Kaganovskyy Davası Bağlamında AİHM’nin Özgürlük ve Güvenlik Hakkına Yaklaşımı
(AİHS m.5 §§1, 4 ve 5 Kapsamında Hukuki Analiz)
Davanın genel çerçevesi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önüne gelen bu başvuru, Ukrayna’da bir psikonevrolojik bakım kurumunda kalan bir bireyin kurumdan ayrılmasının fiilen engellenmesi nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edilip edilmediği sorusunu gündeme getirmektedir. Başvurucu, yaklaşık olarak 1 Nisan 2017 ile 27 Haziran 2018 tarihleri arasında söz konusu kurumdan ayrılmasının yasaklandığını ve bu durumun fiilen bir özgürlükten yoksun bırakma anlamına geldiğini ileri sürmüştür.
Mahkeme, daha önce aynı başvurucunun 27 Haziran – 6 Temmuz 2017 tarihleri arasındaki yoğun gözetim birimindeki tutulmasına ilişkin ayrı bir davada inceleme yapmış ve bu süre zarfında başvurucunun hukuka aykırı şekilde özgürlüğünden yoksun bırakıldığına hükmetmiştir. Mevcut dava ise bu dönemin hemen öncesi ve sonrasında, yani başvurucunun kurumda kalmaya devam ettiği fakat yoğun gözetim biriminde bulunmadığı dönemleri kapsamaktadır.
Dolayısıyla Mahkeme önündeki temel mesele, sosyal bakım kurumu niteliğindeki bir kuruluşta kalmanın fiilen özgürlükten yoksun bırakma teşkil edip etmediği ve eğer böyleyse bunun AİHS’nin 5. maddesi bakımından hukuka uygun olup olmadığıdır.
Başvurucunun ölümü sonrasında davanın devamı..
Davanın önemli yönlerinden biri, başvurucunun yargılama sürecinde hayatını kaybetmiş olmasıdır. Ukrayna hükümeti, başvurucunun ölümü nedeniyle davanın düşürülmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Özellikle başvurucunun mirasçıları veya yakın akrabalarının davayı devam ettirme yönünde bir talebi olmadığı belirtilmiş ve başvurucuyu temsil eden insan hakları kuruluşunun locus standi (dava takip ehliyeti) bulunmadığı savunulmuştur.
Mahkeme ise bu itirazı reddetmiştir. AİHM içtihadına göre, başvurucunun ölümü her zaman davanın sona ermesi sonucunu doğurmaz. Mahkeme özellikle şu ilkeyi vurgulamıştır:
İnsan hakları davaları yalnızca bireysel menfaatlerle sınırlı değildir; çoğu zaman toplumsal ve ahlaki bir boyut taşırlar.
Bu bağlamda Mahkeme, davanın yalnızca başvurucunun kişisel durumunu değil, aynı zamanda psikonevrolojik bakım kurumlarında kalan çok sayıda savunmasız bireyin durumunu ilgilendirdiğini belirtmiştir. Kurum sakinlerinin özgürlüklerinin sınırlandırılmasına ilişkin yeterli yasal güvencelerin bulunmaması, Ukrayna hukuk sistemi açısından sistemik bir sorun olarak değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla Mahkeme, insan haklarına saygının gereği olarak başvurunun incelenmesine devam edilmesine karar vermiştir.
AİHS Madde 5 kapsamında inceleme
Mahkeme başvuruyu AİHS m.5 §§1, 4 ve 5 kapsamında değerlendirmiştir.
Bu bağlamda üç temel soru ortaya çıkmaktadır:
- Başvurucu gerçekten özgürlüğünden yoksun bırakılmış mıdır?
- Eğer öyleyse bu özgürlükten yoksun bırakma hukuka uygun mudur?
- Başvurucu bu duruma karşı yargısal bir başvuru yoluna sahip midir ve tazminat talep edebilir mi?
Özgürlükten yoksun bırakma kavramı
Mahkeme kararında özgürlükten yoksun bırakma kavramını değerlendirirken özellikle Storck v. Germany, Stanev v. Bulgaria ve H.L. v. United Kingdom kararlarına atıf yapmıştır.
AİHM içtihadına göre bir durumun özgürlükten yoksun bırakma sayılması için iki unsurun birlikte bulunması gerekir:
1. Objektif unsur
Kişinin belirli bir mekânda kayda değer bir süre boyunca tutulması
2. Subjektif unsur
Kişinin bu duruma geçerli bir rıza göstermemiş olması
Mahkeme, başvurucunun bulunduğu kurumun bir sosyal bakım kurumu olmasının bu değerlendirmeyi değiştirmeyeceğini belirtmiştir. Zira Mahkeme daha önce de sosyal bakım kurumlarında kalan kişilerin fiilen özgürlüklerinden yoksun bırakılabileceğini kabul etmiştir.
Kurumsal Kontrol ve Fiili Tutma
Mahkeme kararında özellikle şu hususlar vurgulanmıştır:
- Başvurucu kendi isteğiyle kurumdan ayrılamamaktadır
- Kurumdan ayrılmak için personelin izni gerekmektedir
- İzinsiz ayrılması halinde kurumun onu bulup geri getirme yükümlülüğü vardır
- Kurum personeli başvurucunun tedavisi, hareketleri ve yaşam koşulları üzerinde tam kontrol sahibidir
Bu durum Mahkeme’ye göre tam ve etkili kontrol anlamına gelmektedir. Bu nedenle başvurucunun kurumdaki varlığı, klasik anlamda bir cezaevi tutukluluğu olmasa bile, özgürlükten yoksun bırakma niteliği taşıyabilir.
Mahkeme özellikle Stanev v. Bulgaria kararındaki yaklaşımını tekrarlamıştır. O kararda da sosyal bakım kurumunda yaşayan bir bireyin zaman zaman kurumdan çıkabilmesi özgürlükten yoksun bırakma değerlendirmesini değiştirmemiştir.
Rıza
Mahkeme ayrıca başvurucunun başlangıçta kuruma zımni olarak rıza göstermiş olabileceğini kabul etmiştir. Ancak bu rızanın süresiz ve geri alınamaz bir rıza olarak yorumlanamayacağını açıkça ifade etmiştir.
Başvurucunun aşağıdaki eylemleri özellikle dikkate alınmıştır:
- Kurumdan çıkmaya çalışması
- Mahkemelere başvurarak kurumdan ayrılma isteğini bildirmesi
- Avukatları aracılığıyla hukuka aykırı özgürlükten yoksun bırakma şikayetinde bulunması
Bu unsurlar başvurucunun artık kurumda kalmak istemediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla Mahkeme şu sonuca ulaşmıştır:
Başvurucunun söz konusu dönem boyunca kurumda kalmaya geçerli bir rızası bulunmamaktadır.
AİHM’nin Sonucu: ‘De Facto’ Tutma
Mahkeme, tüm bu unsurlar ışığında başvurucunun:
- 1 Nisan 2017 – 26 Haziran 2017
- 7 Temmuz 2017 – 27 Haziran 2018
tarihleri arasında fiilen özgürlüğünden yoksun bırakıldığına karar vermiştir.
Bu durum de facto detention yani fiili tutma olarak nitelendirilmiştir.
Mahkeme’ye göre özgürlükten yoksun bırakmanın hukuki nitelendirmesi yapılırken yalnızca formel statüye değil, gerçek yaşam koşullarına bakılması gerekir.
Hukuki güvencelerin eksikliği
Mahkeme ayrıca Ukrayna hukukunda şu önemli eksiklikleri tespit etmiştir:
- Kurum sakinlerinin özgürlüklerinin sınırlandırılmasına ilişkin açık bir yasal prosedür bulunmamaktadır
- Bu tür sınırlamaların yargısal denetime tabi tutulmasına yönelik etkili mekanizmalar yoktur
- Kurum sakinleri hukuka aykırı tutulmaya karşı tazminat talep edememektedir
Bu nedenle Mahkeme yalnızca bireysel bir ihlal tespit etmekle kalmamış, aynı zamanda sistemik bir sorun bulunduğunu da vurgulamıştır.
Kararın; ‘İnsan Hakları Hukuku’ açısından önemi
Bu karar, özellikle akıl sağlığı kurumlarında veya sosyal bakım kuruluşlarında yaşayan bireylerin özgürlüklerinin sınırlandırılması bakımından büyük önem taşımaktadır.
Mahkeme’nin yaklaşımı üç temel ilkeyi güçlendirmektedir:
- Kurumsallaşma özgürlüğü ortadan kaldırmaz
- Rıza geri alınabilir
- Devletin pozitif yükümlülükleri vardır
Bu ilkeler özellikle zihinsel engelli veya hukuki ehliyeti sınırlandırılmış bireylerin keyfi şekilde kapatılmalarını önlemek amacı taşımaktadır.
Sonuç..
Sonuç olarak Mahkeme, başvurucunun sosyal bakım kurumunda tutulmasının belirli bir dönem itibarıyla AİHS’nin 5. maddesi kapsamında özgürlükten yoksun bırakma teşkil ettiğine karar vermiştir. Ayrıca başvurucunun bu durumu yargı önünde etkili şekilde denetletebileceği bir mekanizmanın bulunmaması, özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin güvencelerin ihlal edildiğini ortaya koymaktadır.
Karar, özellikle zihinsel engelli bireylerin bulunduğu bakım kurumlarında özgürlük kısıtlamalarının sıkı hukuki denetime tabi tutulması gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Av. Bilge Kaan Özkan adına değerlendirme;
Bu kararın insan hakları hukuku bakımından son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, özgürlükten yoksun bırakma kavramını yorumlarken yalnızca ceza hukuku bağlamındaki klasik tutukluluk veya gözaltı durumlarına odaklanmamış, bunun ötesine geçerek sosyal bakım kurumlarında yaşayan bireylerin fiili durumlarını da inceleme kapsamına almıştır. Bu yaklaşım, özellikle zihinsel engelli veya hukuki ehliyeti sınırlanmış bireylerin korunması bakımından son derece kritik bir gelişmedir. Çünkü bu kişiler çoğu zaman toplumdan izole edilmiş kurumlarda yaşamaktadır ve özgürlüklerinin sınırlandırılması çoğu zaman resmi bir karar olmaksızın, idari uygulamalar veya kurumsal alışkanlıklar yoluyla gerçekleşebilmektedir. Mahkeme’nin bu kararda ortaya koyduğu yaklaşım, özgürlükten yoksun bırakmanın yalnızca formel hukuki statülerle değil, kişinin gerçek yaşam koşullarıyla değerlendirilmesi gerektiğini açıkça göstermektedir. Bu durum özellikle sosyal bakım kurumları, rehabilitasyon merkezleri ve psikiyatrik kuruluşlar açısından devletlerin çok daha güçlü hukuki güvenceler oluşturması gerektiğini ortaya koymaktadır. Kanaatimce bu karar, Avrupa insan hakları sisteminin kırılgan ve savunmasız bireyleri koruma yönündeki en önemli içtihat çizgilerinden birini pekiştirmektedir. Devletlerin yalnızca bireyleri korumakla yetinmeyip, aynı zamanda onların özgürlüklerinin keyfi şekilde sınırlandırılmasını engelleyecek etkili yasal mekanizmalar kurması gerekmektedir. Aksi halde sosyal bakım kurumları, görünürde koruma amacı taşıyan fakat gerçekte bireylerin özgürlüklerinin sistematik biçimde kısıtlandığı kapalı yapılara dönüşme riski taşımaktadır.
Av. Bilge Kaan ÖZKAN 'ın kaleminden.. sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
