00.00.04-105-28-7954-2010/12659/66789 sayılı
kanun yararına bozmaya atfen C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye
ihbar ve dava evrakı ile birlikte tevdii kılınmakla gereği düşünüldü:
KARAR : 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 174/1. maddesine
dayanılarak 5237 sayılı TCK.nun 103/6. maddesi gereğince suçun
sonucunda mağdurenin beden veya ruh sağlığının bozulup bozulmadığı
hususunda Adli Tıp Kurumundan rapor alınmadığı gerekçesiyle
iddianamenin iade edilemeyeceği, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp
Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı ve Trabzon Adli Tıp Şube Müdürlüğünün
düzenlediği raporların kovuşturma aşamasında toplanan diğer kanıtlarla
birlikte ele alınıp, yetersiz görülmesi halinde mahkemesince Adli Tıp
Kurumundan suçun mağdure üzerindeki etkisine göre mütalaa alınmasının
mahkemenin görevi olduğu, iddianamede suç tarihi gösterildiği gibi fiile
bağlı olarak hamile kalan mağdurenin gebelik süresini ve doğum yaptığı
tarihi gösteren raporlara göre suç tarihinin belirlenebildiği nazara alınarak
iddianamenin kabulü yerine yazılı şekilde iadesine karar verilmesi,
SONUÇ : Kanuna aykırı ve bu itibarla kanun yararına bozma istemine
dayanan ihbarname münderecatı yerinde görüldüğünden, Giresun Ağır
Ceza Mahkemesinin 25.08.2010 gün ve 2010/119 sayılı kararının CMK.nun

35.maddesi uyarınca BOZULMASINA, müteakip işlemlerin
mahkemesince yapılmasına ve dosyanın mahalline gönderilmek üzere
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 20.12.2010 tarihinde
oybirliğiyle karar verildi.
YARGITAY 5. CEZA DAİRESİ
E. 2008/9274 – K. 2009/11139 – T. 6.10.2009
DAVA : Çocuğun basit cinsel istismarı suçundan sanık M. K.’ın yapılan
yargılanması sonunda; eyleminin cinsel taciz suçunu oluşturduğunun
kabulü ile mahkümiyetine dair, Tarsus Ağır Ceza Mahkemesinden verilen
30.01.2007 gün ve 2006/312 Esas, 2007/22 Karar sayılı hükmün süresi
içinde Yargıtay’ca incelenmesi sanık müdafii tarafından istenilmiş
olduğundan dava evrakı Yargıtay C. Başsavcılığının tebliğnamesiyle
Daireye gönderilmekle incelenerek gereği düşünüldü:
KARAR : Mağdurenin aşamalardaki beyanları ve tüm dosya kapsamına
göre sanığın vaki eylemlerinin mağdurenin ailesinden ayrılmasına neden
olmadığı, buna karşılık sanığın aile içi ilişkiden kaynaklanan nüfuzunu
kötüye kullanmak suretiyle eylemini gerçekleştirdiğinin anlaşıldığı, bu
itibarla 5237 sayılı Yasanın 105/1. maddesi gereğince hüküm kurulup aynı
Yasanın 105/2. maddenin 1. cümlesi gereğince artırım yapılması
gerekirken 105/2. maddesinin 2. cümlesi gereğince doğrudan hüküm
kurulması,
SONUÇ : Kanuna aykırı, sanık müdafiin temyiz itirazları bu nedenle yerinde
görülmüş olduğundan, hükmün 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi de
gözetilerek CMUK.nun 321 maddesi uyarınca BOZULMASINA, 06.10.2009
tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TCK m.31 kapsamında ceza sorumluluğu;

YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ
E. 2010/2499 – K. 2010/6297 – T. 2.7.2010
DAVA : Taraflar arasındaki koruyucu ve destekleyici tedbirin istemine
ilişkin davada Mut Asliye Ceza ve Asliye Hukuk Mahkemelerince ayrı ayrı
görevsizlik kararı verilmesi nedeniyle yargı yerinin belirlenmesi için
gönderilen dosya içerisindeki tüm belgeler incelendi gereği düşünüldü:
KARAR : Dava, 12 yaşını doldurmamış olması nedeniyle ceza
sorumluluğunun bulunmadığı gerekçesi ile kovuşturulmasına yer
olmadığına karar verilen çocuk hakkında 5237 S.TCK’nun 31/1 ve 5395 S.
Çocuk Koruma Kanununun 5. maddesi uyarınca suça sürüklenen çocuklar
hakkında Koruyucu ve Destekleyici Tedbir kararı verilmesi istemine
ilişkindir.
5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun çocukların korunmasına hakların
ve esenliklerin güvence altına alınmasına ilişkin usül ve esasların
düzenlenmesini amaç eden 1. maddesi ile Koruma ihtiyacı olan çocuklar ile
suça süreklenin çocuklar ayrı ayrı tutulmuş ve aynı kanunun 3/1-a maddesi
ile “Korunma ihtiyacı olan çocuk” ve 3/a-2 maddesi ile “Suça sürüklenen
çocuk” kavramları ayrı ayrı tanımları yapılmıştır.
Aynı kanunun 3. maddesinin 1. fıkrasının c bendi ile 7/1 maddeleri uyarınca
Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin “Çocuk hakimi tarafından alınacağı,
görevli mahkemeler yönünden ise suç sürüklenen çocuklardan söz
etmeyen geçinci 1. maddesinin 4. fıkrasında, çocuk mahkemesi
bulunmayan yerlerde bu mahkeme kurulup göreve başlanıncaya kadar
Korunma ihtiyacı çocuklar hakkında tedbir kararlarının, görevli aile ve
Asliye hukuk mahkemelerince alınacağı, 5395 Sayılı Çocuk Koruma
Kanunu’nun 26. maddesinin 1-2 ve 3 fıkrası ile bu kanunun uygulanmasına
ilişkin yönetmeliğin usül ve esaslar hakkındaki 4. maddesindeki e fıkrası ile
“Mahkeme: çocuk mahkemeleri ile çocuk ağır ceza mahkemelerini, çocuk
mahkemesi bulunmayan yerlerde aile yada Asliye Hukuk Mahkemeleri ile
Ceza Mahkemelerini” demekle ve çocuk mahkemesi bulunmayan yerlerde
görevli mahkemelerin çocuk mahkemeleri sıfatı ile yargılama yapacaklarına
dair hüküm bulunmadığından suça sürüklenen çocuklarda ceza
mahkemelrei yetkili kılınmıştır.
Somut olayda, hakkında tedbir kararı alınması istenilen küçüğün suçun
şüphelisi oluduğu, mağduru olmadığı anlaşıldığından bu durumda
uyuşmazlığın yetkili ve görevli Asliye Ceza Mahkemesinde görülüp
sonuçlandırılması gerekmektedir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle; HUMK.’nun 25 ve 26. maddeleri
gereğince Mut Asliye Ceza Mahkemesinin YARGI YERİ OLARAK
BELİRLENMESİNE, 02.07.2010 gününde oy birliği ile karar verildi.
YARGITAY 2. CEZA DAİRESİ
E. 2009/30927 – K. 2009/34909 – T. 17.7.2009
DAVA : Trafik güvenliğini tehlikeye sokmak, taksirle bir kişinin
yaralanmasına sebep olma suçlarından şüpheli M. C. hakkında yapılan
soruşturma evresi sonucunda ( FİNİKE ) Cumhuriyet Başsavcılığınca
düzenlenen 04/04/2008 tarihli ve 2007/2486 soruşturma, 2008/338 sayılı
kovuşturmaya yer olmadığına dair karar sonrası, şüpheli hakkında 5237
sayılı Türk Ceza Kanunu’ nun 31/1. maddesi uyarınca çocuklara özgü
güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi talebi üzerine 5395 sayılı Çocuk
Koruma Kanunu’ nun 5. maddesi gereğince danışmanlık tedbiri
uygulanmasına dair ( FİNİKE ) Sulh Ceza Mahkemesinin 16/07/2008 tarihli
ve 2008/241 dosya, 2008/250 sayılı karar aleyhine Yüksek Adalet
Bakanlığınca verilen 12/05/2009 gün ve 2009/5498/27932 sayılı kanun
yararına bozma talebine dayanılarak dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığının 02/06/2009 gün ve 2009/130059 sayılı tebliğnamesiyle
dairemize gönderilmekle okundu.
Kanun yararına bozma isteyen tebliğnamede;
Finike Sulh Ceza Mahkemesinin 16/07/2008 tarihli kararını müteakip
verilen kararların hukuken yok hükmünde bulunduğu düşünülerek yapılan
incelemede;
5395 Sayılı Kanun’ un 5. maddesi gereğince hükmolunan koruyucu ve
destekleyici tedbir kararını alma yetkisinin Çocuk Koruma Kanunu’ nun
Uygulanması Hakkında Yönetmenliğin 8. maddesi hükmü uyarınca çocuk
mahkemesi veya yoksa asliye hukuk mahkemesince karar verilmesi
gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesinde isabet
görülmediğinden 5271 Sayılı CMK. nun 309. maddesi uyarınca anılan
kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozma tabeline dayanılarak ihbar
olunmuştur.
Gereği düşünüldü:
KARAR VE SONUÇ : Kanun yararına bozma istemi yerinde görüldüğünden
( FİNİKE ) Sulh Ceza Mahkemesinden verilip kesinleşen 16.07.2008 gün ve
2008/241-350 sayılı kararın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun
309.maddesinin 4.fıkrasının ( a ) bendi uyarınca BOZULMASINA, sonraki
işlemlerin yerinde ilk derece mahkemesi tarafından yerine getirilmesine,
17.07.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.