Hukukun Kalbi Nerede Atıyor?
Son dönemde dünyanın birçok yerinde, özellikle çocuk istismarına karşı yeni yasa değişiklikleri gündeme geliyor. Her seferinde benzer cümlelerle başlıyor her şey: “Artık hiçbir çocuk zarar görmesin.”
Fakat bazen düşünüyorum — gerçekten bu cümlelerin anlamı yasal metinlerin satırlarında mı, yoksa toplumun vicdanında mı gizli?
Çocuk istismarı yalnızca bir suç değil; aynı zamanda bir sessizliğin, bir görmezden gelmenin sonucudur. Bir hukukçu olarak yıllar içinde şunu fark ettim: Ceza artırımları, kamuoyuna güçlü bir mesaj verir ama aynı zamanda bir tehlikeyi de içinde barındırır — toplumsal vicdan, sorumluluğu tamamen yasalara devretme eğilimine girer.
Oysa çocukları korumak yalnızca devletin değil, her bireyin görevidir.
Bu nedenle, İngiltere’de geçtiğimiz günlerde yapılan 2025 tarihli çocuk koruma reformunu incelediğimde, aklımdan geçen ilk düşünce şu oldu: “Hukuk nihayet mağduru dinliyor.”
Ama hemen ardından ikinci düşünce geldi: “Peki, ya susanlar?”
Çünkü her reformda olduğu gibi, bu düzenlemenin de sessiz mağdurlar, yanlış yorumlanma riskleri ve insan hakları dengesi üzerinde hassas bir çizgi var.
Benim amacım bu yazıda yalnızca övmek ya da yermek değil ; anlamaya çalışmak.
Bugün, Birleşik Krallık’ta yapılan bu reformun hem güçlü hem zayıf yanlarını, hem de Türkiye gibi ülkeler için taşıdığı anlamı sorgulamak istiyorum çünkü; çocuk istismarına dair her yasa, aslında insanın kendi adalet anlayışını sınadığı bir aynadır.
Bu aynaya bakarken, hem devletin hem toplumun hem de hukukçuların yüzünü görmemiz gerekiyor.
İngiltere’deki 2025 Reformu: Bir Hukuki Dönüm Noktası mı?
Geçtiğimiz hafta Birleşik Krallık Adalet Bakanlığı, çocuk istismarıyla mücadelede tarihi bir reform olarak duyurduğu Children Protection and Safety Reform 2025 yasasını kamuoyuyla paylaştı.
Bu reformun en dikkat çekici yönü, istismar sonucu doğan çocuklarda ebeveynlik haklarının otomatik olarak kaldırılması oldu.
Yani artık bir fail, cezası kesinleştiği anda, mahkeme kararı beklenmeden, o çocuğun velayet, bakım veya karar yetkisine sahip olamayacak.
İlk bakışta bu, çok net ve insani bir adım gibi görünüyor. Ben de öyle düşündüm.
Çünkü bugüne kadar, pek çok mağdur kadın, tecavüz sonucunda doğan çocuğuyla birlikte hem failin hem sistemin yükünü taşımak zorunda kaldı.
Bazen bu fail, çocuğun hayatında “baba” sıfatıyla yeniden ortaya çıktı.
Bazen, aile mahkemeleri “çocuğun üstün yararı” gerekçesiyle o kişinin çocukla temasına izin verdi.
Ve mağdur, travmasını yeniden yaşadı.
İşte bu yasa, bu zinciri kırmayı hedefliyor. Ancak hukukta hiçbir şey siyah ya da beyaz değil.
Ben bu düzenlemenin satır aralarına baktığımda, başka bir dengeyi de görüyorum: Çocuğu korumak adına, bir ebeveynin temel haklarına sınırlama getiriliyor.
Bu sınırlama meşru olabilir, ama her sınırlama potansiyel bir yanlış uygulama riski taşır.
Dolayısıyla mesele, yalnızca “kimin hakkı daha önemli?” sorusu değil — aynı zamanda “kimin hakkını kim koruyacak?” sorusudur.
Reformun ikinci önemli ayağı ise “ebeveyn katılımı varsayımı”nın kaldırılması.
İngiltere’de uzun yıllardır uygulanan bu varsayım, çocuk bakımında her iki ebeveynin de ilişki içinde olmasının otomatik olarak çocuğun yararına olduğu ilkesine dayanıyordu.
Ancak bu yaklaşım, şiddet veya istismar vakalarında ciddi hatalara neden oldu.
Şimdi yeni yasa diyor ki: “Hiçbir ebeveyn, sadece ebeveyn olduğu için çocuğun hayatında yer almak zorunda değildir.”
Ben bu noktada önemli bir zihinsel dönüşüm görüyorum. Çünkü hukuk, artık soy bağına değil, güvene dayalı bir ebeveynlik anlayışına yöneliyor.
Yine de şunu düşünüyorum: Hukukun duygulara fazla yaklaşması, zaman zaman yeni gri alanlar yaratabiliyor.
Bir çocuğu korumaya çalışırken, bazı ebeveynlerin adaletsiz biçimde dışlandığı örneklerle de karşılaşabiliriz.
Bu nedenle, yasalar kadar uygulama kapasitesi de önem kazanıyor.
Yani mesele yalnızca düzenleme yapmak değil, uygulamada hatasız bir denge kurabilmek.
Gerçek Koruma mı, Politik Gösteri mi?
Bu reformu ilk okuduğumda içimden şöyle dedim:
“İlk kez, çocukların korunması gerçekten yasa metninin merkezinde.”
Çünkü uzun yıllardır birçok ülke, çocuk istismarını cezalandırma yönünde adımlar atarken, mağdurun yeniden travmatize olmasını önleme kısmında geri kalıyordu.
Birleşik Krallık’taki bu düzenleme, işte o eksik kalan parçayı tamamlamaya çalışıyor.
Tecavüz sonucu doğan bir çocuğun, fail olan kişiyi “baba” olarak görmek zorunda kalmaması, bana göre bir hukuk başarısından ziyade bir insanlık gereğidir.
Bu adım, hukukun empatiyle temas ettiği nadir anlardan biri.
Çünkü hukuk çoğu zaman soğuktur, nesneldir; metinler üzerine kuruludur.
Ama burada, bir toplumun duygusal belleğiyle birleşen bir yasa görüyorum.
Bu, yalnızca cezai bir düzenleme değil — aynı zamanda bir vicdan tazelenmesi.
Ancak yine de şunu unutmamak gerekiyor:
Her yasa, kendi döneminin toplumsal psikolojisini taşır.
Ben bu düzenlemede yalnızca bir “koruma refleksi” değil, aynı zamanda bir “politik tepki” de görüyorum.
Son yıllarda İngiltere’de istismar vakalarına dair kamuoyu baskısı artmış durumda.
Toplumun “daha sert cezalar” yönündeki talebi, hükümeti hızlı hareket etmeye zorladı.
Bu da şu soruyu aklıma getiriyor:
“Acaba bu yasa, bir ihtiyaçtan mı doğdu yoksa bir toplumsal öfkeye verilen cevaptan mı?”
Eğer ikinci şık ağır basıyorsa, o zaman tehlikeli bir eşikteyiz.
Çünkü öfke, adaletin değil; intikamın duygusudur.
Ve ben biliyorum ki, çocuk istismarı kadar hassas bir konuda toplumun öfkesini yatıştırmak adına yapılan her ani yasa değişikliği, bir başka mağduriyet doğurabilir.
Yine de, düzenlemenin iyi yanlarını görmezden gelmek mümkün değil.
Çocuk güvenliği artık soyut bir ideal olmaktan çıkıp, somut bir hukuk maddesine dönüşüyor.
Yani devlet diyor ki: “Bir çocuğa zarar verdiysen, o çocuğun hayatına giremezsin.”
Bu cümle sade ama güçlü.
Ben bu kadar sade bir kuralın, aslında onlarca sayfalık yasa metninden daha etkili olabileceğine inanıyorum.
Çünkü hukuk bazen karmaşıklaştıkça etkisini yitiriyor.
Basit, net ve doğrudan bir yasak, toplumun adalet duygusunu onarıyor.
Ama sonra bir başka düşünce beliriyor zihnimde:
“Peki, bu çocukların gelecekteki kimliği nasıl şekillenecek?”
Bir yasa, failin haklarını ortadan kaldırabilir, ancak çocuğun kimliksel boşluğunu dolduramaz.
Çocuk, büyüdüğünde “Benim babam kimdi?” diye sorduğunda, ona verilecek cevabın duygusal bedeli ne olacak?
İşte tam bu noktada, hukukun sınırına geliyoruz.
Yasa, koruyabilir ama iyileştiremez.
Ceza, engelleyebilir ama anlamlandıramaz.
Bu yüzden ben bu reformu, bir “iyileştirme değil, koruma hukuku” olarak görüyorum.
Ve bu iyi bir şey — çünkü koruma olmadan iyileşme olmaz.
Ama yeterli mi? Hayır.
Bir toplumun gerçekten çocuklarını koruyabilmesi için, yasa metinlerinin ötesinde bir bilinç inşasına ihtiyaç var.
Hak Kısıtlamaları, Uygulama Sorunları ve Sessiz Tehlikeler
Bir yasa değişikliğini incelerken, her zaman olumlu yönleri kadar olumsuz potansiyel etkileri de göz önünde bulundurmak gerekir. Ben bu reformu okurken, aklıma ilk gelen soru şuydu:
“Çocuğu korumaya çalışırken, başka hangi haklar ihlal edilebilir?”
Öncelikle otomatik kısıtlama mekanizması önemli bir yenilik. Tecavüz veya cinsel istismar sonucu doğan çocuklarda, failin ebeveynlik hakları cezanın kesinleşmesiyle askıya alınabiliyor. Bu, birçok açıdan koruyucu ve caydırıcı bir adım. Ama düşündüğümde, olası yanlış uygulamaların da ciddi olabileceğini fark ettim.
Örneğin: Eğer bir mahkeme, failin suçunun doğrudan çocuğa zarar vermediğine karar verirse veya ceza süreci karmaşık ve uzun sürerse, otomatik kısıtlama hâlâ uygulanıyor mu? Ya da çocuğun korunması adına alınan karar, ebeveynin diğer haklarını aşırı kısıtlayarak adaletin diğer tarafını zedeliyor mu? Bunlar, düşünmeden geçemediğim riskler.
Bir diğer kritik nokta, çocuğun kimliği ve aidiyet duygusu. Yasa, failin haklarını sınırlarken çocuğun “baba veya anne” figürü ile ilişkisini tamamen kesiyor. Bu koruma amaçlı bir adım olabilir; ama uzun vadede çocuğun kimlik inşası ve psikolojik gelişimi üzerinde de etkili. Ben sık sık düşünüyorum:
“Hukukun koruma amacı, çocuğun gelecekteki duygusal bütünlüğünü ne kadar gözetebiliyor?”
Reform aynı zamanda dijital gözetim yetkilerini de genişletiyor. Platformlar ve sosyal medya, çocuk istismarını önlemek için artık daha fazla sorumlu tutuluyor. Bu, ilk başta harika görünüyor. Ama aklımdan geçen bir soru var:
“Devletin birey üzerindeki denetim gücü artarken, özel hayat ve özgürlük dengesi nasıl korunacak?”
Benim gözlemim, reformun güçlü bir koruma refleksi oluşturduğudur. Ama aynı zamanda hukuki boşluklar, öznellik ve orantısız müdahale riski yaratabileceğini de düşünüyorum. Özellikle aile mahkemelerinde karar veren hâkimlerin, çocuğun üstün yararı ile failin haklarını dengelemesi artık çok daha karmaşık bir hâl alıyor.
Bu noktada uluslararası hukuk perspektifini de eklemek istiyorum: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) çerçevesinde, her bireyin adil yargılanma hakkı ve özel hayat hakkı güvence altındadır. Otomatik kısıtlama mekanizması, eğer yeterli itiraz ve denetim mekanizmasına sahip değilse, potansiyel olarak bu hakları sınırlandırabilir. Ben burada hukukun kırılganlığını hissediyorum:
“Çocuğu korumak adına yapılan düzenleme, diğer hakları ihlal etme riskini taşır mı?”
Sonuçta, bu reform bana hem umut hem endişe veriyor. Umut, çünkü çocuğun güvenliği artık yasanın merkezinde. Endişe, çünkü hukukun uygulanması her zaman kusursuz değil ve her uygulama bir etik sorumluluk getiriyor.
Ben hep düşünüyorum: Hukuk, yalnızca ceza ve koruma mekanizmalarıyla sınırlı kalmamalı; aynı zamanda rehabilitasyon, psikolojik destek ve toplumsal farkındalık alanlarını da kapsamalı.
Sonuç ve Türkiye’ye Yansımaları: Hukuk, Vicdan ve Gelecek Perspektifi
Bütün bu değerlendirmeleri yaptıktan sonra şunu düşünüyorum: Yasal reformlar, tek başına bir çözüm sunamaz. Çocuk istismarı gibi hassas bir konuda, sadece yasa metniyle koruma sağlamak, çoğu zaman yüzeysel kalır. Bir çocuğun güvenliği, onun çevresi, aile ilişkileri, sosyal destek ağları ve toplumun farkındalığıyla da doğrudan ilgilidir. Bu nedenle ben bu reformu bir ilk adım olarak görüyorum; ama eksik bir adım.
İngiltere ve Galler’de yapılan bu değişiklikler, özellikle failin ebeveynlik haklarını sınırlandırması ve aile mahkemesinde varsayımsal ebeveyn katılımının kaldırılması açısından oldukça cesur. Ben bu noktada umutlanıyorum, çünkü hukuk artık çocuğu merkeze koyuyor. Ancak hâlâ uygulamadaki belirsizlikler, hatalı karar riski ve toplumsal farkındalık eksikliği, bu yasanın gerçek anlamda etkin olmasını zorlaştırabilir.
Türkiye perspektifinden bakacak olursak, ben bu reformun bizim sistemimize de önemli mesajlar taşıdığını düşünüyorum. Bizde de çocuk koruma yasaları var, ama uygulamada hâlâ ciddi boşluklar ve gecikmeler söz konusu. Türkiye’de, özellikle mahkeme süreçlerinde mağdur çocukların ve ailelerinin üzerindeki psikolojik yük çok yüksek. Ben düşünüyorum ki, İngiltere’deki reform gibi otomatik koruma mekanizmaları, doğru ve kontrollü bir şekilde uygulansaydı, Türkiye’de de benzer mağduriyetlerin önüne geçilebilir.
Ama burada bir noktayı da vurgulamak isterim: Yasa, bir araçtır; asıl iş toplumsal bilinçte, eğitimde ve aile destek mekanizmalarında bitiyor. Ben sık sık şunu düşünüyorum: Hukuk, adaletin tek garantisi olamaz; toplumun vicdanı ve devletin sosyal hizmet kapasitesi de eşit derecede önemlidir.
Sonuç olarak, bu reform bana hem umut hem ders veriyor. Umut, çünkü çocukları koruma odağını güçlendirmiş. Ders, çünkü hukukun sınırlarını ve uygulamadaki potansiyel zorlukları bana hatırlatıyor. Benim kişisel gözlemim şudur:
Hukuk, yalnızca yasak koymak veya ceza vermek değildir. Hukuk, aynı zamanda çocukların güvenli bir geleceğe sahip olmasını sağlayacak bir sistem kurmaktır. Ve bu sistem, yasaların, toplumsal bilincin ve etik sorumluluğun bir araya gelmesiyle tamamlanır.
Ben düşünüyorum ki, eğer bizler çocuk koruma hukukunu yalnızca ceza veya kısıtlama perspektifiyle ele alırsak, gerçek anlamda güvenli bir toplum inşa edemeyiz. Ancak bu tür reformlar, tartışmaya açıldıkça, eksik yanları ortaya çıktıkça ve uygulamada denendikçe, bizlere daha iyi bir model sunabilir.
Son sözüm şudur: Hukuk, insanın en karanlık anlarında bile ışığı gösterme kapasitesine sahiptir. Ama bu ışık, yalnızca yasa kitaplarında değil; toplumsal farkındalıkta, vicdanda ve her bir bireyin sorumluluk almasında parlayabilir.
Ve ben, bu ışığın dünyada ve Türkiye’de daha güçlü yanmasını umuyorum.
Av. Bilge Kaan ÖZKAN 'ın kaleminden.. sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.