ABD-İran savaşının dünü-bugünü-yarını..

ABD-İran savaşının dünü, bugünü, yarını..

Musaddık’ın Düşüşü: CIA ve MI6’nın Tahran Operasyonu

Aslında her şey o meşhur 1953 yazında başladı. Eğer bugün Tahran sokaklarında Washington’a karşı dinmeyen bir öfke, bitmek bilmeyen bir arzu varsa; bunun köklerini sakallı mollalarda değil, şık İtalyan kesim takımları ve elinde piposuyla Batı başkentlerinde boy gösteren o aristokrat devlet adamında, Muhammed Musaddık’ta aramalıyız.

Musaddık, İran halkı için sadece bir Başbakan değil, bir onur meselesiydi.

İngilizlerin Anglo-Iranian Oil Company üzerinden İran’ın damarlarındaki petrolü sömürmesine “Dur” dediğinde, aslında sadece ekonomik bir hamle yapmıyordu; tüm bölgeye “Biz buradayız ve bu kaynaklar bize ait” diyordu ama; işte emperyal iştah öyle kolay doyurulmuyor. Londra’da Winston Churchill, Washington’da ise; Dwight D. Eisenhower bu “inatçı” adamın biletini kesmek için çoktan masaya oturmuştu.

Operasyonun adı hafızalara kazındı: Ajax Operasyonu.

Sahne arkasında ise CIA’in o dönemki yıldızı, meşhur başkan Theodore Roosevelt’in torunu Kermit Roosevelt vardı. Kermit, elinde çantalar dolusu parayla Tahran’a sızdığında, modern darbe literatürünün ilk karanlık sayfasını yazıyordu.

Sokaklar satın alındı, sahte gazete haberleri basıldı, kışkırtılan kalabalıklar Musaddık’ın evine yürüdü.

Batı, demokrasiyi sadece kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece sever.

Musaddık demokratik yollarla gelmişti ama İngilizlerin petrol çıkarlarına dokunduğu an, “komünist sempatizanı” damgasını yemişti.

O gün General Fazlullah Zahedi tankın üzerine çıkıp darbeyi ilan ederken, İran’ın demokratik geleceği de adeta o paletlerin altında eziliyordu..

Evet, İran o gün petrolünü geri aldı belki ama; ruhunu da kaybetti.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Batı’nın bölgedeki mutlak gardiyanı olarak tahtına geri döndürüldüğünde, aslında 1979 Devrimi’nin ilk tohumları da o gün toprağa düşmüştü.

Bugünün İranlı yöneticileri Amerika’ya her “Büyük Şeytan” dediğinde, zihinlerinin bir köşesinde hala o devrilen Başbakanın hüzünlü fotoğrafı durur. Onları bu sert, tavizsiz ve her an tetikte bekleyen “savunmacı” refleksleri yüzünden eleştirebiliriz belki, ancak; tarihin onlara öğrettiği o acı dersi görmezden gelemeyiz..

Eğer kapınızı kilitlemezseniz, dost bildikleriniz içeri girip evinizi başınıza yıkar.

Şah’ın ”Beyaz Devrimi”..

Musaddık’ın omuzlarda taşınan naaşının ardından, tahtına süngülerin gölgesinde dönen Muhammed Rıza Pehlevi, kendini sadece bir hükümdar değil, adeta modern bir peygamber gibi görmeye başlamıştı. “Beyaz Devrim” dediği o süslü paket, aslında Washington’ın bölgedeki karakolunu tahkim etme projesinden başka bir şey değildi.

Şah, elinde Kennedy yönetiminin verdiği “reçete” ile İran’ı bir gecede Paris’e çevirebileceğini sandı. Toprak reformu dedi, kadın hakları dedi, okuma yazma seferberliği dedi… Kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi? ama; bir sorun vardı..

Bu devrim halkın kalbinden değil, Beyaz Saray’ın koridorlarından doğmuştu.

Sarayda Asadollah Alam gibi sadık hizmetkarlarıyla viskisini yudumlarken,

dışarıdaki o kadim İran’ı, o bin yıllık çarşı esnafını, o dindar köylüyü tamamen unutmuştu. Şah, Batı’nın teknolojik oyuncağına dönüşmüştü. Savunma bütçesini Amerikan F-14 Tomcat’lerine, o dönem dünyada eşi benzeri olmayan silahlara gömerken,

Tahran’ın arka sokaklarındaki yoksulluğu görmezden geliyordu.

Richard Nixon ve Henry Kissinger, Şah’ı “Körfez’in Jandarması” ilan ettiklerinde, aslında ona sonunu getirecek olan o kibri şırınga ediyorlardı.

Şah, kalkınmayı sadece mini etek giymek ve Fransızca konuşmak sanıyordu. Kendi halkının değerleriyle kavga eden bir liderin sonu her zaman hüsrandır. O meşhur Persepolis kutlamalarını hatırlayınız; çölün ortasında dünyanın en lüks sofralarını kurup Avrupa krallarını ağırlarken, sıradan bir İranlı o sofranın kırıntısına bile muhtaç durumdaydı..

İşte o günlerde, bir köşede sessizce ama derinden bir öfke birikiyordu..

Ayetullah Humeyni, sürgünde olmasına rağmen; Şah’ın bu “Batı hayranlığına” (Garbzedegi) karşı en sert manşetleri atıyordu.

Şah’ın en büyük hatası, muhalefeti sadece solculardan ibaret sanmasıydı. Oysa asıl fırtına, o hor gördüğü cami diplerinden ve medreselerden kopup geliyordu. Biz bugün İran’ın o sert, dış dünyaya kapalı duruşunu eleştiriyoruz ya; aslında o duruş, Şah’ın o aşırı “açık” ve teslimiyetçi tavrına verilmiş travmatik bir cevaptır. Batı’ya bu kadar aşık olursanız, gün gelir o aşk sizi boğar.

1979 Rüzgarları: Humeyni’nin dönüşü ve Paris-Tahran hattı..

Takvimler 1 Şubat 1979’u gösterdiğinde, Tahran’ın Mehrabad Havalimanı sadece bir uçağı değil, koca bir coğrafyanın kaderini bekliyordu. Air France’ın o meşhur uçağı piste teker koyduğunda, merdivenlerden inen o kaşları çatık, bakışları derin yaşlı adam, yani; Ayetullah Ruhullah Humeyni, aslında sadece sürgünden dönmüyordu; bir devrin kapısını sonsuza dek kapatıyordu.

Yanında kimler yoktu ki? Devrimin o dönemki entellektüel yüzü Ebu’l-Hasan Beni Sadr,

dış dünyayla köprü kurmaya çalışan Sadık Kutbizade

Hepsi o an zafer sarhoşuydu ama; kimse bu zaferin ne kadar kanlı ve sert bir viraja döneceğini kestiremiyordu.

Şah, o devasa ordusuna, SAVAK gibi korku salan istihbarat teşkilatına ve Washington’daki dostlarına güveniyordu ama; atladığı bir şey vardı: Halkın haysiyeti..

Jimmy Carter, Tahran’daki o meşhur yılbaşı yemeğinde İran’ı “istikrar adası” olarak tanımlarken aslında ne kadar kör olduğunu kanıtlıyordu.

O “ada” çoktan yanmaya başlamıştı bile. Humeyni, Paris’in banliyösü Neauphle-le-Château’da basit bir elma ağacının altında oturup kasetlere kaydettiği vaazlarla koca bir imparatorluğu yerle bir etmişti. Teknolojiyi, yani o günün “sosyal medyası” sayılan kaset çaları, Şah’ın tanklarından daha etkili kullanmıştı.

Devrim aslında bir koalisyondu. İçinde komünist Tudeh Partisi de vardı, liberal entelektüeller de, dindar esnaf da…

Herkes “Şah gitsin de ne olursa olsun” diyordu. Ama o “ne olursa olsun” kısmı, devrimin kendi çocuklarını yemeye başladığı an tıpkı Fransa’da olduğu gibi anlaşıldı.

Humeyni uçaktan indiğinde kendisine ne hissettiği sorulduğunda “Hiçbir şey” (Hiç) demişti ya, işte o cevap aslında gelecek olan o buz gibi, tavizsiz ve katı yönetim anlayışının ilk ve net sinyaliydi..

Batı ise; şaşkındı. CIA, o dönem raporlarında “İran’da devrim olasılığı düşüktür” diye yazıyordu. Adamların burnunun dibinde koca bir halk ayaklanmış, onlar hala Şah’ın partilerinde kadeh tokuşturuyordu.

İşte bu kopukluk, bugün bile Washington’ın Tahran’ı bir türlü okuyamamasının temel sebebidir. Devrim gerçekleştikten sonra sokaklarda “İstiklal, Azadi, Cumhuri-ye İslami” (Bağımsızlık, Özgürlük, İslam Cumhuriyeti) sloganları yankılanırken, biz aslında; bugün Ortadoğu’da gördüğümüz o bitmek bilmeyen “Direniş Ekseni”nin ilk harcının atılışına şahitlik ediyorduk..

Evet.., devrim halkın iradesiydi, buna saygı duymak zorundayız ama; o iradenin hemen ardından gelen sert tasfiyeler, hapse atılmalar ve “tek tip” toplum dayatması…

İşte orada oturup düşünmemiz lazım. Bir tiranı devirip yerine başka bir sertlik koymak ne kadar çözüm? Ama dedim ya, o günün coşkusuyla kimse bunu duymuyordu, önemsemiyordu. Herkes; “Büyük Şeytan”ı kovmanın peşindeydi.

Büyük Şeytan’ kavramının doğuşu: Elçilik Baskını ve 444 Gün mes’elesi..

4 Kasım 1979… Tahran’da hava serin ama sokaklar alev alev.

Kendilerine “İmam’ın Yolundaki Müslüman Öğrenciler” diyen bir grup, aslında sadece bir binanın duvarlarından atlamıyordu;

uluslararası hukukun canına okuyor, Amerika’nın o güne kadarki dokunulmazlığını yerle bir ediyordu. Abbas Abdi ve Masume Ebtekar gibi isimlerin başını çektiği o kalabalık,

ABD Elçiliği’ne daldığında kimse bu krizin 444 gün süreceğini tahmin bile etmemişti.

Peki, neden yaptılar bunu? Sadece öfke mi? Hayır. Şah, kanser tedavisi bahanesiyle Amerika’ya sığınmıştı ve İran halkı “Yine mi 1953?” diyordu. Musaddık’ın başına gelenlerin kendi başlarına gelmesinden öylesine korkuyorlardı ki, bu korku onları rasyonalitenin tamamen dışına itti. Diplomatları rehin almak adeta tüm dünyaya meydan okumaktı. Jimmy Carter, Beyaz Saray’da her sabah “Bugün kaçıncı gün?” sorusuyla uyanırken, aslında siyasi kariyerinin de o elçilik bahçesinde gömüldüğünü biliyordu.

İran haysiyetini korumak istiyordu, Batı’nın müdahalesinden bıkmıştı ama; elçilik basmak? İşte orada durup bir özeleştiri yapmak lazım. Bu hamle, İran’ı on yıllar sürecek bir yalnızlığa mahkum etti. O gün o duvarları aşan gençler, aslında İran’ın dünyayla olan köprülerini de haklı bir bahaneyle dinamitliyordu.

CIA istasyon şefi Tom Ahern ve diğer 51 Amerikalı rehin tutulurken,

Tahran sokaklarında ilk kez “Marg bar Amrika” (Amerika’ya Ölüm) sloganları resmi bir devlet politikasına dönüşüyordu. “Büyük Şeytan” kavramı artık sadece bir söylem değil, bir varoluş biçimiydi.

Washington’da ise; Cyrus Vance gibi diplomasi yanlıları ile Zbigniew Brzezinski gibi şahinler birbirine girmişti.

Brzezinski, “Vurun geçin” diyordu; Vance ise; “Kan dökülmesin” diyordu. Sonuç ne oldu? Tam bir fiyasko olan Kurtarma Operasyonu… Ama ona birazdan geleceğiz.

Peki İran bu krizle ne kazandı? Rejim, içerideki tüm muhalif sesleri “Amerikan uşağı” diyerek susturma fırsatı buldu. Elçilik baskını, devrimin kendi saflarını sıkılaştırması için muazzam bir kaldıraç oldu ancak; bedeli de hayli ağır oldu; İran artık medeni dünyanın “aykırı çocuğu”ydu. Biz bugün yaptırımlardan, ekonomik ambargolardan dert yanıyoruz ya; işte o ambargo zincirinin ilk halkası, o elçilik kapısına vurulan kilitle takılmıştı. Haklıyken haksız duruma düşmenin dünya tarihindeki en net örneğidir bu 444 gün süren rehine krizi..

Çölde Kum Fırtınası: ABD’nin eline yüzüne bulaştırdığı ”kurtarma operasyonu olan” Kartal Pençesi Operasyonu’nun enkazı..

Takvimler 24 Nisan 1980’i gösterdiğinde, Washington’da uykular yine haramdı.

Jimmy Carter, diplomatik yolların tükendiğini anlayınca masaya o tehlikeli zarfı koydu: Eagle Claw (Kartal Pençesi) Operasyonu. Plan kağıt üzerinde kusursuzdu; Delta Force komandoları gece yarısı gizlice İran içlerine sızacak, rehineleri alıp uçaklarla kaçıracaktı. Operasyonun başında ise; efsanevi Albay Charles Beckwith vardı.

Ama hesap etmedikleri bir şey vardı: İran’ın coğrafyası ve o meşhur “stratejik derinliği”..

Gecenin karanlığında, Umman Denizi’ndeki uçak gemilerinden havalanan helikopterler, Tahran yakınlarındaki gizli bir iniş bölgesi olan “Desert One” noktasına doğru süzüldü. Ancak Tabas Çölü’nde aniden bastıran o meşhur kum fırtınası (habub), Amerikan teknolojisinin en ileri parçalarını birer metal yığınına çevirdi. Bir helikopter ile bir nakliye uçağı çarpıştı; 8 Amerikan askeri can verdi. Beckwith, geri çekilme emri verdiğinde arkasında sadece askerlerini değil, Amerika’nın süper güç imajını da o kızgın kumların üzerine bıraktı.

Ertesi sabah Humeyni, “Kum taneleri Allah’ın ordusudur” diyerek bu fiyaskoyu rejimin kutsallığını tescilleyen bir mucize gibi sundu. Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım: Bu operasyonun başarısızlığı, Washington için sadece askeri bir yenilgi değil, tam bir diplomatik intihar niteliğindeydi. Savunma Bakanı Harold Brown ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski arasındaki bitmek bilmeyen güç savaşının kurbanı olmuştu o askerler. Amerika, kendi “arka bahçesi” sandığı İran’da, bir avuç öğrencinin elindeki rehineleri bile kurtaramayacak kadar hantal ve basiretsiz görünüyordu..

Üstelik tüm dünyaya..

İran bu olayı bir “zafer” olarak kutladı ama; bu olay aynı zamanda İran’ın dünya sisteminden tamamen kopuşunun tescili oldu zira; Amerika artık sadece bir “rakip” değil, “yaralı ve intikam peşindeki bir canavar” haline gelmişti. Carter’ın siyasi cenazesini kaldıran bu olay, aslında daha sert bir ismin, Ronald Reagan’ın önünü açtı.

İran yönetimi, o gün çölde kalan Amerikan enkazlarını bir müze gibi sergilerken, aslında Batı ile yapılacak her türlü diyaloğun kapısını da o enkazların altına gömdü. Biz bugün hala “Neden bu kadar gergin bu iki devlet?” diyorsak, işte o gece çölde yanan helikopterlerin dumanı hala iki başkentin semalarında tütüyor demektir.

Amerika’nın kibri ile İran’ın o dönemki uzlaşmaz devrimci ruhu bir çölde çarpıştı ve kazanan sadece kaos oldu. Halen de öyle..

Saddam’ın iştahı: Batı destekli İran-Irak savaşının ilk günü..

22 Eylül 1980.

Tahran’da insanlar günlük telaşındayken, gökyüzünde beliren o tanıdık olmayan gürültü her şeyi değiştirdi. Irak Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar İran’ın hava üslerini bombalamaya başladığında, Saddam Hüseyin Bağdat’taki sarayında purosunu yakmış, “üç güne Tahran’dayız” hayalleri kuruyordu ama; Saddam’ın unuttuğu bir şey vardı:

Bir halkın devrim tazelediği dönemdeki o öngörülemez, rasyonellikten uzak ama sarsılmaz direnci…

Saddam bu işe tek başına kalkışmadı elbette. Washington’da Jimmy Carter’ın elçilik kriziyle rezil oluşunu, Tahran’ın dünyadan izole edilişini fırsat bilen “şahinler”, Saddam’ın kulağına “Tam sırası” diye fısıldamıştı..

CIA ve MI6, İran ordusunun devrim sonrası generallerini kurşuna dizdiğini, envanterinin bakımsız kaldığını raporluyordu.

Saddam, Şattülarap su yolu üzerindeki hak iddialarını bahane ederek saldırdı ama asıl amacı, yükselen Şii devrim dalgasını henüz kapısındayken boğmaktı. (?!)

Peki, ben burada İran’ı neden savunuyorum? Çünkü bu savaş, bir milletin topyekün yok edilme girişimiydi tıpkı Trump’ın günümüzdeki tehdidi gibi..

Saddam, kimyasal silahlarını (ki bunları ona bizzat Batılı şirketler sağladı) cepheye sürerken, dünya resmen sağır ve dilsizi oynuyordu. Donald Rumsfeld’in o meşhur Bağdat ziyareti sırasında Saddam’la el sıkışırken çekilen o pişkin fotoğrafını hatırlatayım sizlere.

Amerika, “Düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek, o dönem laik ve modern görünen Saddam’ı, “gerici” bulduğu mollalara karşı bir koçbaşı gibi kullandı.

Ama gel gelelim eleştirime… İran yönetimi de bu savaşı kendi kutsal davası (Ceng-i Tahmili) haline getirdi. “Kudüs’ün yolu Kerbela’dan geçer” dediler ve binlerce gencecik çocuğu, boyunlarına taktıkları o plastik “Cennet Anahtarları” ile mayın tarlalarına sürdüler.

Besic birlikleri, hiçbir askeri eğitimi olmadan tankların önüne atılırken, Tahran’daki o sert ideolojik yapı savaşı rejimini sağlamlaştırmak için bir yakıt olarak kullandı. Barış teklifleri geldiğinde, “Zalim devrilene kadar savaş” diyerek süreci uzattılar.

Sekiz yıl sürdü bu cehennem. Bir milyon can gitti, milyarlarca dolar havaya uçtu ve sonuç..? Sınırlar bir santim bile değişmedi. Saddam, Batı’nın kucağında büyüttüğü bir canavar olarak kaldı; İran ise; içine daha çok kapandı ve “Bize bizden başka dost yok” diyerek o meşhur asimetrik harp stratejisini (Hizbullah ve vekalet güçleri) geliştirmeye başladı. Bugünün o sert askeri doktrini, işte o günlerin siperlerinde, hardal gazı kokularının arasında doğdu.

Tanker savaşları: Hürmüz Boğazı’nda mayın ve barut kokusu hiç de yabancı gelmedi kulağa değil mi ? Tarih yine tekerrür mü ediyor, ya da edecek..

Yıl 1984… Karada savaş tam bir satranç çıkmazına girmişken, Saddam Hüseyin kurnazca bir hamle yaptı. “Ben bu savaşı kazanamıyorum ama; İran’ın şah damarını, yani petrol gelirini kesersem onları masaya oturturum” dedi.

Fransız yapımı Super Etendard uçakları ve Exocet füzeleriyle

İran’ın petrol tankerlerini avlamaya başladığında, aslında fitili ateşleyen oydu. Ama İran bu, pabuç bırakır mı? Tahran “Madem benim petrolüm akmıyor, o zaman bu boğazdan kimsenin petrolü geçmeyecek” diyerek tarihin en büyük asimetrik deniz savaşını başlattı.

İşte o an sahneye Amerika bir kez daha çıktı. Kuveyt’in yardım çığlıklarına(?!) kulak veren Washington, “Earnest Will” operasyonuyla bölgeye donanmasını yığdı.

Dev uçak gemileri, muhripler… Karşılarında ise; devasa bir donanma değil, sürat motorlarıyla mayın döşeyen, elinde bazukayla botlardan ateş eden o “çılgın” Devrim Muhafızları vardı.

Amiral William Crowe Washington’dan emirleri yağdırırken, Basra Körfezi bir anda dev bir mayın tarlasına dönüşmüştü..

Burada fotoğrafı net çekelim; Batı dünyası o günlerde sanki tarafsızmış gibi yapıyordu ama; radarlarıyla Irak uçaklarına istihbarat sağlıyor, İran’ın her hareketini Saddam’a fısıldıyordu. Reagan yönetimi için önemli olan tek bir şey vardı: Petrol akmalıydı ve İran bu oyundan silinmeliydi ama; İran’ın o dönemki deniz stratejisi, bugün bile Pentagon’da ders olarak okutuluyor. Dev gemilere karşı sinek ısırığı gibi ama öldürücü hamleler…

Peki, ben burada neyi eleştiriyorum derseniz.. İran o günlerde haklı bir müdafaa yapıyordu belki ama “stratejik sabır” dediği şeyin sınırını bazen öyle bir kaçırıyordu ki, dünyayı karşısına alıyordu. Bir yanda masum sivil gemiler batıyor, diğer yanda petrol fiyatları fırlıyordu. İran yönetimi, “Bize kimse dokunamaz” kibriyle hareket ederken, aslında Amerika’ya o bölgeye kalıcı olarak yerleşmesi için altın tepside bir bahane de sundu.

Bugün o sularda hala Amerikan üsleri varsa, o günkü o kontrolsüz gerilimin payı büyüktür.

Meşhur SS Bridgeton tankerinin ;

bir İran mayınına çarpıp sarsıldığı o an, aslında modern tarihin en büyük kırılmalarından biriydi. Amerika anladı ki; İran’la savaşmak, düzenli bir orduyla savaşmak gibi değil.

Bu adamlar ölümü göze almış, suların altına saklanmış, her an her yerden çıkabilirler. Ama bu “korkusuzluk”, aynı zamanda İran’ın diplomatik yalnızlığını perçinledi.

Biz bugün “Boğazı kapatırız” tehdidini her duyduğumuzda, aslında 80’lerin o yanan tankerlerinin dumanını hatırlamalıyız. İran o günlerde denizde bir destan yazdığını sandı ama; aslında kendi geleceğine büyük bir ambargo zinciri vurdu. İster eleştirir ister doğru bulursunuz bu böyle..

655 sefer sayılı uçuş: Basra Körfezi’nde bir trajedi..

Bandar Abbas Havalimanı’ndan havalanan İran Air’e ait Airbus A300 tipi yolcu uçağında 290 can vardı. Aralarında 66 çocuk tarih 3 Temmuz 1988…

Bayram ziyareti için Dubai’ye giden aileler, iş adamları, sıradan insanlar. Gökyüzü pırıl pırıldı ama denizin üzerinde bir ölüm makinesi pusudaydı: Amerikan donanmasının o dönemki gururu, Aegis radar sistemli USS Vincennes kruvazörü.

Geminin kaptanı William C. Rogers III,

o an bir “sözde bir savaş kahramanı” olmaya mı soyunmuştu yoksa sistemlerin hatasına mı kurban gitmişti, orası hala tartışılır ama; gerçek şu ki: Amerikan radarları o devasa yolcu uçağını bir F-14 savaş uçağı sanacak kadar “kör”leşmişti(?!).

İki füze ateşlendi ve 290 insan saniyeler içinde Basra’nın mavi sularına gömüldü. Washington’dan gelen açıklama ise; evlere şenlikti: “Meşru müdafaa!”

Bir süper güç, dünyanın en ileri teknolojisine sahip olduğunu iddia eden bir devlet, nasıl olur da bir sivil uçakla savaş uçağını ayırt edemez? Bu elbette mümkün değil ben öyle görüyorum. Üstelik uçağın kendi rotasında ve tırmanışta olduğu kanıtlanmışken.

George H.W. Bush’un o meşhur “Amerikan halkı adına asla özür dilemeyeceğim, gerçekler ne olursa olsun umrumda değil” sözü, İran halkının kalbine saplanan o zehirli hançerin adıdır. İşte o gün, Tahran’daki en ılımlı adam bile “Batı’ya güvenilmez” demiştir.

İran’ı neden eleştirebiliriz ? Bu trajedi yaşandığında devrim henüz tazeydi ve rejim bu acıyı öyle bir propaganda malzemesi yaptı ki, ölenlerin hatırasını bile siyasi bir kalkan olarak kullandı. Dünyaya bu acıyı anlatmak yerine, bu nefreti içerideki safları sıkılaştırmak için bir yakıt gibi yaktılar. O gün o füzeler sadece 290 canı almadı;

İran ile Batı arasında kurulabilecek son köprüleri de iç siyaset mezesi uğruna havaya uçurdu.

Bugün bile Tahran’daki Behişt-i Zehra mezarlığına gidildiğinde, o uçağın maketini görürsünüz.

İran bu acıyı unutmadı, unutmayacak ama; bu öfkeyle yaşamak, bazen rasyonel dış politikayı da imkansız hale getiriyor. Amerika o gün o kaptana madalya takarak en büyük stratejik hatasını yaptı. İran ise; bu acıyı bir intikam yeminine dönüştürerek kendini iyice yalnızlaştırdı. Biz bugün hala “Neden bu kadar gergin bu ülkeler?” diyoruz ya; işte o gün denize düşen o parçalanmış oyuncak bebekler, bugünkü füzelerin asıl yakıtıdır.

Ayetullah’ın “Zehir Kadehi”: Ateşkes ve Yeniden İnşa

Takvimler 20 Temmuz 1988’i gösterdiğinde, İran radyolarından yükselen o ses, bir zafer marşı değil, adeta bir yas ilanı gibiydi.

Ayetullah Humeyni, sekiz yıl boyunca “Saddam devrilene kadar savaş” dediği o kutsal davanın bittiğini açıklıyordu. Üstelik o meşhur cümlesiyle tarihe not düşerek:

“Bu kararı almak benim için zehir dolu bir kadehi içmekten daha acıdır.”

Bir devrim lideri için “zafer kazanamadan” masaya oturmak, davasına inanan milyonlarca gence ne söyleyeceğini bilememek demektir. Peki, ne oldu da o tavizsiz hoca geri adım attı? Cevap basit ama yakıcı: Ekonomi çökmüştü, ordu bitkin düşmüştü ve o meşhur 655 sefer sayılı uçağın vurulması İran’a şunu fısıldamıştı:

“Amerika bu savaşı senin kazanmana asla izin vermeyecek, gerekirse savaş suçunun dahi hiçbir sınırını tanımaz, yolcu uçağını bile vurur.”

İşte tam o noktada, perde arkasında bir isim devleşmeye başladı: Ali Ekber Haşimi Rafsancani. O dönemin Meclis Başkanı ve ordunun fiili yöneticisi olan bu kurnaz siyasetçi, Humeyni’yi barışa ikna eden adamdı.

Rafsancani biliyordu ki; eğer savaş durmazsa devrim kendi kendini yiyip bitirecek. Bağdat’ta ise; Saddam Hüseyin, Batı’nın kucağında “kazanan” edasıyla purolarını tüttürüyordu ama; ne garip bir tecelli ki, o gün Saddam’ı alkışlayan Washington, on beş yıl sonra onu bir çukurdan çıkarıp idama götürecekti.

İran yönetimi bu sekiz yılı “Kutsal Savunma” olarak adlandırdı ama bu süreçte koca bir nesli harcadı. Evet, vatanlarını aslanlar gibi savundular, evet; bir karış toprak vermediler; ama; “Zalim devrilene kadar” inadı, savaşı en az üç yıl gereksiz yere uzattı.

Binlerce anne, o son üç yılda giden evlatlarının hesabını kime soracağını bilemedi. Rejim, barışı bir “yenilgi” gibi sunduğu için, halkın omuzlarındaki o devasa yıkım yükü ancak ideolojik hamasetle örtülebildi sivil hayatta.

Ateşkes imzalandığında Tahran sokakları sessizdi.

Ne bir sevinç ne bir isyan… Sadece derin bir yorgunluk vardı. İran artık “devrim ihraç eden” o saldırgan çocuk olmaktan çıkıp, “hayatta kalmaya çalışan” yaralı bir devlete dönüşmek zorundaydı.

BM’nin 598 sayılı kararı kabul edildiğinde, İran’ın önünde yeni bir yol vardı:

Yeniden inşa. Ama o inşa süreci, beraberinde devrimin kendi içindeki o meşhur “muhafazakar-reformist” kavgasını da başlatacaktı..

Rafsancani Dönemi’nde yükselen Pragmatizm ve Batı ile Flört denemeleri..

Savaş bittiğinde İran bir enkaz yığınıydı.

Sanayisi durmuş, petrol tesisleri yanmış, kasası neredeyse tamamen boşalmıştı.

İşte tam bu noktada sahneye Ali Ekber Haşimi Rafsancani çıktı.

1989’da Cumhurbaşkanı seçildiğinde, kafasında tek bir şey vardı:

Devrimi yaşatmak istiyorsak, devrimi biraz “ehlileştirmemiz” lazım.

Rafsancani, o güne kadar sloganlarla yürüyen İran’ı, hesap makineleriyle yönetmeye talip oldu. “Yeniden İnşa” dönemi, aslında İran’ın o sert ideolojik kabuğunu kırma denemesiydi.

Rafsancani sadece bir siyasetçi değil, tam bir denge ustasıydı. Bir yandan Rehber Ali Hamaney ile arayı hoş tutuyor, diğer yandan Batı’ya “Gelin, yatırım yapın, petrolümüzü çıkaralım” diye göz kırpıyordu. Washington’da George H.W. Bush yönetimiyle el altından haberleşiyor, Lübnan’daki rehineler meselesinde “yardımcı” olabileceğini fısıldıyordu.

Onun döneminde Tahran sokaklarına ilk kez yabancı iş adamları, o şık çantalı petrolcüler doluşmaya başladı. Rafsancani biliyordu ki; aç bir halka “Büyük Şeytan” masalları anlatmak bir yere kadardır; tencerenin kaynaması gerekiyordu.

“Yeniden inşa” süreciyle beraber İran’da korkunç bir yolsuzluk ve elitizm dalgası başladı. Devrim “yoksulların” (müstazafların) devrimiydi güya, ama; Rafsancani ve çevresi devasa holdingler, vakıflar (bonyadlar) kurarak ülkenin tüm zenginliğini kendi ellerinde topladılar.

“Teknokrasimiz gelişiyor” derken, aslında bugün İran’ın belini büken o “akraba kayırmacılığı” ve “ekonomik oligarşi”nin temellerini o günlerde attılar.

Halk hala karneyle ekmek alırken, Tahran’ın kuzeyindeki villalarda viskiler yudumlanmaya başlanmıştı bile..

Batı ise; Rafsancani’ye hiçbir zaman tam güvenmedi. Alman ve Fransız şirketleri (Siemens ve Total gibi) kapıdan girmeye çalışırken, Washington’daki İsrail lobisi ve şahinler “Bu adamların gülümsemesine kanmayın, hala nükleer hayalleri var” diye bağırıyordu. Rafsancani’nin o meşhur pragmatizmi, ne içerideki katı muhafazakarları memnun etti ne de dışarıdaki şüpheci Batı’yı..

Sonuç ne oldu? Rafsancani, İran’ı modern bir devlete dönüştürmek istedi ama kurduğu o yozlaşmış sistem, devrimin ruhunu kemirmeye başladı. Biz bugün İran’da “Neden bu kadar zenginlik varken halk yoksul?” diyorsak, işte o 90’ların başında kurulan o çarpık ekonomik modelin kurbanı oldular diyebiliriz. Rafsancani bir köprü kurmaya çalıştı ama; o köprüden sadece kendi yakınlarının geçmesine izin verdi.

Hizbullah’ın doğuşu: Lübnan’da İran’ın ilk büyük yatırımı

Yıl 1982… İsrail ordusu Lübnan’a girmiş, Beyrut’u kuşatmış, FKÖ’yü (Filistin Kurtuluş Örgütü) denize dökmek üzereydi. İşte o kargaşanın ortasında, Tahran’dan kalkan uçaklar Suriye üzerinden Bekaa Vadisi’ne bir avuç “eğitmen” indirdi. Bunlar Devrim Muhafızları’ydı (Sipah). Yanlarında silah değil, bir ideoloji ve o güne kadar kimsenin görmediği bir direniş modeli getirmişlerdi.

Abbas Musavi ve o zamanlar gencecik bir din adamı olan Hasan Nasrallah gibi isimler, İran’ın desteğiyle “Allah’ın Partisi”ni, yani Hizbullah’ı kurarken, aslında Ortadoğu’nun bir dönem sarsılmaz bir gerçeğinin temelini atıyorlardı.

İran, Irak ile boğaz boğaza savaşırken bile Lübnan’a bütçe ayırıyor, oraya tırlar dolusu silah ve para gönderiyordu. Neden? çünkü; İran stratejik bir akla sahipti. Biliyordu ki; eğer savaşı kendi kapınızda beklerseniz, er geç kaybedersiniz. Savaşı düşmanın (İsrail) kapısına götürmeniz lazımdı. Hizbullah, İran için sadece bir “vekil güç” değildi; o, İran’ın Akdeniz’deki gözü, kulağı ve en sert yumruğuydu. 1983’teki Amerikan kışlasına yapılan o devasa kamyon bombası saldırısını hatırlayınız..

Washington o gün anladı ki, İran artık sadece Tahran’da değil, her yerde..

Hizbullah Lübnan’da işgale karşı haklı bir direniş başlattı, buna kimse laf edemez ama; İran, Hizbullah’ı öyle bir yapıya büründürdü ki, Lübnan devletinin içinde bir “paralel devlet” yarattı. Lübnan’ın o güzelim çok sesli yapısı, Tahran’dan gelen talimatlarla hareket eden bir askeri gücün gölgesinde kaldı.

İran yönetimi, Lübnan’daki Şii kardeşlerini birer asker gibi yetiştirirken, onları bazen kendi bölgesel pazarlıklarında birer piyon gibi kullanmaktan da çekinmedi. “Kudüs’e gidiyoruz” sloganlarıyla Lübnan’ın iç siyasetine ayar vermeye başladılar.

Bugün bile İsrail’in uykularını kaçıran o binlerce füze, işte o 80’lerin başında kurulan o lojistik hattın eseri. İran bu yatırımıyla bölgedeki “Şii Hilali”nin ilk ve en güçlü halkasını oluşturdu ama; bu durum, Arap dünyasında “Fars yayılmacılığı” korkusunu tetikledi. İran, Lübnan’da bir kale kurdu ama karşısında koca bir Sünni blok ve Batı dünyasını kemikleştirdi.

Kısacası ; Hizbullah, İran’ın en başarılı dış politika ürünüdür (iç politikada yaptıklarının izahı yoktur orası ayrı) ama aynı zamanda İran’ın “işgalci” veya “müdahaleci” görünmesinin de en büyük sebebidir. Biz bugün Beyrut’ta patlayan her bombada, fırlatılan her füzeyde aslında Tahran’daki o “stratejik derinlik” masasının kararlarını izliyoruz.

Hamaney’ın halefiyeti: Rehberlik makamında yeni dönem..

3 Haziran 1989 gecesi İran’da zaman durdu. Devrimin karizmatik ve tavizsiz yüzü Ayetullah Humeyni hayata gözlerini yumduğunda, sadece bir lider ölmemişti; koca bir sistemin “Peki şimdi ne olacak?” sorusuyla imtihanı başlıyordu.

Sokaklar feryat figan, milyonlar cenazeye akın ederken; kapalı kapılar ardında, Uzmanlar Meclisi’nde (Meclis-i Hubregan) ter dökülüyordu.

İşte o an sahnede yine o kurnaz satranç ustası Rafsancani vardı.

Rafsancani, meclis kürsüsüne çıkıp “İmam ölmeden önce Seyyid Ali’yi işaret etmişti” dediğinde, aslında modern İran tarihinin en büyük hamlesini yapıyordu. O güne kadar bir “Merc-i Taklid” (Taklit Mercii) yani en üst düzey dini otorite sayılmayan, daha çok siyasi ve askeri kimliğiyle ön planda olan Ali Hamaney, bir gecede “Rehber” makamına taşındı. Hamaney, omuzlarındaki bu yükün ağırlığını biliyordu; önünde hem savaştan bitkin çıkmış bir halk hem de devrimin mirasını koruma kavgası veren fraksiyonlar vardı.

Hamaney dönemi başladığında Batı dünyası, özellikle Washington’daki George H.W. Bush yönetimi, “Belki bu yeni adam daha yumuşaktır, belki bir uzlaşı yolu buluruz” diye umutlanmıştı. Hatta içerideki bazı liberal çevreler de Hamaney’in şiire, müziğe ve edebiyata olan düşkünlüğünü bildikleri için bir “yumuşama” bekliyordu ama; yanıldılar. Hamaney, o günden bugüne geçen onca yılda, devrimin omurgasını Tahran’ın o meşhur “Stratejik Sabır” ve “Batı’ya Güvensizlik” ilkeleri üzerine inşa etti. Hamaney devleti bir arada tutmayı başardı, orası kesin. Ama onun döneminde rehberlik makamı o kadar kutsallaştırıldı ve dokunulmaz kılındı ki, en küçük bir eleştiri bile “rejime ihanet” sayılmaya başlandı. Devrim, halkın katılımıyla başlamıştı ama Hamaney ve çevresindeki o muhafazakar elit, kararları halkın değil, “atanmışların” aldığı bir yapıya dönüştürdüler İran’ı. Ayetullah Montazeri gibi devrimin gerçek devlerini ev hapsine mahkum edip sustururken, aslında sistemin kendi içindeki meşruiyetini de yaraladılar.

Hamaney, dış politikada ise; “Ne Doğu Ne Batı” ilkesini daha sert bir anti-Amerikancılıkla harmanladı. Onun için Washington ile pazarlık yapmak, zehirli bir yılanla yatağa girmek gibiydi. Bugün İran’ın o her taşın altından çıkan “Direniş Ekseni” stratejisi, aslında Hamaney’in o sessiz ama derinden yürüttüğü o devasa organizasyonun eseridir.

Hamaney, Humeyni’nin gölgesinden çıktı ve kendi demir yumruğunu kadife bir eldiven içinde İran’a ve bölgeye kabul ettirdi ama; bu süreçte İran halkı, devrimin o “özgürlük” vaadinden biraz daha uzaklaştı, “güvenlik” ve “beka” sarmalına daha çok hapsoldu.

Hatemi ve Medeniyetler Diyaloğu: Bir bahar umudu.?!

23 Mayıs 1997… İran sandık başında ama bu sefer sonuçlar ezber bozuyor. Rejimin işaret ettiği o ağır abi Ali Ekber Natık Nuri değil, halkın, özellikle de kadınların ve gençlerin sevgilisi, o güleç yüzlü, entelektüel din adamı Seyyid Muhammed Hatemi kazandı.

Hatemi, elinde “hukukun üstünlüğü” ve “sivil toplum” (medne-i nebi) bayrağıyla geldiğinde, Tahran sokaklarında ilk kez “özgürlük” kelimesi bu kadar yüksek sesle telaffuz ediliyordu.

Hatemi, sadece içeride değil, dışarıda da bir devrim yapmaya soyundu. New York’ta, Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıkıp o meşhur “Medeniyetler Diyaloğu” çağrısını yaptığında, dünya şaşkındı. “Büyük Şeytan”ın başkentinde, İranlı bir lider barıştan, Mevlana’dan, karşılıklı saygıdan bahsediyordu.

Washington’da Bill Clinton ve Madeleine Albright, ilk kez “Acaba İran’la el sıkışabilir miyiz?” diye ciddi ciddi düşünmeye başlamışlardı. Hatta Albright, Musaddık darbesindeki rolleri için o dönem tarihi bir özür niteliğinde açıklama bile yapmıştı.

Hatemi gerçekten samimi miydi bilinmez.. İran’ın o boğucu yalnızlığından kurtulmasını, gençlerin dünyayla entegre olmasını istiyordu orası kesin. Ama atladığı bir şey vardı: İran’daki “Paralel Devlet”. Sen istediğin kadar seçim kazan, eğer Devrim Muhafızları (Sipah), Yargı Erki ve o meşhur “Derin Tahran” seninle aynı fikirde değilse, attığın her adımda bir mayına basarsın. Hatemi döneminde gazeteler pıtır pıtır açıldı ama; aynı hızla da kapatıldı. Öğrenci olayları patlak verdiğinde (18 Tir), o umutla seçilen Hatemi, sistemin o devasa çarkları arasında sıkışıp kaldı.

Hatemi bir reformistti ama “sistem içi” bir reformistti. Radikal bir kopuşu asla göze alamadı. Hamaney’in o kırmızı çizgilerini aşamadı. Batı ise; Hatemi’nin bu zayıflığını görünce, ona gereken o devasa ekonomik ve siyasi desteği vermekte çok geç kaldı. Clinton yönetimi “Acaba?” derken, içerideki muhafazakarlar Hatemi’yi “Batı hayranı bir hain” ilan etmek için çoktan kolları sıvamıştı bile.

Sonuç ne oldu? O güzelim “Medeniyetler Diyaloğu” rüzgarı, yerini çok geçmeden 11 Eylül saldırıları sonrası esecek olan o kavurucu “Eksen” rüzgarına bıraktı. Hatemi’nin o naif baharı, İran halkının hafızasında “yarım kalmış bir rüya” olarak kaldı. Biz bugün o günleri düşündüğümüzde; hem sistemin o değişime dirençli katı yapısına kızıyoruz hem de Batı’nın o uzatılan eli havada bırakışına. Eğer Hatemi başarılı olsaydı, belki bugün ne nükleer krizi konuşuyor olurduk ne de ambargoları ama; takdir edersiniz ki tarih “keşke”lerle yazılmıyor..

George W. Bush’un tarihi “Şer Ekseni” çıkışı..

29 Ocak 2002 gecesi…

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, Kongre’de o meşhur “Birliğin Durumu” konuşmasını yaparken, dünya siyasetinin kimyasını bozacak o iki kelimeyi telaffuz etti: “Axis of Evil” (Şer Ekseni).

Bush; Irak ve Kuzey Kore’nin yanına, daha birkaç ay önce Afganistan’da Taliban’a karşı Amerika’ya gizli istihbarat desteği veren, El-Kaide militanlarını yakalayıp teslim eden İran’ı da ekleyiverdi.

Tahran’da Hatemi ve ekibi, “Acaba Washington’la terörle mücadele üzerinden bir köprü kurabilir miyiz?” diye umutlanmışken, Bush’un bu çıkışı soğuk bir duş etkisi yarattı. Pentagon’daki o meşhur “Neo-Con” (Yeni Muhafazakar) tayfası, yani Dick Cheney, Donald Rumsfeld ve Paul Wolfowitz, Afganistan’dan sonra sıradaki hedefin Tahran olduğunu gizlemiyorlardı bile. .

Hatemi “Diyalog” dedikçe, Bush “Şer” dedi. Bu durum, Tahran’daki o sertlik yanlısı muhafazakarlara bulunmaz bir nimet sundu. “Bakın,” dediler, “Siz ne kadar taviz verirseniz verin, bu adamlar bizi yok etmek istiyor!” Hamaney o günlerde yaptığı konuşmalarda, Batı’ya güvenmenin ne kadar büyük bir hata olduğunu anlatırken hiç bu kadar haklı görünmemişti.

İran yönetimi de bu noktada bir özeleştiri yapmalı: Amerika’nın bu saldırgan tutumuna karşı, onlar da nükleer programlarını hızlandırarak ve bölgedeki vekil güçlerini tahkim ederek ateşe odun attılar. “Madem bizi şer ekseni ilan ettiniz, o zaman biz de gerçekten şer olalım” gibi bir psikolojiye büründüler. Diplomasi masası devrildi, yerine tehditler ve gizli operasyonlar masası kuruldu. İşte o gece, Bush o kürsüden indiğinde aslında Ortadoğu’da yirmi yıl sürecek bir kaosun da startını vermişti. İran artık sadece hayatta kalmaya değil, bölgeyi bir cehenneme çevirip Amerika’yı orada boğmaya yemin etti.

Bugün nükleer krizi konuşuyorsak, füzelerin menzilini tartışıyorsak; temeli o gece Kongre salonundaki o alkışlar arasında atıldı. Amerika, İran’ı düşmanlaştırdı;

İran ise; bu düşmanlığı bir varoluş sebebine dönüştürdü.

Tahran’ın arka bahçesindeki ‘Yeni Komşu’

9 Nisan 2003… Firdevs Meydanı’nda Saddam Hüseyin’in o devasa heykeli

Amerikan tankları eşliğinde yerle bir edilirken, Tahran’daki o “Stratejik Konsey” odalarında muhtemelen hem bir korku hem de gizli bir sevinç dalgası yayılıyordu.

Korku vardı; çünkü Amerika, İran’ın batısında (Irak) ve doğusunda (Afganistan) adeta bir kıskaç kurmuştu. Ama sevinç daha baskındı; çünkü sekiz yıl boyunca deviremedikleri, kendilerine kan kusturan o tiran, can düşmanları tarafından paketlenip tarihin çöplüğüne atılıyordu.

George W. Bush ve o kibirli Neo-Con ekibi, “Bağdat’a demokrasi getireceğiz” derken aslında İran’ın önündeki en büyük fiziki engeli kaldırdıklarını fark edemeyecek kadar kördüler. Saddam gittiğinde, Irak’ın o bastırılmış Şii çoğunluğu bir anda uyandı.

Yıllardır İran’da sürgünde beslenen, Tahran’ın ekmeğini yemiş Bedir Tugayları, Dava Partisi liderleri ve Nuri el-Maliki gibi isimler, Amerikan uçaklarının açtığı yoldan yürüyerek Bağdat’a, iktidarın kalbine yerleştiler.

Amerika’nın bu “stratejik sığlığına” gülmemek elde değil. Bir yandan İran’ı “şer” ilan ediyorsun, diğer yandan onun en büyük rakibini yok edip, yerine onun dostlarını oturtuyorsun. Paul Bremer’in o meşhur “Irak Ordusu’nu lağvetme” kararı, aslında binlerce eğitimli askeri ve istihbaratçıyı işsiz bırakıp onları direnişe veya İran’ın kucağına itmekten başka bir işe yaramadı. Tahran ise; bu boşluğu öyle bir doldurdu ki, Süleymani’nin o meşhur gölgesi Bağdat sokaklarında Washington’ın diplomatlarından daha çok itibar görür oldu.

İran yönetimi de burada sütten çıkmış ak kaşık değil; onlara da bir çift sözüm var. “Komşuda yangın çıksın da biz ısınalım” mantığıyla Irak’ı bir vekalet savaşı alanına çevirdiler. Kaosu derinleştirdiler. Kendi güvenliklerini, Irak’ın istikrarsızlığı üzerine inşa ettiler. Evet, Amerika’yı orada bataklığa gömdüler, doğru; ama o bataklıkta boğulan sadece Amerikan askerleri değil, masum Irak halkı oldu. Bugün Bağdat’ta bir hükümet kurulacaksa, önce Washington’a, sonra mutlaka Tahran’a sorulur. Amerika savaşı kazandı ama; İran coğrafyayı kazandı. Biz bugün “İran’ın bölgesel yayılmacılığı” diyorsak, bunun ilk ve en büyük laboratuvarı işte o 2003’te yıkılan Saddam heykelinin gölgesidir. Amerika kapıyı kırdı, İran ise; içeri girip başköşeye oturdu.

Mahmud Ahmedinejad dönemine geldiğimizde ise yükselen trendler: Popülizm ve Nükleer Restleşme olmuştu hatırlayacaksınız..

2005 yılının Haziran ayında İran sandık başına gittiğinde, dünya “Rafsancani yine döner” diye bekliyordu ama; sandıktan Tahran Belediye Başkanı, ayağında yırtık ayakkabısı, üzerinde o meşhur gri ceketiyle “Halkın adamıyım” diyen Mahmud Ahmedinejad çıktı. Ahmedinejad, sadece bir siyasetçi değil, Devrim Muhafızları’nın (Sipah) ve Besic tabanının devleti tamamen ele geçirme operasyonunun görünen yüzüydü.

Ahmedinejad dönemi, İran dış politikasının; “nezaket” ve “diplomasi” dilini çöpe attığı, yerine “meydan okuma” ve “restleşme” dilini koyduğu bir dönemdir. New York’ta BM kürsüsüne çıkıp Holokost’u sorguladığında veya “İsrail haritadan silinmeli” dediğinde, aslında sadece ideolojik bir çıkış yapmıyordu;

Batı’nın o kibirli düzenine karşı biriken o “mazlum halklar” öfkesini arkasına almaya çalışıyordu ama; bu çıkışlar, İran’ı dünyada “dokunulmaması gereken parya bir devlet” konumuna sürükledi. Ahmedinejad, petrol fiyatlarının 150 dolara dayandığı o altın çağda, eline geçen devasa parayı sanayiye, üretime veya sürdürülebilir kalkınmaya yatırmak yerine; sokaklarda nakit dağıtarak, popülist konut projeleriyle (Mesken-i Mehr) har vurup harman savurdu. İran’ın o dönemki ekonomik fırsatlarını, kendi siyasi ikbaline yakıt yaptı. En kötüsü de, nükleer meseleyi bir haysiyet savaşına çevirip, ülkenin üzerine kabus gibi çökecek olan o ağır BM yaptırımlarına (1747 ve 1929 sayılı kararlar) davetiye çıkardı.

Washington’da George W. Bush ve Tel Aviv’de Ehud Olmert, Ahmedinejad’ın bu hırçınlığını İran’ı askeri olarak vurmak için bir gerekçe olarak kullanmak istediler ama; Ahmedinejad geri adım atmadı; Natanz’daki santrifüjlerin sayısını artırırken “Biz nükleer kulübün üyesiyiz” diye bağırıyordu.

Onun bu uzlaşmaz tavrı, içerideki o sessiz çoğunluğu, o eğitimli gençliği dünyadan kopardı.

Evet, Ahmedinejad belki yoksul köylünün gönlünü çaldı, onlara “Siz değerlisiniz” dedi; ama o değerli halkın cebindeki parayı, o bitmek bilmeyen enflasyon canavarına kendi elleriyle teslim etti. Onun döneminde İran, “nükleer bir güç” olma yolunda dev adımlar attı belki ama “modern bir devlet” olma yolunda on yıl kaybetti. Bugün hala o dönemin diplomatik enkazını kaldırmaya çalışıyoruz. Ahmedinejad, İran’ın hırçın sesiydi; ama o ses, maalesef dostlarını azaltıp düşmanlarını kemikleştirmekten başka bir işe yaramadı.

Stuxnet: Siber Savaş’ın ilk görünmez mermisi..

Yıl 2010… İranlı nükleer fizikçiler Natanz’daki tesislerde rutin kontrollerini yaparken bir tuhaflık fark ettiler. Uranyum zenginleştiren o meşhur santrifüjler, sanki kendi başlarına buyruk hareket ediyordu. Bir an delicesine hızlanıyor, sonra aniden yavaşlıyor ve sonunda metal yorgunluğundan tuz buz oluyorlardı.

Kimse anlam veremiyordu; sabotajcı yoktu, uçak saldırısı yoktu, casus yoktu… ama; tesis kendi kendini imha ediyordu.

İşte o an dünya, tarihin ilk dijital silahıyla tanıştı: Stuxnet.

Bu sadece bir bilgisayar virüsü değil, bir mühendislik harikası ve bir savaş ilanıydı. Washington’da Barack Obama ve Tel Aviv’de Benjamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını fiziksel olarak vurmanın siyasi bedelini ödemek istemediler. Onun yerine CIA, NSA ve Mossad’ın ortak yapımı olduğu artık sır olmayan bu siber ajanı devreye soktular. Stuxnet, internete bağlı olmayan (air-gapped) o kozmik tesislere muhtemelen bir USB bellek aracılığıyla sızdı ve Siemens marka kontrol sistemlerini (PLC) ele geçirdi.

Amerika ve İsrail bu hamleyle “Biz sizin yatak odanıza kadar girdik” mesajı verdiler.

Etik mi? Elbette tartışılır ama; stratejik bir deha olduğu kesin. Öte yandan Tahran’daki o “her şeyi biliyoruz” kibriyle hareket eden güvenlik bürokrasisine de bir çift sözüm var. Sen nükleer güç olmaya soyunuyorsun ama tesisine giren bir flash belleği denetleyemiyorsun. Ahmedinejad ekranlarda “Birkaç santrifüj bozuldu, önemli değil” diye hava atarken, aslında İran’ın nükleer hayalleri dijital bir bataklığa saplanmıştı.

İran yönetimi bu darbeden sonra uyandı ve kendi siber ordusunu kurmak için milyarlarca dolar harcadı ama; Stuxnet, Pandora’nın kutusunu açmıştı bir kere.

Artık savaşmak için tanka, tüfeğe gerek yoktu; bir satır kod, koca bir ülkenin elektrik şebekesini veya nükleer tesisini felç edebiliyordu.

İşte o gün Natanz’da parçalanan o çelik silindirler, aslında modern savaşın yeni yüzüydü. Amerika bu görünmez mermiyi ateşledi ama İran da bu mermiyi yerden alıp cebine koydu.

“Siz bize siber saldırı yaparsanız, biz de sizin bankalarınıza, barajlarınıza saldırırız” dedikleri o karşılıklı dehşet dengesi işte o gün başladı. Biz bugün “Siber güvenlik” diyoruz ya; İran için bu, bir haysiyet ve beka meselesidir artık.

Natanz ve Fordo: Dağların altındaki ‘Nükleer Bilmece’..

İran denince Washington’daki şahinlerin uykusunu kaçıran, İsrail’in savaş uçaklarını hangarlarda sıcak tutan iki isim vardır: Natanz ve Fordo.

Biri uçsuz bucaksız bir çölün ortasında yerin altına gizlenmiş devasa bir salon(Fordo), diğeri ise Kum şehri yakınlarında, dağların kalbine oyulmuş, sığınak delici füzelerin bile diş geçiremediği bir nükleer kale.

İran yönetimi aptal değil. Musaddık döneminden beri Batı’nın “gelip tepenize binme” huyunu bildikleri için, nükleer hayallerini kağıt üzerinde değil, betonun altında yeşerttiler. Gulam Rıza Ağazade ve sonrasında nükleer programın başındaki isimler, bu tesisleri inşa ederken sadece uranyum zenginleştirmeyi değil, “vurulamaz olmayı” hedeflediler. Fordo dediğimiz yer, öyle bir stratejik zekanın ürünü ki; tepesindeki o devasa kaya kütlesi, Amerikan Hava Kuvvetleri’nin en ağır bombası olan GBU-57’ye bile “hadi oradan” diyor.

İran nükleer enerji hakkını savunurken sonuna kadar haklı; her devletin buna hakkı var. Ama bu tesisleri öyle bir gizem, öyle bir askeri garnizon havasına soktular ki, dünyaya “Biz burada bomba yapıyoruz” mesajını yanlışlıkla (!) verdiler. Bu şeffaf olmama hali, İran halkının sırtına binlerce tonluk ambargo yükü olarak bindi. Ahmedinejad “Santrifüjler tıkır tıkır işliyor” diye hava atarken, o makinelerin her dönüşü halkın sofrasından bir ekmeği daha alıp götürüyordu. Washington’da Barack Obama, bu tesislerin yerini uydulardan izlerken “Bunları vurursak bölge yanar, masaya oturtmalıyız” diyordu. Tel Aviv’de ise; Netanyahu, elinde o meşhur çizgi film vari bomba grafiğiyle BM kürsüsünde “Kırmızı çizgiyi geçiyorlar!” diye bağırıyordu.

Aslında herkes biliyordu ki; Natanz ve Fordo sadece birer tesis değil, İran’ın Batı ile yürüttüğü o devasa pazarlık masasındaki en güçlü iki asıydı.

İran yönetimi bu dağların altındaki makineleri bir “ulusal onur” simgesi haline getirdi. “Gerekirse aç kalırız ama nükleerden dönmeyiz” dediler. Ama dostum, bir ülkenin onuru sadece dağ altındaki santrifüjlerle mi ölçülür? Gençlerin geleceği, sokağın huzuru, paranın değeri o betonlardan daha mı değersizdi? Bugün hala Viyana’daki o loş otel odalarında diplomatlar ter döküyorsa, sebebi o dağların altındaki “bilmece”dir. İran o kaleleri inşa ederek kendini korudu belki, ama aynı zamanda kendini o kalelerin içine hapsetti.

Yeşil Hareket..

12 Haziran 2009 sabahı İran, tarihinin en kalabalık seçimlerinden birine uyandı.

Bir yanda o gri ceketli popülist Mahmud Ahmedinejad, diğer yanda devrimin eski başbakanı, naif ve reformist Mir Hüseyin Musevi.

Akşam sandıklar kapandığında herkes başa baş bir sonuç beklerken, devlet televizyonu bir anda Ahmedinejad’ın “ezici” zaferini ilan ediverdi. İşte o an, Tahran’ın o meşhur Veli-asr Caddesi’nde bir şeyler koptu. Milyonlarca insan, ellerinde yeşil bantlarla sokağa dökülüp “Ray-e men ku?” (Oyum nerede?) diye bağırmaya başladığında, rejim ilk kez kendi evlatları tarafından bu kadar sert sorgulanıyordu.

Yeşil Hareket (Cunbiş-i Sebz), dış güçlerin bir “Turuncu Devrim” operasyonu değildi; bu, İran’ın eğitimli, dünyayı tanıyan ve artık “yeter” diyen orta sınıfının haysiyet çığlığıydı. Zehra Rahneverd ve Mehdi Kerrubi gibi isimler meydanlarda boy gösterirken, Washington’da Barack Obama yönetimi zor bir kararla karşı karşıyaydı: Müdahale mi etmeli, yoksa sessiz mi kalmalı? Obama, “İran’ın iç işlerine karışmıyoruz” diyerek sessizliği seçti ama o sessizlik, Tahran sokaklarında Besic milislerinin copları ve kurşunları altında ezilen gençler için büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Kendi halkını “fitneci” (fetneger) ilan edip, Neda Ağa Sultan gibi gencecik bir kızı kameraların önünde kanlar içinde bırakacak kadar sertleşmek, bir devletin gücünü değil, aslında korkusunu gösterir. Hamaney, o meşhur Cuma hutbesinde “Sokaklar temizlenmeli” dediği an, devrim ile halk arasındaki o görünmez sözleşme ağır bir darbe aldı. Musevi ve Kerrubi ev hapsine mahkum edildi ve hala oradalar. Bir devlet, kendi kurucu aktörlerini hapse tıkıyorsa, orada meşruiyet tartışması başlar.

İran yönetimi bu isyanı “Batı’nın oyunu” diyerek bastırdı belki ama o gün sokakta kırılan kalpler, bugün hala rejime karşı duyulan o kronik güvensizliğin ana kaynağıdır. Yeşil Hareket fiziksel olarak bitti ama ruhu, daha sonra göreceğimiz o büyük protestoların (2019, 2022) tohumu oldu. Bir devlet, halkının sandıktaki iradesine gölge düşürürse, o gölge gün gelir devletin tamamını yutar. Ahmedinejad o gün koltuğunu korudu ama İran’ın toplumsal barışı o koltuğun altında kurban edildi.

Nükleerbilimcilere suikastlar zinciri..

Yıl 2010 ile 2012 arası…

Tahran’da sıradan bir iş günü sabahı. Trafik her zamanki gibi kilit. Ama o kalabalığın içinde birileri, birilerinin dikiz aynasına manyetik bir bomba yapıştırıp saniyeler içinde gözden kayboluyor. Önce Mesud Ali Muhammedi, sonra Mecid Şehriyari, ardından Daryuş Rezainejad ve Mustafa Ahmedi Ruşen… İran’ın en parlak zekaları, nükleer programın beyni sayılan fizikçiler, evlerinden işlerine giderken eşlerinin, çocuklarının gözü önünde katlediliyorlardı.

Bunlar sadece birer cinayet değil, koca bir devletin güvenliğine indirilmiş devasa bir balyozdu. Mossad’ın (İsrail İstihbaratı) bu operasyonların arkasında olduğu, hatta CIA ile koordineli hareket ettikleri artık bir “açık sır”. İsrail, “İran’ın nükleer programını savaş uçaklarıyla vurmak yerine, o programı yürüten beyinleri vurarak durdururuz” stratejisini izliyordu. Tahran’ın en korunaklı semtlerinde, Devrim Muhafızları’nın burnunun dibinde bu adamların nasıl bu kadar rahat hareket edebildiği ise hala bir soru işareti..

Batı dünyası “terörle mücadele” diye mangalda kül bırakmazken, sivil bilim insanlarının sokak ortasında havaya uçurulmasına karşı sessiz kalması tam bir ikiyüzlülüktü. Bir bilim insanını öldürmek, bir fikri öldürmek demektir ve bu uluslararası hukukun canına okumaktır. Öte yandan, Tahran’daki o “uçan kuşun kanadından haberimiz var” diyen istihbarat birimlerine (Vevak) ne demeli? Kendi bilim insanını koruyamayan bir devlet, nasıl bölge gücü olmaktan bahseder? Kendi içindeki köstebekleri temizleyemeyen bir yapı, nasıl “mükemmel” olduğunu iddia edebilir?

İran yönetimi bu suikastların intikamını almak için dünya genelinde İsrailli diplomatları hedef alan misilleme girişimlerinde bulundu ama bu durum İran’ı daha da “terör sponsoru” gibi gösteren bir tuzağa dönüştü. En acısı da neydi biliyor musun? Bu suikastlar, İran’ın nükleer programını durdurmadı, aksine daha da yeraltına itti ve daha da radikalleştirdi. “Bizim kanımızı döktükçe daha da güçleniyoruz” sloganı, nükleer tesislerin duvarlarına asıldı.

Bugün bile Tahran’daki o üniversitelerin önünden geçerken, o öldürülen fizikçilerin fotoğraflarını görürsün. Onlar artık sadece birer bilim insanı değil, rejimin o bitmek bilmeyen “mağduriyet ve direniş” anlatısının en kutsal şehitleri. İsrail bu hamleyle zaman kazandı belki ama İran’ın o nükleer hırsını bir “namus davası”na dönüştürerek barış ihtimalini bir kez daha toprağa gömdü.

Şii Hilali: Tahran’ın Akdeniz’e ulaşma tutkusu

“Şii Hilali” (Hilal-i Şii)… Bu terimi ilk kez 2004 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah telaffuz ettiğinde, Washington ve Riyad’da şafak atmıştı. Ama Tahran için bu bir “tehdit” değil, 1979’dan beri ilmik ilmik işlenen bir “savunma ve yayılma hattı” idi. Tahran’dan yola çıkan bir kamyonun, Bağdat ve Şam üzerinden geçip Beyrut’ta, Akdeniz’in tuzlu sularına ulaşması… İşte bu, İran’ın jeopolitik rüyasıydı.

İran için bu “Hilal”, sadece mezhepsel bir dayanışma değil, coğrafi bir hapishaneden kaçış biletidir. İran, tarih boyunca doğudan ve batıdan kuşatılmış bir plato. Eğer Irak’ı yanına alamazsa, Suriye’deki kalesini kaybederse ve Lübnan’daki Hizbullah ile temasını keserse, kendi sınırlarına hapsolacağını biliyor. Bu yüzden Tahran’daki o “Akıl Odaları”, Akdeniz’i İran’ın “ileri savunma hattı” olarak belirledi. “Düşmanı kendi sınırımızda değil, Akdeniz kıyısında karşılayacağız” dediler ve öyle de yaptılar.

Bu, “Hilal” stratejisi; İran’a devasa bir nüfuz alanı kazandırdı, evet; ama bu hattı ayakta tutmak için dökülen paralar ve kanlar, İran halkının sırtına bindi. Tahran’da asgari ücretle geçinmeye çalışan bir işçi, “Neden benim ekmeğim Şam’daki bir milisin silahına mermi oluyor?” diye sorduğunda, rejim buna “ulusal güvenlik” dedi. Ama güvenlik, sadece askeri hatlarla değil, halkın rızasıyla kurulur. İran, dışarıda bir “imparatorluk” kurarken, içerideki toplumsal sözleşmesini ihmal etti.

Ayrıca bu strateji, bölgedeki Sünni dünyayı ve İsrail’i “varoluşsal bir korku”ya itti. İran’ın bu yayılmacılığı, karşıt bir ittifakı (Abraham Anlaşmaları gibi) doğurdu. Yani Tahran, güvenliğini artırmak için attığı her adımlarla, aslında kendisine karşı daha büyük bir cephenin kurulmasına neden oldu. Bu, jeopolitiğin o acımasız ironisidir: Güçlendikçe, daha çok düşman biriktirirsin.

Bugün bu “Hilal” hala yerinde duruyor; ama her boğumu (Irak, Suriye, Lübnan) ekonomik krizler ve iç karışıklıklarla titriyor. Tahran, Akdeniz’e ulaştı ulaşmasına ama; o suyun ne kadar fırtınalı olduğunu her geçen gün daha acı bir şekilde öğreniyor.

Sınırların ötesindeki görünmez general..

Kasım Süleymani… Kirman’ın fakir bir köyünden çıkıp, Devrim Muhafızları’nın en gizemli birimi olan Kudüs Gücü’nün başına geçen o adam.

O, sadece bir general değil; İran’ın dış politikasının ta kendisi, Hamaney’in sahadaki sağ kolu ve bölgedeki tüm vekalet savaşlarının baş mimarıydı. Fotoğraflarında hep o hafif tebessüm, o yorgun ama delici bakışlar… Ama o bakışların ardında, Bağdat’tan Beyrut’a, Şam’dan Sana’ya kadar uzanan devasa bir askeri ve siyasi ağ vardı.

Süleymani’nin dehası, düzenli ordularla değil, yerel milis güçlerle “asimetrik” bir savaş yürütmesindeydi. O, sınırları kağıt üzerinde bıraktı. Bir gün Erbil’de Barzani’yi DEAŞ’a karşı savunurken, ertesi gün Şam’da Esad’ın devrilmesini engelliyordu.

CIA başkanlarının “Hürmetle nefret ediyoruz” dediği, düşmanlarının bile askeri yeteneğine şapka çıkardığı bir figürden bahsediyoruz. O, İran’ın savunmasını sınırlarının yüzlerce kilometre ötesinde kuran “İleri Savunma” doktrininin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

Süleymani İran için bir “ulusal kahraman” (Serdar-ı Diller) olabilir; ama bölge halkları için o kadar “ak kaşık” değil. Onun kurduğu bu milis ağı, Irak’ta ve Suriye’de devlet mekanizmalarını zayıflatıp “paralel yapılar” yarattı. Bir ülkeyi kurtarmaya giderken, o ülkenin egemenliğini kendi cebine koydu. Mezhepçi bir kutuplaşmanın en büyük yakıtlarından biri oldu. Evet, DEAŞ’ı durduran önemli bir güçtü ama DEAŞ’ı besleyen o kaotik ve mezhepçi ortamın mimarlarından biri olduğu gerçeğini de tarihin tozlu sayfalarına not düşmek lazım. Dahası, Süleymani’nin bu denli devleşmesi, İran içindeki sivil siyaseti (Ruhani ve Zarif gibi isimleri) tamamen devre dışı bıraktı. Diplomasi masası, generalin postallarının altında ezildi. İran, dünyayla konuşan bir “devlet” olmaktan çıkıp, bölgede operasyon yapan bir “askeri karargah” görüntüsüne büründü.

Kudüs Gücü..

Dünyada pek çok istihbarat servisi vardır; CIA’in parası çoktur, Mossad’ın suikast timleri meşhurdur, MI6’in diplomasisi sinsidir ama; Kudüs Gücü (Niru-ye Kods) denilen yapı, bunların hiçbirine benzemez. Bu, Devrim Muhafızları’nın (Sipah) içindeki bir birimden çok daha fazlasıdır. Burası; bir dışişleri bakanlığı, bir ordu, bir yardım kuruluşu ve bir istihbarat servisinin tek bir bünyede toplandığı, doğrudan Dini Lider Hamaney’e bağlı çalışan o “kozmik” yapıdır.

Kudüs Gücü’nün tek bir görevi vardır: Devrimi ihraç etmek ve İran’ın savunmasını sınırların ötesinde kurmak ama; bunu nasıl yaparlar? İşte deha burada saklı. Onlar gidip bir ülkeyi işgal etmezler. Onlar gider, o ülkenin içindeki “ezilmişleri”, “ideolojik yakınları” veya “çaresizleri” bulur; onlara eğitim verir, silah verir, ideoloji aşılar ve onları “İran’ın birer kalesi” haline getirirler.

Beyrut’un arka mahallelerinden Afganistan’ın dağlarına kadar binlerce insanı, tek bir merkezden, Tahran’daki o loş odalardan yöneten bir akıldan bahsediyoruz.

Kudüs Gücü’nün bütçesi hiçbir resmi evrakta tam olarak görünmez. Onlar, İran ekonomisinin “gri alanlarını”, yani o meşhur vakıfları (Bonyad) ve kaçakçılık rotalarını kullanarak kendi finansmanlarını yaratırlar. Bu sayede ambargolar onları teğet geçer. Süleymani döneminde bu güç öyle bir noktaya geldi ki, İran’ın resmi Dışişleri Bakanı (Zarif), bir ülkeye ziyarete gittiğinde, o ülkedeki Kudüs Gücü temsilcisinin kendisinden daha çok söz sahibi olduğunu fark edip istifanın eşiğine gelmişti. Yani devlet içinde devlet, ordu içinde bir imparatorluktan bahsediyoruz. Kudüs Gücü, İran’a muazzam bir “asimetrik güç” kazandırdı, bu bir gerçek. Ama bu yapı, İran’ın “normal bir devlet” olma ihtimalini de toprağa gömdü. Dünyanın gözünde İran artık diplomatlarıyla değil, Kudüs Gücü’nün gönderdiği milislerle anılan bir “haydut devlet” imajına büründü. Ayrıca, bu birim öyle bir kibir yarattı ki, “Biz her yeri yönetiriz” zannettiler. Ama sahada kazandıkları askeri başarılar, her zaman siyasi bir zafere dönüşmedi. Bağdat’ta kazandılar ama Irak halkının nefretini kazandılar; Suriye’de kazandılar ama koca bir ülkenin enkazının altında kaldılar. Kudüs Gücü, bugün sadece bir askeri birim değil; İran’ın bölgedeki “varoluşsal inadının” çelikten çekirdeğidir. Onlar için sınır, sadece harita üzerindeki bir çizgidir; ideoloji ise o çizgiyi silen tek silgidir.

Tahran için Suriye hiçbir zaman sadece bir komşu olmadı. Suriye; Hizbullah’a uzanan ana damar, Akdeniz’e açılan pencere ve İsrail’in ensesindeki o soğuk nefesti. Şam’daki o koltuk sallandığında, Tahran’da deprem etkisi yarattı. “Şam düşerse, Tahran düşer” dediler ve 2011’den itibaren tüm güçleriyle sahaya indiler.

İran, Esad’ı ayakta tutmak için sadece silah göndermedi; bizzat Devrim Muhafızları’nı, Afganistan’dan topladığı Fatımıyyun tugaylarını ve Hizbullah’ın elit birliklerini Şam sokaklarına yığdı. Rusya’yı havadan destek vermeye ikna eden o meşhur “Süleymani-Putin” görüşmesi, aslında Ortadoğu’nun kaderini değiştiren o büyük hamleydi. İran, Suriye’yi bir “garnizon” gibi kullandı; ama; 2024’ün Aralık ayında o hiç beklemedikleri şey oldu: Esad rejimi devrildi. Peki, 2026’nın bu sıcak günlerinde (Nisan 2026) durum ne? manzara tamamen değişti. Esad artık Rusya’da sürgünde. Şam’da ise Ahmed al-Sharaa (Eski adıyla Ebu Muhammed el-Cevlani) liderliğindeki yeni bir yönetim var. Ve bu yeni yönetim, İran’a karşı hiç de dostane değil. İran’ın on yıl boyunca ilmik ilmik işlediği o “stratejik derinlik”, 2025 başından itibaren bir “stratejik kabusa” dönüştü.

Yeni Suriye yönetimi, İran’ın ve Hizbullah’ın ülkedeki varlığını “egemenlik ihlali” olarak görüyor ve onları kapı dışı etmek için Batı ile, hatta el altından İsrail ile koordineli hareket ediyor.

İran, tüm yumurtalarını Esad’ın sepetine koydu. “Halkın talepleri” yerine “statükonun bekası”nı seçti. Sonuç? Bugün Suriye semalarında İsrail ve ABD uçakları İran hedeflerini (İran-İsrail savaşı, Mart 2026) vururken, yeni Suriye ordusu buna sessiz kalıyor, hatta bazen yol veriyor. Tahran’ın milyarlarca doları Suriye’nin enkazına gömüldü ve karşılığında elde kalan tek şey, Lübnan ile bağlantısı kesilmek üzere olan, kuşatılmış bir Hizbullah ve düşman bir Şam yönetimi.

İran, Suriye’de “kazandığını” sanırken aslında coğrafyanın en büyük tokatını yedi. Kendi halkı açken Şam’ı besleyen o akıl, bugün Şam’dan gelen roketlerle (Mart 2026) sarsılıyor. Suriye artık İran’ın “kırmızı çizgisi” değil, Tahran’ın üzerinden atlamak isteyen her gücün kullandığı bir “atlama tahtası” haline geldi.

Yemen ve Husiler..

Tarihin en garip askeri simetrilerinden birini izliyoruz. Hatırlarsanız, 2025’in sonunda bir “Gazze Barış Planı” ile sular durulur gibi olmuştu ama; 2026’nın Mart ayında başlayan o büyük “İran-İsrail/ABD Savaşı” ile birlikte, Yemen’deki Husiler (Ensarullah) o meşhur terliklerini çıkarıp yeniden savaş botlarını giydiler. Daha dün (1 Nisan 2026), Husiler İsrail’in güneyini balistik füzelerle vurduklarını duyurdular.

Yani Yemen, İran için sadece bir müttefik değil, Suudi Arabistan’ın ve Batı’nın böğrüne saplanmış bir hançerdir.

Husiler, İran’ın “Direniş Ekseni” içindeki en maliyetsiz ama en etkili yatırımıdır.

Tahran, onlara birkaç bin dolar değerindeki İHA teknolojisini ve füze parçalarını vererek; trilyon dolarlık küresel ticareti durdurabiliyor, Suudi Arabistan’ın o milyar dolarlık “Patriot” sistemlerini meşgul edebiliyor.

Husiler artık sadece “dağdaki isyancılar” değil; Kızıldeniz’de gemi avlayan, Süveyş Kanalı’nı işlevsiz bırakan ve Washington’daki amiralleri çileden çıkaran bölgesel bir aktör. Suudi Arabistan ise bu bataklıktan kurtulmak için yıllardır “normalleşme” diyor ama Husiler her seferinde Tahran’dan gelen o stratejik rüzgara göre yelken açıyor.

İran yönetimi Yemen’i bir “satranç tahtası” olarak kullanıyor. Yemen halkı dünyanın en büyük insani krizlerinden birini yaşarken, açlıktan ve hastalıktan kırılırken; Tahran’daki akıl orayı bir füze fırlatma platformu olarak görüyor. Evet, Husiler üzerinden Riyad’ı masaya oturttular, Çin’in arabuluculuğuyla 2023’te bir el sıkışma yaşandı ama o el sıkışma sadece bir “ateşkes” idi, barış değil. Bugün 2026’da görüyoruz ki, İran kendi güvenliği tehlikeye girdiği an Yemen’i yine ateşe atmaktan çekinmiyor. Suudi Arabistan da bu süreçte çok sığ davrandı. “İki haftada bitiririz” dedikleri savaş on yıl sürdü ve sonunda kendi sınırlarında İran destekli, düzenli ordudan daha tehlikeli bir yapı yarattılar. Şimdi 2026’nın bu gerilimli ortamında, Husiler Kızıldeniz’de bir “kelepçe” gibi dururken; ne küresel ticaret ne de Suudi Arabistan’ın o meşhur “Vizyon 2030” projeleri güvende.

Yemen, İran’ın dış politikasındaki en büyük “asimetrik başarı” hikayesidir; ama aynı zamanda Ortadoğu’nun vicdanındaki en derin yaradır. Husiler bugün 10 Nisan 2026’da İsrail’e füze fırlatırken, aslında Tahran’ın o meşhur “stratejik derinliği” için bir kez daha piyon olmayı kabul ediyorlar.

Haşdi Şabi..

Hatırlarsanız, 2014 yılında DEAŞ Musul’u işgal edip Bağdat kapılarına dayandığında, Ayetullah Sistani’nin o meşhur “cihad” fetvasıyla on binlerce genç sokağa dökülmüştü. İşte o gün kurulan Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), bugün 2026 yılında artık sadece bir milis gücü değil; Irak’ın en büyük siyasi partisi, en büyük ekonomik aktörü ve resmi ordudan daha fazla bütçeye sahip olan o devasa “hibrit” yapıdır.

Haşdi Şabi, İran’ın “vekalet savaşı” doktrininin şaheseridir. Tahran, Irak’ı işgal etmedi; Irak’ın içine kendi DNA’sını enjekte etti. Bugün 2026’da, Bağdat’taki Yeşil Bölge’de kimin başbakan olacağına, hangi yasanın geçeceğine veya Amerika’nın Irak’taki varlığının ne zaman biteceğine (ki şu an 2026’da o meşhur “çekilme” takvimi her gün televizyonlarda tartışılıyor) Haşdi Şabi’nin o kravatlı ama altı kamuflajlı liderleri karar veriyor. Bedir Tugayları, Asaib Ehlil Hak, Ketaib Hizbullah… Hepsi farklı isimler ama hepsinin pusulası Tahran’daki o loş odaları gösteriyor.

İran yönetimi Haşdi Şabi üzerinden Irak’ı bir “tampon bölge” haline getirdi. Amerika ile olan tüm “bilek güreşini” Irak topraklarında yapıyor. Füze mi atılacak? Irak’tan atılıyor. Elçilik mi basılacak? Irak’ta basılıyor. Ama bedeli kim ödüyor? Irak halkı. 2025’in sonunda Bağdat’ta patlak veren o büyük “Egemenlik Protestoları”nı hatırla; Iraklı gençler sokaklarda “Ne Amerika, ne İran; sadece Irak!” diye bağırırken karşılarında yine Haşdi Şabi’nin coplarını buldular. İran, bir ülkeyi “kurtarma” bahanesiyle o ülkenin devletleşme iradesini felç etti.

Bugün itibarıyla, Irak artık egemen bir devlet mi yoksa İran’ın bir “eyaleti” mi, dünya bunu tartışıyor. Haşdi Şabi’nin kontrolündeki devasa sınır kapıları, kaçakçılık rotaları ve “gri ekonomi”, İran’ın üzerindeki Amerikan yaptırımlarını delmek için bir can simidi görevi görüyor ama; bu durum, Irak’ın uluslararası finans sisteminden dışlanmasına ve kendi halkının yoksullaşmasına neden oluyor. Tahran, kendi bekası için Bağdat’ı ateşe atmaktan çekinmiyor.

Haşdi Şabi, Süleymani’nin ve Mühendis’in o meşhur Bağdat suikastından sonra daha da radikalleşti. Artık sadece bir askeri güç değil, Irak’ın kaderini Tahran’ın çıkarlarına prangalayan o ağır zincirin adıdır. 2026’nın bu gerilimli baharında, eğer İran ile Batı arasında o beklenen “Büyük Kapışma” başlarsa, Haşdi Şabi’nin namluları sadece İsrail’e değil, içerideki tüm muhaliflere de dönecek.

Benjamin Netanyahu: Bir nevi ‘Deccal’, İran karşıtı diplomasinin mimarı..

İsrail siyasetinin “Sarsılmaz” denilen ismi Benjamin Netanyahu, kariyerinin en kritik, belki de en son büyük hamlesini yapmak üzere. Onun için İran, sadece bölgesel bir rakip değil; “varoluşsal bir tehdit”, modern bir “Amalek” ve dünya tarihinin gördüğü en büyük nükleer kumarbaz. Netanyahu, 1990’lardan beri Birleşmiş Milletler kürsülerinde o meşhur karikatürize edilmiş bomba çizimleriyle, “İran’ın nükleer silah almasına sadece aylar kaldı” diyerek dünyayı ayağa kaldırmaya çalışan o stratejik adi aklın adıdır.

Netanyahu’nun dehası (veya kurnazlığı), İran meselesini sadece İsrail’in bir sorunu olmaktan çıkarıp, tüm Batı dünyasının ve hatta Arap dünyasının “ortak kabusu” haline getirmesindedir. O, “İran nükleer silah alırsa sadece Tel Aviv’i değil, Riyad’ı, Londra’yı ve Washington’ı da vurur” diyerek korku iklimini küresel çapta yönetti.

2018’de Mossad’ın Tahran’ın göbeğinden o devasa nükleer arşivi (yarım tonluk belgeyi) kaçırıp dünyaya servis etmesi, Netanyahu’nun Trump’ı nükleer anlaşmadan (JCPOA) çıkmaya ikna ettiği o kırılma noktasıydı.

Netanyahu İran karşıtlığını iç siyasette bir “can simidi” olarak kullandı. Ne zaman köşeye sıkışsa, ne zaman yolsuzluk davaları veya toplumsal protestolar (2023’teki o meşhur yargı reformu isyanları gibi) kapısına dayansa,

hemen “İran tehdidi” kartını masaya sürdü. “Dışarıda devasa bir düşman varken, içeride birbirimizi yemeyelim” dedi. İsrail halkı hala sokaklarda rehineler ve Gazze sonrası süreç için bağırırken; Netanyahu yine dikkati İran’ın İsfahan’daki o yeraltı tesislerine çekiyor.

Netanyahu’nun bu “şahin” tutumu, İran’daki radikallerin de ekmeğine yağ sürdü.

O sertleştikçe, Tahran’daki “Sertlik Yanlıları” (Delvapesan) “Bakın, İsrail bizi yok etmek istiyor, daha çok füze yapmalıyız” diyerek halkı konsolide etti. Yani Netanyahu ve Hamaney, aslında birbirlerini besleyen iki zıt kutup haline geldi.

Biri olmadan diğerinin “savunma” bahanesi boşa düşüyor.

Bugün itibarıyla, Netanyahu’nun “İran’ı çevreleme” stratejisi en büyük sınavını veriyor. Suriye’de Esad’ın devrilmesi sonrası oluşan o kaotik boşlukta, İsrail uçakları her gün İran sevkiyatlarını vururken; Netanyahu dünyayı “Son darbeyi vurma vaktidir” diye ikna etmeye çalışıyor ama; dünya yorgun, bölge ise adeta barut fıçısı.. Netanyahu bir mimar olarak muazzam bir diplomatik duvar ördüğünü sanıyor; ama o duvarın altında kalma riski bugün hiç olmadığı kadar yüksek.

Abraham Anlaşmaları..

2020’de Beyaz Saray’ın bahçesinde BAE, Bahreyn ve ardından Fas ile İsrail arasında imzalar atıldığında, dünya şaşkınlıktan küçük dilini yutmuştu. “Filistin davası ne olacak?” soruları havada uçuşurken, perde arkasındaki o devasa gerçek sırıtmaya başladı: İran Korkusu. Bu anlaşmalar, aslında “İbrahim’in çocuklarının barışı”ndan ziyade, “Tahran’ın füzelerine karşı ortak bir savunma kalkanı” kurma operasyonuydu.

Abraham Anlaşmaları , İsrail’in İran’ı kendi arka bahçesinde, yani Körfez’de çevreleme stratejisidir. Bugün 2026’da görüyoruz ki; İsrail’in radarları BAE’de, istihbarat birimleri Bahreyn’de, askeri iş birlikleri Fas’ta kol geziyor. Tahran, yıllardır İsrail’in sınırlarına (Hizbullah ve Hamas üzerinden) sızmaya çalışırken; İsrail bu anlaşmalarla hamlesini yaptı ve İran’ın burnunun dibine, Basra Körfezi’ne yerleşti.

Artık İran’ın her füze denemesi, her İHA kalkışı anında bu “Ortak Savunma Ağı” tarafından izleniyor.

Bu “normalleşme” süreci aslında bölgedeki halkların değil, otoriter rejimlerin bir “güvenlik ihalesi”dir. BAE ve Bahreyn gibi ülkeler, “Amerika bizi korumazsa İsrail korur” diyerek bu masaya oturdular. Ama bedelini kim ödedi? Filistin davası bir kenara itildi ve bölgedeki “halk iradesi” tamamen devre dışı bırakıldı. İran ise bu durumu muazzam bir propaganda malzemesi yaptı: “Bakın, Arap kralları Kudüs’ü sattı, gerçek direnişçi biziz!” dedi. Yani bu anlaşmalar, bölgeyi barışa değil, daha keskin ve daha tehlikeli bir “bloklaşmaya” sürükledi.

Bu anlaşmalar elbette büyük bir sarsıntı geçiriyor. 2024’teki o büyük Gazze savaşı ve ardından gelen bölgesel gerilim, Arap sokaklarını ateşe verdi. BAE ve Fas yönetimi, halkın öfkesiyle İsrail ile olan “balayı” arasında sıkışıp kaldı. Netanyahu bu anlaşmalarla İran’ı boğacağını sandı; ama 2026’da görüyoruz ki, İran kendi “İHA Diplomasisi” (bir sonraki sayfamız) ve “Vekalet Güçleri” ile bu kuşatmayı her yerden delmeyi başarıyor.

Abraham Anlaşmaları, Ortadoğu’da “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığının zirvesidir. Ama 2026’nın bu gerilimli baharında, eğer İsrail ile İran arasında o beklenen “Büyük Kapışma” başlarsa; bu anlaşmaların birer “güvenlik kalkanı” mı yoksa Arap başkentlerini hedef tahtası haline getiren birer “tuzak” mı olduğu ortaya çıkacak. Tahran, bu ittifakın her zayıf noktasını, her toplumsal çatlağını santim santim ölçüyor.

Şahit-136 (Shahed-136)..

İran’ın o ucuz, gürültülü ama ölümcül deltakanatlı kamikaze dronu, bugün artık sadece bir silah değil; Tahran’ın küresel siyasetteki en güçlü diplomatik ve askeri kartı haline geldi.

İran, bu dronlarla “asimetrik savaş” kavramını bir üst seviyeye taşıdı. Bir tanesi 20 bin ile 50 bin dolar arasında mal olan bu aletler, 2 milyon dolarlık Patriot füzelerini veya milyar dolarlık uçak gemisi gruplarını meşgul edebiliyor. Mart 2026’da başlayan o büyük **”İran-İsrail/ABD Savaşı”**nda (Operation Epic Fury sonrası süreçte) gördük ki; İran binlerce Şahit-136’yı sürü halinde (swarm) kaldırarak hava savunma sistemlerini “felç” ediyor. Hedefi vursa da vurmasa da kazanan İran oluyor; çünkü düşmanı, 20 bin dolarlık bir dronu düşürmek için 2 milyon dolarlık mühimmat harcamaya zorluyor.

Bu, askeri bir matematikten ziyade, ekonomik bir imha savaşıdır.

İran’ın bu başarısı, “İHA Diplomasisi” denilen yeni bir alan açtı. Tahran artık sadece bir “petrol tedarikçisi” değil, aynı zamanda bir “yüksek teknoloji (ucuz yollu olsa da) silah ihracatçısı.” Rusya’nın Ukrayna’da bu dronlara olan bağımlılığı, Tahran’ı Moskova karşısında hiç olmadığı kadar güçlü bir konuma getirdi. Bugün 2026’da görüyoruz ki; Etiyopya’dan Sudan’a, Tacikistan’dan Latin Amerika’ya kadar pek çok ülke, Batı’nın pahalı sistemleri yerine İran’ın bu “maliyet-etkin” katillerini tercih ediyor. İran, bu dronlar sayesinde ambargoları deliyor, yeni ittifaklar kuruyor ve dünyayı “benimle masaya oturmak zorundasınız” demeye zorluyor. İran yönetimi bu teknolojik başarıyla övünüyor ama bu “ölümcül ihracat”, İran’ı dünyanın gözünde tam bir “kaos sponsoru” haline getirdi. 2026’nın Mart ayında BAE ve Suudi Arabistan’daki enerji tesislerine (Ras Tanura ve Yanbu gibi) düşen o Şahitler, küresel enerji fiyatlarını uçurdu ve dünya ekonomisini bir resesyona sürükledi. Tahran, kendi halkı açken “biz İHA yapıyoruz” diye hava atıyor; ama o İHA’lar döndüğünde yine İran halkının üzerine ambargo ve yalnızlık olarak yağıyor. Ayrıca, bu teknoloji o kadar hızlı yayılıyor ki; yarın bu silahların İran’ın kontrolünden çıkıp kendisine karşı kullanılmayacağının hiçbir garantisi yok.

Devrim Muhafızları..

Eğer bugün Tahran’da bir baraj inşa ediliyorsa, bir petrol kuyusu açılıyorsa, bir metro hattı döşeniyorsa veya bir fırından ekmek alınıyorsa; orada muhtemelen Pasdaran yani Devrim Muhafızları’nın parmağı vardır. Onlar sadece bir ordu değil; İran ekonomisinin yaklaşık %30 ile %50‘sini (tahminler değişiyor ama güç sabit) kontrol eden, kendi bankaları, kendi limanları, kendi holdingleri olan devasa bir “paralel devlet” yapısıdır.

1979’da devrimi korumak için kurulan bu yapı, bugün 2026 yılında İran’ın en büyük işvereni haline geldi. Hatemu’l Enbiya gibi devasa inşaat ve mühendislik holdingleri üzerinden milyarlarca dolarlık ihaleleri kimseye bırakmıyorlar. Ambargolar mı geldi? Sipah için bu bir “fırsat” demek çünkü; Batılı şirketler ülkeden kaçtığında, onların bıraktığı boşluğu hemen Devrim Muhafızları dolduruyor. Yani ambargo, halkı yoksullaştırırken Sipah’ı daha da zenginleştiriyor ve rejime daha bağımlı hale getiriyor. Bugün 2026’da görüyoruz ki; İran’ın nükleer programından uzay çalışmalarına kadar her kritik birim, bu yapının doğrudan kontrolü altında.

Devrim Muhafızları, sadece silahlı bir güç değil, aynı zamanda bir “siyasi parti” gibi çalışıyor. 2021’den bu yana Meclis’teki koltukların çoğu eski general ve subayların elinde. Bugün itibarıyla, o meşhur “Hamaney sonrası kim gelecek?” tartışmalarında asıl söz sahibi olan, sandıktan çıkan oylar değil, Sipah’ın omuzlarındaki rütbelerdir.

Onlar için “devrim”, sadece dini bir ideal değil, korunması gereken devasa bir ekonomik ve ayrıcalıklı yaşam alanıdır. Eğer bir gün rejim değişirse, en çok kaybedecek olanlar yine bu yapının tepesindeki o “kravatlı generaller” olacak.

Bir ordu, aynı zamanda ülkenin en büyük tüccarı olursa, o ülkede serbest piyasadan, liyakatten ve şeffaflıktan bahsedilemez. Sipah, İran ekonomisini bir “kara kutu” haline getirdi. Yolsuzluk iddiaları, kara para aklama suçlamaları ve “gri ekonomi” rotaları üzerinden dönen o devasa servet, İran halkının sofrasından çalınan gelecektir. Halk “ekmek” diye bağırırken, Sipah “stratejik derinlik” ve “yeni füze üsleri” için bütçe ayırıyor. 2026’nın bu gerilimli baharında, eğer halk bir kez daha sokağa dökülürse, karşılarında sadece ideolojik bir düşman değil, kendi ekmeklerini elinden alan o devasa ekonomik canavarı da bulacaklar.

Devrim Muhafızları, İran’ın hem kalkanı hem de prangasıdır.

Obama’nın İmzası: JCPOA ve Nükleer Anlaşma..

2015-2016 yılları İran için tam bir “Lale Devri” idi. Tahran sokaklarında gençler Batılı markaların geri dönüşünü kutluyor, Airbus ve Boeing uçak siparişleri veriliyor, petrol devleri Total ve ENI Tahran’da ofis açıyordu. Obama, İran’ı “sisteme entegre ederek” ehlileştirebileceğini sandı. Bu, sadece bir teknik anlaşma değil, İran’ın dünya ile olan kırk yıllık kavgasını bitirme vaadiydi. Hatta o dönemde, bugün 2026’da birbirine füze atan Tahran ve Washington arasında “gizli hatlar” kurulmuş, iş birliği konuşulmaya başlanmıştı.

Obama’nın bu “iyimserliği” aslında devasa bir stratejik körlüğü de beraberinde getirdi. Anlaşma sadece “nükleer” odaklıydı; İran’ın bölgedeki balistik füze programına ve vekalet savaşlarına (Hizbullah, Husiler, Haşdi Şabi) hiç dokunmuyordu. Tahran, anlaşmadan gelen o taze nakit akışını halkın refahı yerine, önceki sayfalarda konuştuğumuz o “Şii Hilali”ni tahkim etmek için kullandı. Yani nükleer kapı kapandı sanılırken, bölgesel genişleme kapısı ardına kadar açıldı. Bu durum, İsrail’de Netanyahu’yu ve Körfez’de Suudileri tam anlamıyla çileden çıkardı. “Bizi İran’ın füzeleriyle baş başa bıraktınız” dediler.

Diplomasi, eğer sahadaki gerçeklikten kopuksa sadece bir “zaman kazanma” aracıdır. Obama yönetimi, İran’ın “devrimci genetiğini” hafife aldı. Rejim için JCPOA, bir barış projesi değil, ekonomik nefes alma operasyonuydu. Bugün 2 Nisan 2026 itibarıyla, o günkü “bahar havası” yerini nükleer tesislerin üzerinden geçen savaş uçaklarına (Mart 2026 çatışmaları) bıraktıysa; bunun sebebi o günkü anlaşmanın temellerinin sadece “kağıt üzerinde” kalmasıdır.

Anlaşmanın mimarı Obama, Nobel Barış Ödülü’ne bir yenisini eklemeyi hayal ederken; aslında bölgedeki en büyük kutuplaşmanın, en büyük “ihanet” hissinin ve bugünkü topyekün savaş riskinin tohumlarını ekmiş oldu. Viyana’nın o şatapatlı salonlarında içilen kahvelerin tadı, bugün bölge halkının boğazında barut tadı olarak kalmıştır.

Trump ve “Maksimum Baskı”..

Takvimler 8 Mayıs 2018’i gösterdiğinde..

Beyaz Saray’da kameraların karşısına geçen Donald Trump, Obama döneminin “başyapıtı” sayılan nükleer anlaşmayı (JCPOA) “tarihin en kötü anlaşması” ilan ederek tek taraflı olarak yırttı. Bu sadece bir kağıdın iptali değildi; küresel finans sisteminin İran üzerindeki şalterlerinin indirilmesiydi. “Maksimum Baskı” (Maximum Pressure) stratejisi o gün resmen başladı.

Hedef basitti: İran’ın petrol gelirlerini sıfırlamak, rejimi ekonomik olarak diz çöktürmek ve Tahran’ı “daha kapsamlı” bir teslimiyet masasına zorlamak.

İran ekonomisi bir gecede serbest düşüşe geçti. Riyal kağıt parçasına döndü, enflasyon mutfakları yaktı ve o meşhur Airbus-Boeing siparişleri birer hayal olarak tarihin tozlu raflarına kalktı. Trump, “İran’la iş yapan benimle iş yapamaz” dediğinde, Avrupalı dev şirketler (Total, Siemens, Peugeot) arkalarına bakmadan Tahran’ı terk etti. Tahran sokaklarında 2015’te açılan o umut kapısı, üzerine devasa bir çelik kilit vurularak kapatıldı ancak; bu baskı, İran’ı masaya getirmek yerine daha da radikalleştirdi. Tahran, “stratejik sabır” politikasını terk ederek nükleer uranyum zenginleştirme oranlarını %20’ye, ardından %60’a çıkardı. Körfez’de petrol tankerleri gizemli bir şekilde patlamaya, Amerikan İHA’ları (RQ-4 Global Hawk) Hürmüz Boğazı üzerinde düşürülmeye başlandı. Trump’ın ekonomik savaşı, sahada sıcak bir çatışmanın zeminini hazırlıyordu.

Bugün 2026’nın bu gerilimli Nisan sabahında (Trump’ın ikinci döneminde) görüyoruz ki; o gün atılan o imza, bölgeyi barıştan değil, diplomasi ihtimalinden tamamen kopardı. İran, ekonomisi batmasına rağmen füzelerinden ve vekalet güçlerinden vazgeçmedi; aksine onları “hayatta kalma sigortası” olarak daha sıkı kucakladı.

Bağdat Havalimanı, Ocak 2020: Süleymani Suikastı ve sarsılan dengeler..

3 Ocak 2020, saat gece yarısını biraz geçmişti. Şam’dan kalkan bir uçak Bağdat’a teker koydu. İçinde İran’ın efsanevi generali Kasım Süleymani vardı. Onu karşılayan ise; Haşdi Şabi’nin sahadaki beyni Ebu Mehdi el-Mühendis idi. İki isim aynı araca bindiğinde, binlerce fit yükseklikte süzülen bir Amerikan MQ-9 Reaper dronu çoktan kilitlenmişti. Trump’ın emriyle ateşlenen o füzeler, sadece iki ismi değil; İran’ın bölgedeki “dokunulmazlık” zırhını da paramparça etti.

Süleymani’nin ölümü, İran için bir general kaybından çok daha fazlasıydı. O, rejimin dış dünyadaki “yürüyen stratejisi” idi. Tahran’da milyonlar sokağa döküldü, “intikam” çığlıkları yükseldi ve Hamaney ilk kez kamuoyu önünde gözyaşı döktü. Amerika ise “Dünyanın bir numaralı teröristini etkisiz hale getirdik” diyerek gövde gösterisi yaptı. Ama bu suikast, Ortadoğu’da kırk yıldır süregelen “kurallı rekabeti” çöpe attı. Artık kimse güvende değildi ve kırmızı çizgiler o gece Bağdat’ın asfaltına gömüldü.

Bu olay, İran’ın “stratejik sabır” defterini kapattı. Tahran, kendi topraklarından doğrudan bir Amerikan üssünü vurma kararı alarak (bir sonraki sayfamızın konusu) büyük bir risk aldı. Süleymani’nin yerini doldurmak için atanan İsmail Kaani, onun karizmasına sahip olmasa da; Süleymani’nin ölümü “Direniş Ekseni” denilen o milis yapısını daha da radikalleştirdi. Artık amaç sadece nüfuz kurmak değil, Amerika’yı bölgeden tamamen söküp atmaktı.

Süleymani’nin o parçalanmış yüzüğünün gölgesi hala Bağdat’tan Gazze’ye kadar her operasyonda hissediliyor. O gece patlayan füzeler, bugün konuştuğumuz o büyük “İran-İsrail/ABD Savaşı”nın (Mart 2026) ilk gerçek kurşunuydu. Süleymani bir kişiydi ama ölümüyle arkasında devasa bir “şehadet kültü” ve sönmeyen bir intikam ateşi bıraktı.

Ayn el-Esad Üssü’nün vurulması..

8 Ocak 2020 sabahı, saatler Süleymani’nin vurulduğu o meşhur 01:20’yi gösterdiğinde, İran topraklarından havalanan onlarca balistik füze (Kıyam ve Fetih-313) Irak’taki Amerikan üssü Ayn el-Esad’ın üzerine kabus gibi çöktü. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bir devletin Amerikan kuvvetlerine yönelik gerçekleştirdiği en kapsamlı ve doğrudan füze saldırısıydı. İran, o gece sadece bir üssü vurmadı; Amerika’nın “Bana kimse dokunamaz” imajına balistik bir delik açtı.

Saldırı öncesinde İran, Irak hükümeti üzerinden dolaylı olarak Washington’a “Vuracağız, askerlerinizi sığınaklara sokun” mesajını vermişti. Amaç, Amerikan askerlerini topluca öldürüp topyekün bir nükleer savaşı tetiklemek değil; “Sizin en korunaklı üslerinizi bile istediğimiz an, istediğimiz hassasiyetle vurabiliriz” mesajını vermekti. Üsteki hangarlar, lojmanlar ve pistler o devasa savaş başlıklarıyla (450-900 kg) paramparça olurken, Amerikan askerleri sığınaklarda tarihin en uzun birkaç saatini geçirdi.

Peki, sonuç ne oldu? Trump o sabah kameraların karşısına geçip “Her şey yolunda, zayiat yok” dediğinde dünya bir “Oh” çekti ama gerçekler günler geçtikçe ortaya çıktı. 110 Amerikan askeri, o devasa patlamaların yarattığı sarsıntıyla “Travmatik Beyin Hasarı” (TBI) teşhisiyle tedavi altına alındı. Yani fiziksel bir ölüm olmasa da, Amerikan ordusu o gece ağır bir psikolojik ve tıbbi darbe aldı. İran için bu, Süleymani’nin “kan bedeli”nin ilk taksitiydi; ama aynı zamanda kendi savunma sanayiinin (füze hassasiyetinin) tüm dünyaya canlı yayındaki bir tanıtımıydı.

Ayn el-Esad saldırısı hala askeri okullarda bir “caydırıcılık dersi” olarak okutuluyor.

O gece patlayan füzeler, Amerika’ya Ortadoğu’daki üslerinin artık birer “stratejik kale” değil, kolayca vurulabilecek birer “rehine” olduğunu gösterdi. İran, doğrudan bir savaşın eşiğinden döndü belki ama o gece attığı her füze, bugün konuştuğumuz o bölgesel güç dengesini yeniden tanımladı ancak; o gecenin en karanlık ve en trajik yüzü, birkaç saat sonra Tahran semalarında yaşanacak olan o korkunç “hata” olacaktı…

PS752 Faciası..

8 Ocak 2020 sabahı, saatler 06:12…

Tahran İmam Humeyni Havalimanı’ndan kalkan Ukrayna Uluslararası Havayolları’nın 752 sefer sayılı uçağı, havalandıktan sadece 3 dakika sonra iki adet Tor-M1 füzesiyle vuruldu. 176 masum can, saniyeler içinde gökyüzünden birer ateş topu olarak yere düştü. İran, o gece Amerikan üslerini vurduğu için “en yüksek alarm” durumundaydı ve bir operatör, o koca yolcu uçağını bir Amerikan seyir füzesi sandı.

Süreç, uçak düşer düşmez başlayan o büyük “yalan rüzgarıyla” daha da karanlık bir hal aldı. Rejim yetkilileri üç gün boyunca “teknik arıza” dedi, enkazın olduğu alanı dozerlerle dümdüz etti. Ancak uluslararası baskı ve içerideki sızan görüntüler karşısında 11 Ocak’ta o acı itiraf geldi: “İnsan hatası sonucu yanlışlıkla vurduk.” Bu açıklama, İran sokaklarında “Kasım Süleymani yası”nın yerini “Katil Rejim” öfkesine bıraktı. Kendi halkını vuran ve ardından yalan söyleyen bir devlet mekanizması, halkın gözünde meşruiyetini bir kez daha kaybetti.

Bugün 2 Nisan 2026 itibarıyla, bu yaranın hala kabuk bağlamadığını görüyoruz. Kanada, İsveç, Ukrayna ve İngiltere’nin oluşturduğu “Koordinasyon Grubu”, davayı hem Uluslararası Adalet Divanı’na (ICJ) hem de Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü’ne (ICAO) taşıdı. Daha üç ay önce, facianın 6. yılında (8 Ocak 2026) yapılan anma törenlerinde görüldü ki; aileler hala “tam sorumluluk” ve “bağımsız yargılama” talep ediyor. Hatta Mart 2026’da ICAO Konseyi, İran’ın bu konudaki itirazlarını reddederek yargılama sürecinin önünü tamamen açtı.

PS752, sadece askeri bir hata değil; bir rejimin kriz anındaki yönetim zafiyetinin ve şeffaflıktan ne kadar uzak olduğunun en trajik anıtıdır. 176 insanın hayatı, iki devlet arasındaki o meşhur “stratejik satranç”ın en masum kurbanları olarak tarihe geçti. Bugün 2026’nın bu gerilimli baharında, eğer İran ve Batı arasında yeni bir “sıcak temas” riski doğuyorsa, herkesin aklında o günkü o “titreyen parmak” ve düşürülen o masum uçak var.

Mahsa Amini ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ve iç çatlaklar..

16 Eylül 2022…

22 yaşındaki Kürt asıllı bir genç kadın, Mahsa (Jina) Amini, Tahran’da “ahlak polisi” (Geşt-i İrşad) tarafından uygunsuz hicap gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetti. O gün hastanenin önünde başlayan feryat, bir hafta içinde tüm İran’ı saran bir yangına dönüştü. “Zan, Zendeghi, Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) sloganı, sadece bir kadın hakları talebi değil; rejimin varoluşsal sütunlarına vurulan devasa bir balyoz darbesiydi.

Bu protestoları önceki (1999, 2009, 2019) isyanlardan ayıran çok kritik bir nokta vardı: Bu kez sokakta sadece “ekmek” ya da “oyum nerede?” diye bağıranlar yoktu. Bu kez, bizzat rejimin kimliğini tanımladığı o “zorunlu hicap” ve “yaşam tarzı” hedefteydi. Genç kızlar başörtülerini meydanlarda yakarken, aslında 1979 devriminin o katı toplumsal sözleşmesini de ateşe veriyorlardı. Rejim, tankla tüfekle sınır ötesinde zaferler kazanırken; kendi evinde, Z kuşağının kalbinde savaşı kaybetmeye başladığını gördü.

Bu “çatlaklar” kapandı mı sanıyorsunuz? Asla.

2025’in sonunda çıkan o “Yeni Toplumsal Güvenlik Yasası”na rağmen, Tahran’ın lüks semtlerinden İsfahan’ın ara sokaklarına kadar kadınların büyük bir kısmı hala başörtüsüz gezmeye devam ediyor. Bu, sessiz ama devasa bir sivil itaatsizlik eylemidir. Rejim, “ahlak polisini” defalarca geri çekti, sonra isim değiştirip (Nour Planı gibi) tekrar sokağa sürdü ama o korku duvarı bir kez yıkıldıktan sonra geri örülmesi imkansız hale geldi.

2026’nın bu gerilimli baharında, İran yönetimi bir yandan dışarıda nükleer ve bölgesel savaşla uğraşırken; içeride “her an patlamaya hazır” bir toplumsal volkanın üzerinde oturduğunu biliyor. Mahsa Amini’nin mezarı bugün bir anıt, adı ise bir parola haline geldi. Rejim, füzeleriyle dünyayı tehdit edebilir; ama saçını savuran bir genç kızın yarattığı o ideolojik rüzgarla nasıl başa çıkacağını hala çözebilmiş değil.

Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS: Tahran’ın tecritle azimli mücadelesi..

Bugün Tahran’daki bir devlet dairesine girerseniz, duvarda sadece dini liderlerin değil, artık Pekin ve Moskova ile kurulan o “yeni dünya düzeninin” sembollerini de görebilirsiniz. İran, yıllardır kapısında beklediği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) 2023’te tam üye olarak girdi; ama asıl büyük bomba 1 Ocak 2024’te patladı: İran artık bir BRICS üyesi. Yani artık sadece “Bölgesel bir güç” değil, küresel Güney’in o devasa ekonomik başkaldırısının bir parçası.

Tahran için bu üyelikler sadece havalı isimlerden ibaret değil. Bu, Amerikan dolarının hegemonyasına karşı bir “finansal sığınak” demek. Bugün 2026’da görüyoruz ki; İran, Çin ile yaptığı o meşhur 25 yıllık stratejik anlaşma kapsamında petrolünü “Yuan” üzerinden satıyor. Hindistan ile Çabahar Limanı üzerinden kurulan o koridor, Batı’nın tüm yaptırım duvarlarını aşan bir “can damarı” haline geldi. İran artık “Yalnızım” demiyor; “Ben, dünyanın %40’ını temsil eden o devasa bloğun bir parçasıyım” diyerek Washington’a meydan okuyor.

Peki, sahadaki gerçeklik ne? 2026’nın bu sıcak Nisan sabahında, Mart ayında yaşanan o “İran-İsrail/ABD Çatışmaları” (Operation Epic Fury sonrası) sırasında ŞİÖ’den gelen o sert destek açıklaması (2 Mart 2026), Tahran’ın sırtını kime yasladığını gösterdi. Çin, İran’ın petrol akışının kesilmesini “kendi enerji güvenliğine saldırı” olarak nitelendiriyor. Yani Tahran, nükleer tesislerini ve egemenliğini korumak için artık sadece kendi füzelerine değil, Pekin’in ekonomik ve Moskova’nın askeri kalkanına güveniyor ancak; bu “Doğu aşkının” da bir bedeli var. İran, Batı’dan kaçarken Çin’in ekonomik yörüngesine o kadar sert girdi ki, bugün 2026’da Tahran pazarlarında “Made in China” olmayan bir toplu iğne bile bulmak zor. İran’ın sanayisi, ucuz Çin malları ve Pekin’in stratejik yatırımları altında ezilme riskiyle karşı karşıya. Tahran tecritle mücadele ederken, aslında kendi ekonomik bağımsızlığını “Doğu’nun devlerine” ipotek ediyor olabilir.

Şanghay ve BRICS, İran için bir “nefes borusu” oldu; ama 2 Nisan 2026 itibarıyla bu borunun vanası tamamen Pekin’in elinde. Tahran, tecrit duvarlarını yıktı ama şimdi kendini daha büyük ve daha karmaşık bir “Doğu hapishanesinde” bulup bulmayacağını zaman gösterecek.

7 Ekim Aksa Tufanı..

7 Ekim 2023 sabahı, dünya bambaşka bir Ortadoğu’ya uyandı. Hamas’ın Gazze şeridinden taşarak gerçekleştirdiği “Aksa Tufanı” operasyonu, İsrail’in o “yenilmezlik” efsanesini saatler içinde yerle bir etti. Ama o sabah herkesin aklındaki tek bir soru vardı: “Tahran bu işin neresinde?” Wall Street Journal gibi mecralar Beyrut’taki o gizli planlama toplantılarını yazarken, Hamaney kameralar karşısında “Hamas’ın ellerinden öpüyoruz ama biz yapmadık” diyerek o meşhur “stratejik muğlaklık” zırhına büründü.

Elimizdeki istihbarat verileri (Mart 2026’da sızan o meşhur “Lübnan Dosyaları” dahil) gösteriyor ki; İran bu operasyonun “tarihini ve saatini” tam olarak bilmese bile, o saldırıyı mümkün kılan tüm askeri kapasiteyi, eğitimi ve istihbaratı yıllardır Gazze’ye akıtıyordu. Tahran için 7 Ekim, İsrail’in o “Abraham Anlaşmaları” ile kurmaya çalıştığı çevreleme duvarını havaya uçuran devasa bir dinamit lokumuydu. İsrail-Suudi normalleşmesini (o meşhur 2024 hayalini) tam kalbinden vurdu.

Peki, bu bir “İran Kararı” mıydı? 2026’nın bu gerilimli baharında daha net görüyoruz: Hamas kendi ajandasını yürüttü ama İran’ın kurduğu o “Direniş Ekseni” (Hizbullah, Husiler, Haşdi Şabi) bu operasyonu bir “bölgesel yangına” çevirmek için pusuda bekliyordu. 7 Ekim, İran’ın İsrail’e karşı yürüttüğü “yıpratma savaşı”nın en kanlı ve en başarılı safhasıydı. Ancak bu başarı, Tahran için çok ağır bir faturayı da beraberinde getirdi. İsrail’in Gazze’yi haritadan silme kararlılığı ve ardından Lübnan’a (Mart 2026’daki o büyük işgal girişimi) sıçrayan savaş, İran’ın “vekalet güçlerini” tek tek kaybetme riskini doğurdu.

7 Ekim, Tahran’ın satranç tahtasında yaptığı en büyük hamleydi; ama aynı zamanda tüm dünyayı “İran sorununu kökten çözme” noktasına getirdi. Bugün 2 Nisan 2026’da, Gazze hala bir enkaz yığınıyken ve İsrail uçakları Tahran’ın nükleer tesislerini (Mart 2026 saldırıları) döverken; 7 Ekim’in bir “zafer” mi yoksa “felaketin başlangıcı” mı olduğu hala Tahran’ın o karanlık koridorlarında tartışılıyor.

Küresel ticaretin Husi kelepçesi

Yemen’deki Husiler (Ensarullah), 2023 sonunda başlattıkları o “Gemi Avı”nı, bugün 2026’da artık sistematik bir “deniz ablukasına” dönüştürdüler. Kızıldeniz artık ticaret yolu değil, bir “füze ve dron poligonu.”

Burada fotoğrafı net çekelim: Husiler bunu “Filistin halkına destek” maskesiyle yapıyorlar ama operasyonun arkasındaki o lojistik akıl tamamen Tahran’a ait. Kızıldeniz’de aylardır devriye gezen o meşhur İran casus gemisi Behshad, Husilere hangi geminin İsrail ile bağlantılı olduğunu, hangisinin vurulması gerektiğini anlık istihbaratla (AIS verileriyle) bildiriyor. Tahran, kendi elini soğuk suya sokmadan, Yemenli vekilleri üzerinden dünya ticaretinin %12’sini rehin aldı. Bu, “Maksimum Baskı”ya karşı İran’ın geliştirdiği “Maksimum Kaos” stratejisidir. Peki, dünya buna ne dedi? Amerika liderliğindeki “Refah Muhafızı Operasyonu” (Prosperity Guardian) ve ardından gelen İngiliz-Amerikan hava saldırıları, Husileri durdurmaya yetmedi. Çünkü 2026’nın bu gerilimli Mart ayında gördük ki; Husiler yeraltı tünellerine sakladıkları o seyyar fırlatıcılarla, dünyanın en gelişmiş donanmalarına kök söktürüyor. 12 Mart 2026’da bir Amerikan muhribine isabet eden o “Hicret-1” hipersonik füzesi (İran yapımı Fattah-1’in Yemen versiyonu), deniz savaşları tarihinde bir devrin kapandığını gösterdi. Artık milyar dolarlık uçak gemileri, 50 bin dolarlık dronlar ve 100 bin dolarlık füzeler tarafından tehdit ediliyor.

Bu kaosun İran için iki büyük getirisi var: Birincisi, Batı dünyasını ekonomik bir krizle (navlun fiyatlarının 4 katına çıkması) tehdit ederek nükleer pazarlıkta elini güçlendiriyor. İkincisi, İsrail’in Eilat Limanı’nı fiilen iflasa sürükleyerek Tel Aviv’e “Lojistik bir darbe” indiriyor. Bugün 2 Nisan 2026 itibarıyla, Süveyş Kanalı gelirleri %60 oranında düşmüş durumda ve Mısır ekonomisi bu yüzden çöküşün eşiğinde. Tahran, bir taşla hem İsrail’i hem de Arap dünyasının en büyük ülkelerinden birini (ve dolaylı olarak Batı’yı) cezalandırıyor. Kızıldeniz’deki bu “Husi Kelepçesi”, modern dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu kanıtladı. İran, okyanus ötesine ordu göndermesine gerek olmadığını; sadece stratejik bir boğazı, ideolojik bir vekille kapatmanın dünyayı nasıl dize getireceğini tüm dünyaya ezberletti.

Şam Konsolosluğu’ saldırısı: Viyana Sözleşmesi’nin hazin sonu

Tam iki yıl önce bugünlerde, 1 Nisan 2024’te, Şam’daki İran Büyükelçiliği yerleşkesi içinde bulunan konsolosluk binası İsrail F-35’lerinden fırlatılan altı füzeyle yerle bir edildi. Enkazın altında sadece beton yığınları yoktu; İran’ın Suriye ve Lübnan operasyonlarının beyni olan Kudüs Gücü Komutanı Muhammed Rıza Zahidi ve altı üst düzey subayı o gün orada can verdi. Ama asıl yıkılan, uluslararası hukukun en temel direğiydi: Diplomatik dokunulmazlık.

İsrail o güne kadar İranlı generalleri hep yolda, bağda ya da gizli evlerde vururdu. Ama bir devletin bayrağının dalgalandığı, “kendi toprağı” sayılan diplomatik bir binayı vurmak, “Artık hiçbir kural tanımıyorum, seni her yerde vururum” demekti. İsrail’e göre orası bir diplomasi merkezi değil, “terör planlama karargahı” idi. Tahran için ise bu, 1979’dan beri aldığı en ağır, en aşağılayıcı darbeydi. Hamaney o gece “Cezalandırılacaklar!” dediğinde, dünya artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini anladı. Peki, bugün 2 Nisan 2026 itibarıyla bu saldırının mirası ne? Bu olay, İran’ın o meşhur “stratejik sabır” doktrinini mezara gömdü. İran, bu saldırıdan sadece 13 gün sonra (14 Nisan 2024) tarihindeki o ilk doğrudan “Gerçek Vaat” (True Promise) operasyonunu gerçekleştirdi.

Yani Şam’daki o bina yıkılmasaydı, bugün konuştuğumuz o “İran topraklarından doğrudan İsrail’e füze yağmuru” senaryosu belki de yıllarca hayal olarak kalacaktı. İsrail o füzeleri Şam’a atarak, İran’ın içindeki o “dev korkuyu” yıktı ve Tahran’ı doğrudan bir taraf haline getirdi. Bu saldırı aynı zamanda bölgedeki tüm diplomatik misyonları birer “meşru hedef” tartışmasına açtı. Bugün 2026’da, Ortadoğu’daki hiçbir elçilik 2024 öncesindeki o kağıt üzerindeki güvenlik hissine sahip değil. İsrail, Viyana Sözleşmesi’ni o gün Şam’ın tozlu sokaklarında yırtıp attı; karşılığında ise İran’ın doğrudan ve açık tehdidiyle yüzleşmek zorunda kaldı. 1 Nisan 2024, “Gölge Savaşı”nın cenaze töreniydi.

14 Nisan 2024 Gecesi: İran’ın İsrail’e ilk doğrudan saldırısı

Takvimleri iki yıl öncesine, 13 Nisan’ı 14 Nisan’a bağlayan o cumartesi gecesine saralım. İran topraklarından havalanan 170’den fazla İHA, 30’dan fazla seyir füzesi ve 120’den fazla balistik füze… Toplamda 300’den fazla mühimmat, aynı anda İsrail’in o meşhur hava savunma kalkanına doğru yola çıktı.

Adı: “Gerçek Vaat” (True Promise) Operasyonu. İran, kurulduğu 1979 yılından beri ilk kez, vekillerini aradan çıkarıp bizzat kendi toprağından İsrail’i hedef aldı.

O gece Kudüs semalarında, Mescid-i Aksa’nın üzerinde süzülen o parlayan füzeler sadece bir askeri operasyon değil, devasa bir “psikolojik harekat” idi.

İsrail’in o aşılmaz denilen “Demir Kubbe” (Iron Dome), “Davud Sapanı” ve “Arrow” sistemleri, Amerikan, İngiliz ve Fransız uçaklarının da desteğiyle %99’luk bir başarı oranıyla füzeleri durdurdu. Ama İran için mesele kaç füzenin düştüğü değil, o füzelerin fırlatılmasıydı. Tahran dünyaya şu mesajı verdi: “Seni evinden vurabilirim, radarlarını doyurabilirim (saturation) ve müttefiklerini gece uykusuz bırakabilirim.”

Bu saldırının askeri bilançosu neyi gösteriyor? İsrail tarafı “Sıfır zayiat, sadece Nevatim Üssü’nde hafif hasar” dedi; ama bugün 2026’da sızan uydu görüntüleri gösteriyor ki, o gece İran’ın hipersonik olduğu iddia edilen bazı füzeleri hava savunma katmanlarını delmeyi başardı. En önemlisi, o gece İsrail’in füzeleri düşürmek için harcadığı para 1.1 milyar dolar civarındaydı. İran’ın attığı ucuz dronlar ve eski nesil füzelerin toplam maliyeti ise bunun onda biri bile değildi. Yani İran, İsrail’i ekonomik olarak “savunma maliyetiyle” vurdu.

Bu gece, bölgedeki tüm dengeleri değiştirdi. Artık İsrail biliyor ki, Suriye’de ya da Lübnan’da bir İranlıyı vurduğunda, cevabı Beyrut’tan değil doğrudan İsfahan’dan ya da Tebriz’den alabilir. 14 Nisan gecesi, İran’ın “caydırıcılık” tanımını yeniden yazdığı geceydi. Bugün 2026’nın bu sıcak Nisan sabahında, Mart ayında yaşanan o ikinci büyük kapışmanın (Gerçek Vaat-2 sonrası süreç) temelleri aslında o gece atıldı.

14 Nisan, Ortadoğu’da “dokunulmazlık” efsanelerinin bittiği, doğrudan düellonun başladığı tarihtir. O gece İsrail semalarında görülen ışıklar, bugün 2026’da bölgeyi saran o büyük yangının ilk kıvılcımlarıydı.

İsfahan Saldırısı: İsrail’in “Görünmez” cevabı..

19 Nisan 2024 sabahı, şafak sökmeden hemen önce İran’ın nükleer kalbi sayılan İsfahan semalarında birkaç patlama sesi duyuldu. İran devlet televizyonu hemen yayına girip “Önemli bir şey yok, sadece üç küçük mikro-İHA (quadcopter) düşürüldü, hayat normal” diyerek mevzuyu kapatmaya çalıştı. Hatta İsfahan sokaklarından canlı yayınlar yapıp sabah trafiğini gösterdiler ama; kazın ayağı öyle değildi.

İsrail, İran’ın 300 mühimmatlık o gürültülü saldırısına karşı, sadece birkaç adet “stand-off” füzesi ve muhtemelen içeriden havalandırılan dronlarla cevap verdi. Hedef neydi biliyor musun? İsfahan’daki Sekizinci Şekari Hava Üssü’nde bulunan ve Natanz Nükleer Tesisini koruyan o meşhur Rus yapımı S-300 hava savunma sisteminin radarı. Uydu görüntüleri (Planet Labs ve Umbra) birkaç gün sonra gerçeği fısıldadı: İran’ın “en gelişmiş” dediği o radar sistemi, tek bir nokta atışıyla imha edilmişti.

Peki, İsrail burada ne mesaj verdi?

  1. “Görünmezim:” Radarlarınız beni görmeden en stratejik noktanıza kadar füze sokabilirim.
  2. “Nükleer Kartı Masada:” Bak, nükleer tesisinin hemen yanındaki koruma kalkanını vurdum. İstesem bir sonrakini doğrudan reaktöre atarım.
  3. “Sessiz Güç:” Sen 300 füze atıp bir askeri bile yaralayamadın; ben üç füzeyle senin en pahalı savunma sistemini kör ettim.

Bu “İsfahan mesajı”, askeri literatürde “Kontrollü Gerginlik” (Escalation Management) dersi olarak okutuluyor. İsrail, İran’ı aşağılamadan ama kapasitesini en çıplak haliyle göstererek bir “dur” dedi. İran ise; o gün bu saldırıyı küçümseyerek (downplaying) aslında büyük bir savaştan kaçtığını itiraf etmiş oldu. Çünkü eğer o gün “İsrail bizi vurdu” deselerdi, karşılık vermek zorunda kalacaklardı ve bu da topyekün bir yıkım demekti ancak; bu “sessizleşme” süreci çok uzun sürmedi. İsfahan’da kör edilen o radar, aslında 2025 ve 2026’daki o büyük “Nükleer Hesaplaşma”nın sadece bir ön provasıydı. İsrail o gün kapıyı çaldı ve içeri girebileceğini kanıtladı.


Reisi’nin Ölümü ve Halefiyet Krizi

19 Mayıs 2024..İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Abdullahiyan, Azerbaycan sınırındaki bir baraj açılışından dönüyorlardı. Doğu Azerbaycan eyaletinin o geçit vermez, sisli dağlarında Reisi’yi taşıyan o eski Bell-212 tipi helikopter radardan kayboldu. Saatler süren umutlu bekleyiş, ertesi sabah enkazın bulunmasıyla yerini buz gibi bir gerçeğe bıraktı: Reisi ölmüştü.

Reisi sadece bir cumhurbaşkanı değildi. O, 85 yaşındaki Hamaney’den sonra “Dini Lider”lik koltuğuna oturması beklenen en güçlü, en sadık ve en “sistem dostu” adaydı. Onun ölümü, rejimin titizlikle hazırladığı “pürüzsüz geçiş” planını çöpe attı. Rejim bir anda kendini hem yeni bir cumhurbaşkanı seçmek zorunda olduğu bir seçim maratonunda, hem de “Hamaney’den sonra kim gelecek?” sorusunun yarattığı o devasa boşlukta buldu. Reisi’nin ardından yapılan o sürpriz seçimlerde (Temmuz 2024), halkın “muhafazakar yorgunluğu” ve sandığa gitme iradesi birleşince, reformist kanadın adayı Mesud Pezeşkiyan ipi göğüsledi. Pezeşkiyan, Batı ile diyalog ve “ahlak polisi” baskısını azaltma vaatleriyle geldi; ama karşısında Devrim Muhafızları’nın ve muhafazakar meclisin ördüğü o devasa duvarı buldu.

Daha da kritiği; bugünlerde Tahran kulislerinde konuşulan o “asıl” mesele: Mücteba Hamaney. Reisi devreden çıkınca, Dini Lider’in oğlu Mücteba’nın ismi hiç olmadığı kadar yüksek sesle telaffuz edilmeye başlandı. 2026’nın bu gerilimli Mart ayında yaşanan o sarsıcı olaylar (Hamaney’in sağlık durumuyla ilgili spekülasyonlar ve Mücteba’nın “resmi” bir halef olarak öne sürülmesi tartışmaları) İran’ı bir “hanedanlık” tartışmasının içine itti.

Mesud Pezeşkiyan ve “Batı’ya açılan pencere”:

Son Bir Umut mu?!

Pezeşkiyan, “Halkın sesini duyacağız” ve “Dünyayla kavgayı bitireceğiz” diyerek geldi; ama bugün 2026’da gördüğümüz tablo, bir cerrahın bile dikemeyeceği kadar derin yaralarla dolu..

Pezeşkiyan, göreve geldiğinden beri “Batı ile yeni bir nükleer anlaşma” (JCPOA 2.0 hayali) için çırpınıp durdu ancak; 2025’in sonunda ekonominin %60 enflasyonla can çekişmesi ve ardından 2026’nın başında patlak veren o büyük “Açlık İsyanları”, onun elini zayıflattı. Pezeşkiyan’ın Amerikan halkına hitaben yazdığı o “açık mektup” haber bültenlerine düştü: “Bizim Amerikan halkıyla bir derdimiz yok, bu savaş bizim tercihimiz değil” diyor ama; bir yanda bu ılımlı mesajlar varken, diğer yanda Devrim Muhafızları’nın (Sipah) nükleer tesislerin enkazı üzerinden fırlattığı balistik füzeler var.

Trump 2.0 ve Operation Epic Fury kepazeliği..

Ocak 2025’te Beyaz Saray’a geri dönen Donald Trump, ilk dönemindeki “ekonomik boğma” stratejisini bir kenara itip 28 Şubat 2026 sabahı düğmeye bastı. Bugün 2 Nisan 2026 ve biz tam 42 gündür süren “Operation Epic Fury” (Destansı Öfke Operasyonu) içindeyiz. Trump, “İran’ın nükleer silah sahibi olmasına asla izin vermeyeceğim” sözünü, binlerce seyir füzesi ve F-35 akınlarıyla bir askeri gerçeğe dönüştürdü. Bu artık bir “gölge savaşı” değil. 28 Şubat’taki ilk dalgada, Tahran’daki liderlik yerleşkeleri hedef alındı ve bizzat Ali Hamaney‘in hayatını kaybettiği o sarsıcı haberle dünya buz kesti. Trump, 9 gün önce gece (1 Nisan 2026) yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında net konuştu: “İran donanmasını neredeyse yok ettik, füze üretim tesislerini haritadan sildik.” Hedef; rejimi masaya oturtmak değil, askeri kapasitesini “nötralize” ederek nükleer tehdidi kökten bitirmek.

Hürmüz Boğazı:
Gerilim en üst seviyede olsa da İran’ın tutumu yalnızca askeri bir hamle olarak değil, egemenlik ve caydırıcılık çerçevesinde okunuyor. Hürmüz Boğazı üzerindeki sınırlı geçişe izin verilmesi, Tahran’ın tamamen kontrolsüz bir kriz değil, kontrollü bir baskı politikası yürüttüğünü gösteriyor. Bu bağlamda İran, kendi kıyı güvenliği ve enerji hatlarını tehdit altında gördüğü bir ortamda elindeki araçları kullanarak denge kurmaya çalışıyor. ABD tarafında ise Donald Trump tarafından dile getirilen enerji altyapısını hedef alma tehdidi, krizi tırmandıran ve bölgesel istikrarı daha da riske atan bir unsur olarak öne çıkıyor.

Askeri Bilanço:
ABD–İsrail koordinasyonunda gerçekleştirilen yoğun saldırılar, İran’ın konvansiyonel kapasitesini zayıflatmış olsa da bu durum İran’ın teslim olduğu anlamına gelmiyor. Aksine İran, sınırlı imkanlarla dahi karşılık verebilme kapasitesini koruduğunu gösteriyor. Füze saldırıları, klasik anlamda bir üstünlükten ziyade “asimetrik denge” kurma çabası olarak değerlendirilebilir. Bu da İran’ın tamamen etkisiz hale getirilmesinin sahada düşünüldüğü kadar kolay olmadığını ortaya koyuyor.

İçerideki Kaos (İran):
Tahran’daki yönetim zafiyeti söylemleri büyük ölçüde dış kaynaklı yorumlara dayanıyor. “Geçici Liderlik Konseyi” gibi yapılar, kriz dönemlerinde devlet sürekliliğini sağlamak için oluşturulan geçici mekanizmalar olarak da okunabilir. Ayrıca “Açlık İsyanları” olarak adlandırılan süreçlerin önemli bir kısmının, uzun süredir devam eden yaptırımların ve dış baskının bir sonucu olduğu unutulmamalı. Bu açıdan bakıldığında İran’daki iç karışıklık, yalnızca iç dinamiklerle değil, uluslararası sistemde maruz kaldığı ekonomik ve siyasi kuşatmayla birlikte değerlendirilmeli.

Genel Değerlendirme:
10 Nisan 2026 itibarıyla savaşın uzaması, yalnızca İran’ın direnciyle değil, aynı zamanda dış müdahalenin kapsamı ve niteliğiyle de doğrudan bağlantılı. “Hızlı savaş” beklentisinin gerçekleşmemesi, İran’ın savunma stratejisinin belirli ölçüde işe yaradığını gösteriyor. Yeraltı altyapıları ve dağınık savunma modeli, doğrudan işgali veya kısa sürede sonuç almayı zorlaştırıyor.

Küresel ölçekte ise enerji fiyatlarının yükselmesi ve piyasalardaki dalgalanma, bu tür müdahalelerin yalnızca hedef ülkeyi değil tüm dünyayı etkilediğini ortaya koyuyor.

Bu noktada sorulması gereken soru sadece “nükleer bir tırmanma mı olacak?” değil; aynı zamanda “askeri baskı yoluyla bir rejim değişikliği dayatmak uluslararası hukuk ve bölgesel istikrar açısından ne kadar sürdürülebilir?” olmalı.an biri bu topraklarda açılacak.

Siber Kıyamet: Stuxnet’ten 2026’ya

2010 yılında nükleer santrifüjleri havaya uçuran o meşhur Stuxnet, İran için bir “uyanış” olmuştu. Tahran, o günden bugüne siber bütçesini %1200 artırarak dünyanın en tehlikeli siber ordularından birini kurdu. Batı’nın “dijital kuşatması” İran’ın tüm bu savunma duvarlarını kağıt gibi yırttı. 28 Şubat’ta başlayan o büyük harekattan hemen önce, İran’ın tüm internet trafiği %1’e kadar düştü. Ülke tam 35 gündür neredeyse zifiri karanlıkta.

Bu sadece “internet kesmek” değil. İsrail ve ABD, 28 Şubat sabahı füzeleri ateşlemeden saniyeler önce, İran’ın tüm komuta-kontrol ağını, trafik kameralarını ve hatta devlet televizyonunun yayın sistemini ele geçirdi. Mart başında sızan bilgilere göre; Tahran’daki trafik kameraları hacklenerek, hedeflenen liderlerin konvoyları saniye saniye takip edildi ve füzeler o kameralardan gelen verilerle tam isabetle yönlendirildi. Yani teknoloji, kendi sahibini vuran bir silaha dönüştü.

Peki, İran nasıl karşılık veriyor?

  • Elektronik Harekat Odası: 28 Şubat’ta kurulan bu yeni merkez üzerinden, İran dışındaki vekil hacker grupları (Handala gibi) Amerikan sağlık devlerine ve Ürdün’ün yakıt sistemlerine “wiper” saldırıları düzenliyor.
  • Siber Gerilla: İnternet karartması yüzünden içerideki merkezler felç olsa da, İran’ın Lübnan ve Irak’taki siber hücreleri “bağımsız” hareket ederek asimetrik saldırılarına devam ediyor.
  • Elbette Hürmüz Boğazı ve mayınlı araziler de çok büyük güç ve ABD’yi tüm dünyaya rezil etmeye yetti şimdilik..

Trump’ın çıkmaza girdiği an Pakistan’ı bir bağımsız devlet gibi devreye sokup onun yalancı çağrısıyla ”tamam hadi ateşkes yapalım” manevrası elbette kimseyi kandırmadı üstelik iç siyasette de hayli güç kaybetti Demokratlar görevden alınmasını dahi istiyor..

Bölgesel savaşın sonu: Büyük uzlaşma mı, büyük yıkım mı ?

Bugün 10 Nisan 2026, Cuma. Dünya, 28 Şubat sabahı Trump’ın emriyle başlayan “Destansı Öfke” (Epic Fury) operasyonunun yarattığı o devasa toz bulutunun içinde nefes almaya çalışıyor. Takvimler, Tahran’daki nükleer tesislerin üzerinden geçen B-2 hayalet bombardıman uçaklarının ve İsrail F-35’lerinin yarattığı o yıkımı yazıyor ama; bugün asıl mesele sahadaki füzeler değil; Beyaz Saray’dan yükselen o keskin ve geri sayımı başlatan ses: 6 Nisan Ültimatomu.

10 Nisan 2026 itibarıyla sahadaki gelişmeler, ilk etapta çizilen “kısa sürede sonuç alma” senaryosunun gerçekleşmediğini net biçimde ortaya koyuyor. Donald Trump tarafından dile getirilen “çekilme” söylemi ve ağır şartlar içeren ültimatom, artık sahadaki gerçeklikten çok bir siyasi baskı aracı olarak okunuyor. İran’dan talep edilen; Hürmüz Boğazı üzerindeki haklarından vazgeçmesi, nükleer programını tamamen sonlandırması ve tazminatı kabul etmesi gibi şartlar, uluslararası hukuk açısından bir müzakere değil, açık bir egemenlik devri anlamına geliyor. Bu nedenle 6 Nisan eşiği fiilen aşılmış; İran’ın “diz çökeceği” beklentisi sahada karşılık bulmamıştır.

İran’ın Kayıpları:
Kayıplar ağır olmakla birlikte, bu durum İran’ın savaş kapasitesinin kırıldığı anlamına gelmiyor. Tahran başta olmak üzere kritik noktalara yönelik saldırılar, savaşın şehir merkezlerine ulaştığını gösterse de İran devleti ve askeri yapısı tamamen çökmüş değil. Donanmada yaşanan kayıplar, İran’ın zaten uzun süredir benimsediği asimetrik savunma doktrini nedeniyle belirleyici bir sonuca yol açmamış; ülke, klasik kuvvetlerden ziyade füze sistemleri ve dağınık savunma hatlarıyla direnmeye devam etmiştir.

Misilleme Ateşi:
İran’ın karşılık verme kapasitesi devam ediyor. Tel Aviv, Hayfa ve bölgedeki diğer hedeflere yönelik saldırılar, İran’ın yalnızca savunmada kalmadığını, caydırıcılık üretmeye devam ettiğini gösteriyor. Amman semalarına kadar uzanan etki alanı, çatışmanın bölgesel boyutunun genişlediğini ve İran’ın hâlâ oyun kurucu aktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Bu tablo, “tek taraflı askeri üstünlük” iddialarını zayıflatıyor.

Körfez’in Kararı:
Birleşik Arap Emirlikleri’nin ABD ile koordinasyon içinde hareket etmesi, İran açısından yeni bir durumdan ziyade uzun süredir dile getirilen “bölgesel çevreleme” stratejisinin açık bir tezahürü olarak görülüyor. Ancak bu gelişme, İran’ı izole etmekten çok, içerideki direniş ve birlik söylemini güçlendiren bir etki yaratmış durumda.

Genel Değerlendirme:
10 Nisan 2026 itibarıyla gelinen noktada savaş, “bitiriyoruz” söylemine rağmen sona yaklaşmış değil; aksine daha karmaşık ve uzun soluklu bir yıpratma sürecine evrilmiş durumda. İran, ağır kayıplara rağmen teslim olmamış, aksine egemenlik ve savunma kapasitesini koruma yönünde direnç göstermiştir.

Dolayısıyla mesele artık bir “4 günlük ültimatom” meselesi değil; bir devletin dış müdahale karşısında ne ölçüde ayakta kalabileceğinin testi haline gelmiştir.

Bugün sorulması gereken asıl soru şu:
Bu düzeyde bir askeri ve ekonomik baskıya rağmen İran’ın direnci kırılmazsa, bölgesel ve küresel güç dengeleri nasıl yeniden şekillenecek?

ABD yine bildiğimiz gibi…
Savaşı başlatan, krizi tırmandıran ama faturayı kendi vatandaşına ödeten bir güç olarak sahnede. İran ise, askeri değil ama ekonomik satrançta oyunu kuran taraf haline gelmiş durumda.

Bugün geldiğimiz noktada tablo çok net:
Bu savaşın ekonomik sonuçları, Washington’un hesaplayamadığı kadar ağır; Tahran’ın ise hesapladığı kadar etkili.


ABD vurduğunu sandı, kendi ekonomisini vurdu

ABD’nin İran’a yönelik operasyonları enerji piyasalarında domino etkisi yarattı.
Sonuç?

  • ABD’de benzin fiyatları %20’ye yakın arttı
  • Enflasyon %2,4’ten %3,3’e sıçradı
  • Küresel petrol fiyatı 96–98 dolar bandına yerleşti

Bu bizim gibi gelişmeye gayret eden ülkelere de doğrudan tesir etti. Bizde de zam üstüne zam geliyor malum..

Bu tablo bize şunu söylüyor:
ABD, İran’ı ekonomik olarak köşeye sıkıştırmak isterken küresel enerji piyasasını İran’ın eline bıraktı çünkü; petrol piyasası tankla değil, arzla kontrol edilir.
Ve arzın kalbi nerede?
Hürmüz’de.


Hürmüz Boğazı: İran’ın elindeki gerçek güç

Bugün dünya petrolünün yaklaşık %20’si Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor

Ve İran ne yaptı?

  • Gemi geçişlerini sınırladı
  • Trafiği fiilen durma noktasına getirdi
  • Geçişleri bir “jeopolitik koz” haline çevirdi

Öyle ki bazı günler boğazdan yalnızca birkaç tanker geçebildi

Bu ne demek biliyor musunuz?

Bu, klasik bir askeri başarıdan çok daha büyük bir şey:
Küresel ekonominin ana vanasını kısmak.

ABD uçak gemisi gönderir, İran boğazı kapatır.
Sonuç?
Uçak gemisi değil, tankerler belirler oyunun kaderini.


Amerikan halkı savaşın bedelini ödüyor..

ABD’de savaş cephede değil, market raflarında yaşanıyor.

  • Yakıt fiyatları yükseldi
  • Gıda fiyatları arttı
  • Tüketici harcamaları düştü

Bu durum klasik bir tabloyu doğuruyor:
stagflasyon riski..

Yani hem enflasyon var, hem büyüme yavaşlıyor.

İran’a karşı açılan savaş, Amerikan orta sınıfına karşı açılmış bir ekonomik savaşa dönüşmüş durumda.


İran’ın stratejisi: Asimetrik ekonomik savaş

İran’ın yaptığı şey askeri değil, stratejik:

  • Küresel arzı daralt
  • Petrol fiyatını yükselt
  • Enerji bağımlısı ekonomileri baskıla
  • ABD iç siyasetini sıkıştır

Nitekim uluslararası enerji otoriteleri bu krizi
“modern tarihin en büyük arz şoklarından biri” olarak tanımlıyor

Bu, İran’ın klasik anlamda kazandığı bir savaş değil.
Ama oyunun kurallarını değiştirdiği bir savaş.


Güç tankta değil, boğazda..

Bugün açıkça görülüyor ki:

  • ABD askeri üstünlüğünü sahaya koydu
  • İran ise ekonomik gerçekliği masaya koydu

Ve gerçek şu:

Petrol akmadığı sürece güç de akmıyor.

Washington bunu geç fark etti.
Tahran ise; başından beri biliyordu.

Trump fevri davranıp dünyayı ateşe verdi.


ABD bu savaşı askeri olarak kazanabilir…
Ama ekonomik sonuçları kaybetmeye başladı bile. Muhtemeldir bu kararı alanlar da siyaseten kaybedecektir..

İran ise; belki sahada değil,
ama küresel sistemin sinir uçlarında kazanıyor.


Yarın: Olası Senaryolar ve Kritik Eşikler

Önümüzde beş ana yol var:

1. Senaryo: Rejim Değişimi ve Geçiş Hükümeti

Trump’ın asıl hedefi olan rejimin tamamen tasfiyesi. 6 Nisan’daki “Hürmüz’ü açın” ültimatomu sonrası, İran ordusu (Artesh) içindeki bazı unsurların Devrim Muhafızları’na karşı darbe yaparak Batı ile masaya oturması. Bu senaryoda, diasporadaki figürlerin desteğiyle seküler bir geçiş hükümeti kurulabilir, ancak; bu süreç yıllarca sürecek bir iç karışıklığı da beraberinde getirir.

2. Senaryo: “Kıyamet Seçeneği” (Nükleer Tırmanma)

Rejimin son kalıntılarının, hayatta kalma güdüsüyle elindeki son zenginleştirilmiş uranyumu (460 kg civarı %60’lık stok) bir “kirli bomba” veya son bir intihar saldırısı için kullanması. Eğer nükleer tesislerin kalan kısımları vurulursa, sadece bölge değil, Türkiye sınırına kadar uzanan devasa bir radyoaktif sızıntı ve çevre felaketi riski masada.

3. Senaryo: Bölgesel Kaos ve Parçalanma

Tahran’daki merkezi otoritenin tamamen buharlaşmasıyla İran’ın;

Belucistan, Huzistan gibi etnik fay hatlarından bölünmesi.

Bu, Türkiye için en büyük kabus senaryosu, çünkü; milyonlarca mültecinin yanı sıra, sınırımızda kontrol edilemez bir istikrarsızlık alanı ve yeni terör odakları doğması demektir.

4.Arabulucuk (Pakistan tavsiyesi ile ?!)

Bence mümkün değil. Zira Pakistan bir kukla devlet gibi davranıyor.

Yap denileni yapıyor şuanda Trump’ın çıkmaza girdiği yerde..

Ve..

5.Gündemin bir şekilde dağılması

Olur mu canım demeyin askeri/siyasi savaşların tümünde güçlü konumdaki devletler ve temsilcileri istediklerini alamadıklarında masayı dağıtma hamlesi yapamayacakları gibi suni gündemlerle olayı kapatır. Bu da masada bir seçenek demişti dersiniz aklınızda bulunsun.. Bu savaş kolay kolay bitmez..


Türkiye olarak bizim görevimiz; bu yangının kıvılcımlarını sınırımızın ötesinde tutmak, ama; aynı zamanda kaçınılmaz olan o “yeni yahut düzeni koruyan İran” düzeninde masanın kurucu aktörlerinden biri olmaktır. Tarih bizi sadece izlemiyor; bizi, o büyük yıkımın ardından gelecek inşa sürecine de hazırlıyor..


Av. Bilge Kaan ÖZKAN 'ın kaleminden.. sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın