AİHM Kararları

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Üzerine Detaylı Analiz

İşbu karar; başvuranın cinsel ve aile içi şiddet iddialarına ilişkin olarak İzlanda yetkililerinin yürüttüğü soruşturmanın etkinliği ve hukuki çerçevesinin yeterliliği üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından verilmiş bir değerlendirmeyi içeriyor. Başvuran, İzlanda devleti aleyhine hem 3. madde (işkence veya kötü muamele yasağı) hem de 8. madde (özel ve aile hayatına saygı hakkı) kapsamında şikâyette bulunmuş, ayrıca 14. madde uyarınca cinsiyet temelinde ayrımcılık iddiasında bulunmuştur.

Karar metni; devletin pozitif yükümlülüklerini, soruşturmanın etkinliğini ve cinsiyet temelli şiddetle mücadeledeki yapısal sorunları detaylı biçimde incelemektedir. Aşağıdaki analizim, hem hukuki hem de sosyal boyutlarıyla konuyu ayrıntılı biçimde ele alacaktır.


Başvuranın İddiaları

Başvuranın şikâyeti üç ana eksen üzerinden şekillenir:

  1. Etkin soruşturma yapılmaması: Başvuran, maruz kaldığı fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet iddialarına ilişkin soruşturmanın yeterince hızlı, kapsamlı ve adil yapılmadığını ileri sürmüştür.
  2. Hukuki korumanın yetersizliği: Başvuran, İzlanda’da 2016’dan önceki hukuki düzenlemelerin özellikle psikolojik şiddeti kapsamadığını, rıza kavramının yeterince dikkate alınmadığını ve aile içi şiddet mağdurlarını etkin biçimde korumadığını iddia etmiştir.
  3. Cinsiyet temelli ayrımcılık: Başvuran, kadınlara yönelik şiddetin sistematik olarak yeterince soruşturulmadığını ve erkeklere yönelik şiddet vakalarıyla karşılaştırıldığında orantısız bir yaklaşım sergilendiğini ileri sürmüştür.

Başvuranın iddiaları, AİHM açısından hem Articles 3 ve 8 hem de Article 14 bağlamında değerlendirilmiştir.


Devletin Savunması

İzlanda hükümeti, soruşturmanın yeterli ve öncelikli şekilde yürütüldüğünü savunmuştur. Temel argümanlar şunlardır:

  • Yasal çerçeve yeterlidir: 2016 öncesi düzenlemeler de cinsel ve aile içi şiddeti cezalandırmak için yeterli araçlara sahipti.
  • Soruşturma kapsamlıydı: 11 tanık dinlendi, tıbbi ve psikolojik belgeler toplandı.
  • Kanuni sürelere uyuldu: Bazı iddialar zaman aşımına uğramış olsa da soruşturma tüm makul adımlar atılarak yürütüldü.
  • Cinsiyet ayrımcılığı yoktur: Mevcut veriler ve ulusal istatistikler, soruşturmaların cinsiyet temelli farklılık göstermediğini ortaya koymaktadır.

Hükümet, soruşturmanın gecikmelerine rağmen prosedürün etkin bir şekilde uygulandığını ve eldeki kanıtlar ışığında adil bir sonuca ulaşıldığını iddia etmiştir.


Mahkemenin Genel İlkeleri

Pozitif Devlet Yükümlülüğü

AİHM, aile içi ve cinsel şiddet durumlarında devletlerin pozitif yükümlülük taşıdığını vurgular:

  1. Yasal ve düzenleyici çerçeve kurma: Şiddeti cezalandıracak ve mağduru koruyacak yasalar olmalı.
  2. Hızlı ve operasyonel müdahale: Mağdurların şikâyeti üzerine gerekli önlemler hızlı alınmalı.
  3. Etkin soruşturma: Olayların niteliği ve ciddiyeti göz önünde bulundurularak kapsamlı ve tarafsız bir soruşturma yapılmalı.

Bu çerçeve, AİHM içtihatlarında hem Article 3 hem de Article 8 kapsamında sürekli vurgulanmıştır.

Soruşturma Yükümlülüğü

Soruşturmanın etkin olabilmesi için:

  • Hızlı ve titiz yürütülmesi: Başvuru tarihi ile olay arasındaki süre dikkate alınarak soruşturma yapılmalı.
  • Tüm makul delillerin toplanması: Tanık beyanları, tıbbi raporlar ve psikolojik değerlendirmeler.
  • Özel şiddet dinamiklerinin dikkate alınması: Özellikle aile içi şiddet ve cinsel şiddet vakalarında, tanıkların azlığı ve mağdurların rızaya dayalı travmaları göz önünde bulundurulmalı.

Mahkeme, soruşturmanın bir sonuç garantisi taşımadığını, ancak makul çabaların gösterilip gösterilmediğini değerlendirdiğini vurgular.


İzlanda Hukuk Çerçevesinin Değerlendirilmesi

Fiziksel Şiddet

  • Articles 217 ve 218: Fiziksel saldırıyı suç sayar, ancak daha az ciddi suçlarda 2 yıllık zaman aşımı uygulanır.
  • Mahkeme, zaman aşımı süresinin başvuranın olayları bildirmesini engellemediğini ve devletin makul adımlar attığını belirtmiştir.

Cinsel Şiddet

  • Article 194: Rıza yokluğu temelinde suç tanımlanmıştır.
  • Mahkeme, yetkili makamların rıza konusunu ve mevcut delilleri titizlikle değerlendirdiğini, soruşturmanın konvansiyonel standartlara uygun olduğunu belirtmiştir.

Psikolojik Şiddet

  • Ön 2016 düzenlemeleri: Psikolojik şiddet açıkça cezalandırılmamaktadır, ancak tehdit ve ağır iftira gibi davranışlar cezai nitelik taşır.
  • Mahkeme, psikolojik şiddetin tanınmasında eksiklik olsa da, bu dönemdeki yasal çerçevenin minimum AİHM standartlarını karşıladığını ifade etmiştir.

Soruşturmanın Etkinliği

  • Tanık beyanları ve deliller: 11 tanık dinlenmiş, tıbbi ve psikolojik belgeler toplanmıştır.
  • Gecikmeler: F.Þ. ancak 9 ay sonra sorgulanmıştır; tanıklar ise 11-13 ay sonra dinlenmiştir.
  • Mahkeme, soruşturmanın gecikmeli yürütüldüğünü kabul etmekle birlikte, makul çabaların gösterildiğini ve soruşturmanın etkin olduğunu belirtmiştir.

Özetle, soruşturma sonucu elde edilen delillerin sınırlı olması, yetkililerin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediğini göstermez.


Cinsiyet Temelli Ayrımcılık İddiası

Başvuranın iddiası, kadınların sistematik olarak korunmadığına dair genel bir öne sürülen “yapısal önyargı” üzerine kuruludur.

  • Başvuranın istatistikleri: 2015-2021 yılları arasında, başkent bölgesinde aile içi şiddet suçlarının %76-89’u kadınları mağdur etmiş ve fail çoğunlukla erkeklerdir.
  • Mahkeme değerlendirmesi: Kadınların bu tür şiddete maruz kalmasının evrensel bir fenomen olduğunu, bunun devletin ayrımcı politikası olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir.
  • Reformlar: 2016 hukuki reformları, 2018’de özel soruşturma ekiplerinin kurulması, devletin cinsiyet eşitliği konusunda aktif adımlar attığını göstermektedir.

Mahkeme, dolayısıyla Article 14 kapsamında ayrımcılık iddialarını reddetmiştir.


Sonuç ve Değerlendirme

  • Articles 3 ve 8: Mahkeme, soruşturmanın etkin olduğunu, yasal çerçevenin minimum standartları karşıladığını ve devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirdiğini tespit etmiştir.
  • Article 14: Kadınlara yönelik sistematik ayrımcılık iddiaları, güvenilir istatistikler ve reformlar ışığında doğrulanmamıştır.

Karar, İzlanda hukuk sisteminin genel olarak AİHM standartlarına uygun olduğunu ortaya koymakta, ancak soruşturma süreçlerinde zaman zaman gecikmeler yaşanabileceğini ve bu gecikmelerin her zaman hukuki eksiklik anlamına gelmediğini vurgulamaktadır

Bu kararı ve Mahkemenin yaklaşımını değerlendirdiğimde, öncelikle şunu düşünüyorum: Devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesi, yalnızca yasaların kağıt üzerinde varlığıyla sınırlı kalmamalı, fiilen mağdurlara güvenli ve etkin koruma sağlanmasıyla ölçülmelidir. İzlanda örneğinde Mahkeme, soruşturmanın gecikmelerine rağmen makul ve yeterli adımlar atıldığını kabul etmiştir; ancak ben, bu kabulün mağdurun yaşadığı travmanın etkilerini yeterince yansıtmadığını düşünüyorum. Soruşturmanın etkinliği teorik olarak mevcut olsa da, süreç boyunca yaşanan gecikmeler ve bürokratik engeller, mağdur açısından psikolojik baskıyı artırmakta, güven duygusunu zedelemektedir. Ayrıca, cinsiyet temelli şiddet vakalarının toplumsal boyutu göz ardı edilmemelidir; istatistikler yalnızca nicel verileri gösterir, ancak mağdurların deneyimlediği sistematik zorlukları ve toplumsal önyargıları tam anlamıyla yansıtamaz. Bu nedenle, Mahkemenin kararı hukuki açıdan doğru olabilir, ama bireysel perspektiften bakıldığında, reformların hızlandırılması, soruşturma süreçlerinin daha şeffaf ve mağdur odaklı yürütülmesi ve psikolojik destek mekanizmalarının etkinleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani, formal olarak yükümlülükler yerine getirilmiş olsa da, pratikteki uygulamalar, mağdurun adalet ve güven duygusunu yeterince pekiştirmemektedir. Bu durum, sadece İzlanda için değil, benzer hukuk sistemlerine sahip diğer ülkeler için de ciddi bir uyarı niteliğindedir; devletler, yasaları yalnızca formel bir zorunluluk olarak görmemeli, mağdurların deneyimlerini merkeze alan bütüncül ve insan odaklı yaklaşımlar geliştirmek zorundadır. Benim düşünceme göre, AİHM kararları, hukukçular ve reform geliştiriciler için bir rehber niteliğinde olmalı, fakat her zaman pratiğe dönük eleştirilerle desteklenmelidir; böylece hukukun ruhu, yalnızca kağıt üzerinde değil, toplumsal hayatta da hayata geçirilmiş olur.

Bu kararı ve Mahkemenin yaklaşımını kapsamlı şekilde değerlendirdiğimde, öncelikle şunu ifade etmem gerekiyor: Devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesi, yalnızca yasaların varlığıyla sınırlı kalmamalı; fiilen mağdurlara güvenli ve etkin koruma sağlayacak mekanizmaların varlığıyla ölçülmelidir. Bu bağlamda, Mahkemenin İzlanda örneğinde, soruşturmanın gecikmelerine rağmen makul ve yeterli adımlar atıldığını kabul etmesi hukuki açıdan anlamlı olabilir; ancak ben, bu yaklaşımın mağdurun yaşadığı travmanın etkilerini ve sürecin psikolojik yükünü yeterince yansıtmadığını düşünüyorum. Soruşturmanın etkinliği teorik olarak mevcut olsa da, süreç boyunca yaşanan gecikmeler ve bürokratik engeller, mağdur açısından güven duygusunu ciddi biçimde zedelemektedir.

Cinsiyet temelli şiddet vakaları, yalnızca bireysel bir problem olarak değerlendirilmemelidir. Toplumsal normlar ve önyargılar, mağdurların adalet arayışını zorlaştırmakta ve süreç boyunca psikolojik baskıyı artırmaktadır. Bu noktada, yalnızca mahkeme kararları ve istatistiksel verilerle yetinmek, mağdurun deneyimlediği sistematik zorlukları göz ardı etmek anlamına gelir. Dolayısıyla, benim açımdan bakıldığında, Mahkemenin kararları hukuken doğru olsa da, fiili uygulamaların mağdur odaklı bir bakış açısıyla güçlendirilmesi gerekmektedir.

Bir diğer önemli husus, devletin yükümlülüklerini yerine getirme biçimiyle ilgilidir. Formal olarak yasalar ve prosedürler eksiksiz uygulanmış gibi görünse de, uygulamada gecikmelerin yaşanması veya prosedürlerin karmaşıklığı, mağdurun adalet beklentisini karşılamaktan uzak kalmaktadır. Bu durum, yalnızca İzlanda örneği için değil, benzer hukuk sistemlerine sahip diğer ülkeler için de ciddi bir uyarı niteliğindedir. Devletler, yasaları salt formal bir zorunluluk olarak görmek yerine, mağdurların deneyimlerini merkeze alan bütüncül ve insan odaklı yaklaşımlar geliştirmek zorundadır.

Bu noktada birkaç öneri geliştirmem mümkün:

  1. Soruşturma Süreçlerinin Şeffaflaştırılması: Mahkemelerin ve kolluk kuvvetlerinin soruşturma süreçlerini şeffaf hale getirmesi, mağdurun sürece aktif katılımını ve süreç hakkında bilgilendirilmesini sağlayacaktır. Böylece hem güven duygusu pekişecek hem de mağdurun süreci takip etmesi kolaylaşacaktır.
  2. Psikolojik Destek Mekanizmalarının Güçlendirilmesi: Soruşturma ve dava süreçleri, mağdurlar üzerinde ciddi psikolojik baskı yaratmaktadır. Bu nedenle, mağdurların süreç boyunca erişebileceği psikolojik danışmanlık ve destek birimlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir.
  3. Toplumsal Farkındalık ve Eğitim: Cinsiyet temelli şiddet, yalnızca bireysel bir suç değil, toplumsal bir sorundur. Eğitim programları ve farkındalık kampanyaları ile toplumsal önyargıların azaltılması, mağdurların adalet arayışını kolaylaştıracaktır.
  4. İç Hukuk ve Uluslararası Standartların Uyumlaştırılması: Mahkeme kararlarının iç hukuk uygulamalarına etkisinin artırılması, devletin uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlayacak ve benzer vakalarda emsal oluşturacaktır.
  5. Mağdur Odaklı Hukuki Reformlar: Yasaların uygulanma biçimi, mağdurun deneyimini merkeze alacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Soruşturma sürelerinin kısaltılması, bürokratik engellerin azaltılması ve sürecin daha erişilebilir hale getirilmesi, hukukun ruhunu pratiğe dönüştürecektir.

Sonuç olarak, Mahkemenin kararları hukuki olarak anlamlı ve içtihat niteliğinde olsa da, benim değerlendirmem, fiili uygulamalardaki eksikliklerin, mağdurun adalet ve güven duygusunu olumsuz etkilediğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, reformlar ve öneriler yalnızca kağıt üzerinde kalmamalı, fiili ve somut uygulamalarla desteklenmelidir. Hukukun ve adaletin temel amacı, mağdurun haklarını korumak ve toplumsal güveni tesis etmektir; ancak mevcut uygulamalarda bu hedefin her zaman yeterince karşılanmadığını düşünüyorum. Benim bakış açım, devletlerin ve hukuk sistemlerinin yalnızca formal yükümlülüklerle yetinmemesi, adaletin fiilen tesisini garanti altına alacak bütüncül yaklaşımlar geliştirmesi gerektiği yönündedir. Böylece, hukukun ruhu, yalnızca kağıt üzerinde değil, toplumsal hayatta da hayata geçirilmiş olur.

Siedlecka vs Polonya Kararı – Hukuki Değerlendirme ve Analiz

Davacı Kim ? ve Olayın arka planı nedir ?

Ewa Anna Siedlecka, Polonya’da tanınmış bir gazeteci ve insan hakları savunucusudur. Başvuru, 10 Haziran 2017 tarihinde, Smolensk faciasının yıldönümünde gerçekleşen anma etkinliğine karşı düzenlenen bir karşı gösteriye katılması bağlamında ortaya çıkmıştır. Siedlecka, karşı gösteriye katıldığı sırada polis tarafından yaklaşık iki saat süreyle alıkonulmuş, kimlik kontrolü yapılmış ve serbest bırakılmadan önce çeşitli formalite işleme tabi tutulmuştur.

Siedlecka, bu uygulamanın hem 5. madde (özgürlük ve güvenlik hakkı) ve 10. madde hem de 11. maddeler (ifade ve toplanma özgürlüğü) açısından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) hükümlerine aykırı olduğunu ileri sürmüştür.


Mahkemenin İncelemesi

Madde 5 – Özgürlük ve Güvenlik Hakkı

Alıkoymanın Mahiyeti

Mahkeme, Siedlecka’nın yaklaşık iki saat boyunca gözaltında tutulmasının teknik olarak “özgürlüğün kısıtlanması” kapsamında olduğunu belirlemiştir.

Polonya polisinin uygulaması, kanunda öngörülen sınırlı süreyi aşmamış olabilir; ancak Mahkeme, uygulamanın keyfi ve orantısız olduğunu vurgulamıştır.

Mahkeme özellikle şunları incelemiştir:

  • Polis tarafından yapılan işlemin yasal dayanağı: Polonya yasalarında kimlik kontrolü için süre sınırı açıkça belirtilmemiştir. Bu belirsizlik, keyfi gözaltı riskini artırmaktadır.
  • İşlemin gerekçesi ve ölçülülüğü: Mahkeme, güvenlik gerekçesiyle uygulanan alıkoymanın, toplanma ve ifade özgürlüğünü kullanma hakkını gereksiz şekilde sınırladığını belirtmiştir.
  • Pratik etkiler: Siedlecka’nın iki saat boyunca özgürlüğünden yoksun bırakılması, özellikle basın mensubu olması nedeniyle ifade özgürlüğü kullanımını doğrudan engellemiştir.

Hukuki Sonuç

Mahkeme, Polonya’nın AİHS Madde 5’i ihlal ettiğine karar vermiştir. Bu karar, devletlerin güvenlik veya düzen gerekçesiyle özgürlüğü kısıtlamaları sırasında yasal dayanak, ölçülülük ve orantılılık kriterlerini karşılaması gerektiğini bir kez daha teyit etmektedir.

Mahkeme ayrıca 3.000 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir.


Madde 10 – İfade Özgürlüğü

İfade Özgürlüğünün Kapsamı

Siedlecka’nın katıldığı karşı gösteri, Polonya’da önemli toplumsal ve siyasi bir konuya yönelikydi: Smolensk faciası ve bunun yıldönümünde düzenlenen resmi etkinlikler. Mahkeme, ifade özgürlüğünün yalnızca yazılı veya sözlü açıklamalarla sınırlı olmadığını, kamusal gösterilerle ve toplumsal eylemlerle de kullanılabileceğini belirtmiştir.

Devlet Müdahalesi

Mahkeme, Polonya’nın Siedlecka’ya karşı uyguladığı alıkoymayı, ifade özgürlüğünü bastırmaya yönelik doğrudan bir müdahale olarak değerlendirmiştir:

  • Alıkoyma süresince Siedlecka’nın gösteriye katılımı engellenmiş, dolayısıyla ifade özgürlüğü kullanımında pratik bir engel oluşturulmuştur.
  • Polis uygulamasının keyfi ve ölçüsüz olması, devletin ifade özgürlüğünü koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğinin göstergesidir.

Hukuki Analiz

Mahkeme, Madde 10 ihlalinin varlığına karar verirken, özellikle şu kriterleri göz önünde bulundurmuştur:

  1. Müdahalenin kanunî dayanağı olup olmadığı.
  2. Müdahalenin meşru amaç taşıyıp taşımadığı (ulusal güvenlik, kamu düzeni vs.).
  3. Müdahalenin ölçülülüğü ve zorunluluğu.

Polonya, bu kriterleri yerine getirememiş ve ifade özgürlüğünü koruma yükümlülüğünü ihlal etmiştir.


Madde 11 – Toplanma Özgürlüğü

Toplanma Özgürlüğü ve Karşı Gösteriler

Toplanma özgürlüğü, demokratik toplumlarda temel bir hak olarak kabul edilir. Siedlecka, karşı gösteriye katılarak barışçıl bir şekilde düşüncelerini ifade etme ve protesto etme hakkını kullanmıştır. Mahkeme, karşı gösterilerde devletin müdahalesinin sadece şiddet veya düzensizlik riski olduğunda meşru olduğunu belirtmiştir.

Devletin Müdahalesinin Değerlendirilmesi

  • Mahkeme, polisin Siedlecka’yı iki saat boyunca alıkoymasının toplanma özgürlüğüne keyfi bir müdahale olduğunu vurgulamıştır.
  • Müdahale, etkinliğin barışçıl niteliği ve Siedlecka’nın katılım şekli göz önüne alındığında orantısız ve gereksiz olarak değerlendirilmiştir.

Hukuki Çıkarım

Bu karar, devletlerin barışçıl protestoları sınırlarken dikkatli ve orantılı olmaları gerektiğini açıkça göstermektedir. Karşı gösterilerdeki katılımcıların haklarının korunması, demokratik toplumların temel bir unsuru olarak ortaya konmuştur.


Mahkemenin Genel Hukuki Değerlendirmesi

  1. Ölçülülük ve Orantılılık İlkesi: Devletler, güvenlik veya kamu düzeni gerekçesiyle özgürlükleri sınırlarken mutlak bir takdir hakkına sahip değildir. Müdahale, yalnızca gerekli ve orantılı olduğunda kabul edilebilir.
  2. Demokratik Toplumlarda İfade ve Toplanma Özgürlüğü: Mahkeme, ifade ve toplanma özgürlüğünün, özellikle karşı görüş ve protesto gösterilerinde, demokratik sistemin temel taşları olduğunu vurgulamıştır.
  3. Keyfi Müdahaleler: Polonya’daki uygulama, yasal dayanağın belirsizliği ve uygulanma biçimi nedeniyle keyfi olarak nitelendirilmiştir.
  4. Devletin Yükümlülükleri: Devlet, sadece özgürlükleri sınırlamamakla kalmamalı, aynı zamanda temel hakların etkin kullanımını güvence altına almakla yükümlüdür.

Kararın Pratik Önemi

  • Polonya açısından: Polis uygulamalarında yasal belirsizliklerin giderilmesi ve kimlik kontrollerinin süre ve şekil bakımından sınırlandırılması gerekmektedir.
  • Avrupa İnsan Hakları Hukuku açısından: Karşı gösterilere katılanların haklarını sınırlayan her türlü uygulama, önlem, ölçülülük ve orantılılık testine tabi tutulacaktır.
  • Karar, hem Madde 5 hem de Madde 10 ve 11 ihlallerinin bir arada değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır.
  • Özellikle gazeteciler ve insan hakları savunucuları için koruyucu bir emsal teşkil eder.

Sonuç ve Öneriler

Siedlecka davası, demokratik hukuk sistemlerinde ifade, toplanma ve özgürlük haklarının korunmasının önemini, devletlerin güvenlik gerekçeleriyle sınırlama yaparken ölçülülük ve orantılılık kriterlerini yerine getirmek zorunda olduklarını göstermektedir.

Ayrıca:

  • Polis ve kolluk kuvvetleri eğitimlerinde, AİHS ve içtihat hukuku çerçevesinde hakların korunmasına yönelik bilinç artırılmalıdır.
  • Kanunlarda net süre ve prosedürler belirlenmeli, keyfi uygulamalara alan bırakılmamalıdır.
  • Gazeteciler ve insan hakları savunucularının haklarının korunması, demokratik denetim mekanizmalarının işlerliği açısından kritik öneme sahiptir.