Türkiye’nin eğitim sisteminde her sabah; milyonlarca öğrencinin dilinde yankılanan kısa ama yoğun bir metin vardı: Andımız.
“Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayan bu yemin, sadece bir metin değil;
bir kuşaklar zincirinin ortak hafızası, bir ulusal kimlik manifestosuydu.
Ne var ki, 2013 yılında alınan siyasi bir kararla bu ses susturuldu.
Karar, sadece bir “metin”i kaldırmak değildi; hafızaya, aidiyete ve kimlik inşasına yapılan doğrudan bir müdahaleydi.
Kaldırılma süreci, tek başına eğitim politikalarının dar sınırlarına sığmayacak kadar derin bir ideolojik operasyondu. Mesele, “öğrenciler sabahları bu sözleri okusun mu okumasın mı?” mantığından ileri gelmiş değildi; mesele, Cumhuriyet’in yurttaş yetiştirme anlayışının bir gecede değiştirilmesiydi.
Üstelik bu değişim, Türkiye’nin yakın tarihinin en kırılgan dönemlerinden biri olan ”Çözüm Süreci” ile eş zamanlı meydana geldi.
Yani, masada sadece eğitim politikası yoktu; masada milliyetçilik, kimlik siyaseti, Kürt meselesi ve iktidarın ideolojik ajandası da vardı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, “Andımız” meselesi; bir ulusun kendi kendine söylediği sözlerin susturulması, toplum mühendisliğinin en çıplak örneklerinden biri olarak duruyor. Ve belki de asıl önemlisi, bu kararın yargı eliyle nasıl şekillendiğini görmek, demokrasi ile iktidar arasındaki gerilimi anlamamız açısından ibretlik bir hikâye ortaya koyuyor.
Andımız tarihsel gelişimine de bakmamız lazım meseleyi daha iyi etüt edebilmek adına..
1933 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından kaleme alınan Andımız, Cumhuriyet’in erken dönem milliyetçilik anlayışının eğitimdeki en somut ifadesiydi. Metin, 29 Ekim 1933’te ilan edilen Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamaları ile birlikte yürürlüğe girdi ve kısa süre içirisinde her sabah ilkokullarda tekrarlanan bir ritüele dönüştü.

“Türküm, doğruyum, çalışkanım…” cümleleriyle başlıyor; doğruluk, çalışkanlık, saygı, sevgi, yurt sevgisi ve Atatürk ilke ve devrimlerine bağlılık gibi değerleri çocuk yaşta zihinlere kazıyordu. Bu, Cumhuriyet’in yeni nesil inşası projesinin bir yapıtaşıydı.

26 Temmuz 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Reşit Galip Bey ve ailesi.
Eğitim yalnızca bilgi aktarmak değil; aynı zamanda kimlik kazandırmak anlamına geliyordu.
Zamanla metin bazı değişikliklere uğradı:
- 1972’de “Ey büyük Atatürk!” hitabı eklendi.
- 1997’de son cümle “Ne mutlu Türküm diyene!” ile tamamlandı.
Her değişiklik, dönemin siyasi ruhunu yansıtıyordu.

ANDIMIZ
1933 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım.Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir.Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
1972 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım.Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.Ülküm yükselmek, ileri gitmektir.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk: açtığın yolda,kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim.Ne mutlu Türk’üm diyene.
1997 Türk’üm, doğruyum, çalışkanım,İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.Ey Büyük Atatürk!Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.Varlığım Türk varlığına armağan olsun.Ne mutlu Türk’üm diyene!
Ama esas olarak Andımız, Türk kimliğini; etnik köken değil, yurttaşlık bağı üzerinden tanımlayan bir toplu milliyetçilik anlayışını temsil ediyordu. Bu nedenle, farklı etnik kökenlere sahip öğrenciler de bu metni okuyarak “biz” duygusunun bir parçası oluyordu.
Ne var ki, 2000’li yıllarda ayrılıkçı kimlik politikalarının güçlenmesi, özellikle Kürt siyasi hareketinin “Türk” kavramına yönelik eleştirileri, Andımız’ı hedef haline getirdi.
İktidarın 2013’teki “demokratikleşme paketi” kapsamında kaldırma kararı alması, resmi gerekçe olarak “farklı kimliklere saygı” iddiasına dayandırıldı. Ancak bu iddia, ilerleyen bölümlerde göreceğimiz gibi, hem siyasi hem de hukuki açıdan büyük tartışmalara yol açtı.
2013 yılı… Açıkça Türkiye’nin siyasi tarihinde kırılma noktalarından biri.
Bir yanda “Çözüm Süreci” adı altında terör örgütü PKK ile yürütülen müzakereler,
diğer yanda “demokratikleşme paketi” etiketiyle sunulan ama gerçekte siyasi dengeleri yeniden dizayn eden bir dizi torba düzenleme.
İşte Andımız’ın kaldırılması, tam da bu dönemin sembolik hamlelerinden biriydi.
Resmî açıklamalara göre bu karar; Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 12. maddesinin değiştirilmesiyle alındı.
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Andımız’ın kaldırılmasını “daha kapsayıcı bir eğitim” ve “öğrencilerin etnik kimlikleri üzerinden tanımlanmasının önüne geçme” amacıyla açıkladı.
Hükümet kanadı, bu adımı demokrasiye atılan bir adım olarak pazarladı.
Ama gelin gerçekçi olalım: Bu hamle, “demokratikleşme” değil, siyasi bir tavizdi. Zamanlama manidar, içerik manidar, hedef kitlesi manidar.
Çözüm Süreci’nin en kritik döneminde, PKK cephesinin ve Kürt siyasi hareketinin yıllardır dile getirdiği “Türk kimliği dayatması” eleştirilerine yanıt niteliğindeydi.
Yani iktidar, masada siyasi kazanım elde etmek uğruna Cumhuriyet’in temel sembollerinden birini sessizce kaldırmaya göz yumdu.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bir ülkenin eğitim sisteminde yer alan bir metni kaldırmak, sadece pedagojik bir mesele midir, yoksa ulusal kimlik inşasına yönelik ideolojik bir müdahale midir? Cevap çok açık: Bu, ideolojik bir tasarruftur. Çünkü mesele, öğrencilerin “Türküm” demesinden rahatsız olan bir zihniyetin devlet politikası haline gelmesidir.
Karar alındığında kamuoyunun önemli bir kesimi ayağa kalktı.
Sosyal medyada “Andımız’a Dokunma” kampanyaları düzenlendi, meydanlarda öğretmenler, sendikalar, veliler buluştu. Buna karşın iktidar, meseleyi “yasakçı Kemalist zihniyetin bir kalıntısını temizliyoruz” propagandasıyla çarpıttı.
Oysa Andımız’ın özü, etnik köken vurgusu değil; ”ortak bir hedefe odaklı yurttaşlık bilinci”ydi. Bu fark görmezden gelindi.
Ve belki de en ironik olanı şuydu: Aynı hükümet, birkaç yıl sonra “milliyetçilik” söylemini yeniden keşfedecek, Afrin operasyonundan seçim meydanlarına kadar “yerli ve milli” sloganlarıyla siyaset yapacaktı. Ama 2013’te, “milliyetçilik” kelimesi masada pazarlık konusu olmuştu. Bu çelişki, iktidarın ideolojik değil pragmatik hareket ettiğinin en net kanıtıdır. Kaldı ki bugüne geldiğimizde de aynı siyasi iktidar; yeniden yönünü terör örgütleri ile aynı masa etrafında kümelenmeye çevirdi. İnsanın aklına istemeden Machiavelli geliyor..
Andımız’ın kaldırılması, iktidarın beklediği gibi “sessiz sedasız” geçmedi.
Tam aksine, Türkiye’de kimlik siyaseti üzerine yıllardır süren tartışmaları yeniden alevlendirdi. Özellikle Türk Eğitim-Sen, Eğitim-İş ve benzeri sendikalar, kararın derhal geri alınması için eylemler düzenledi. Okullarda sembolik olarak Andımız okumalarına devam eden öğretmenler oldu; bazıları disiplin soruşturmalarıyla karşılaştı.
Veliler, çocuklarını okula göndermeden önce kendi evlerinde Andımız okutmaya başladı. Bu tepkiler, meselenin yalnızca “bir metin” değil, insanların aidiyet duygusunun bir parçası olduğunu net şekilde gösteriyordu.
Siyasi cephede ise tablo kutuplaşmayı net biçimde yansıtıyordu:
- Milliyetçi-muhafazakâr kesimin bir kısmı, özellikle MHP, bu kararı “Cumhuriyet değerlerine ihanet” olarak niteledi.
- Kürt siyasi hareketi ve ona yakın çevreler ise “asimilasyon aracı” olarak gördükleri Andımız’ın kaldırılmasını memnuniyetle karşıladı.
- AKP ise “daha kapsayıcı bir Türkiye” retoriğiyle hareket etti, ama bu kapsayıcılığın etnik vurguyu ortadan kaldırmak dışında bir içeriği olmadı.
Medya tartışmaları da bir hayli sertti.
Bazı köşe yazarları, Andımız’ı “faşizan” ve “tek tipçi” olarak etiketleyerek kaldırılmasını özgürlükçü bir adım olarak sundu.
Bilhassa muhalif bir diğer büyük bölüm ise; bunun, Cumhuriyet’in yurttaşlık tanımına vurulmuş en ağır darbelerden biri olduğunu savundu.
Bu süreçte sosyal medya önemli bir mücadele alanına dönüştü. #Andımız etiketiyle binlerce paylaşım yapıldı, eski okul videoları paylaşılarak “Bu bizim çocukluğumuz” vurgusu yapıldı.
İktidar ise bu toplumsal tepkileri dikkate almak yerine, kararı yargıya havale ederek geri adım atmadı. Ve böylece mesele, yalnızca siyaset meydanlarının değil, mahkeme salonlarının da konusu oldu. Bundan sonrası, Danıştay kararlarıyla şekillenecek bir hukuki mücadele dönemiydi.
Andımız’ın kaldırılma kararına karşı en organize ve etkili hukuki adım, Türk Eğitim-Sen tarafından atıldı. Sendika, 2013’te Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetmelik değişikliğini Danıştay 8. Dairesi’ne taşıdı. Dava dilekçesinde öne çıkan temel argümanlar şunlardı:
- Yönetmelik değişikliği, Anayasa’nın 42. maddesinde güvence altına alınan eğitim hakkı ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda yer alan Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı eğitim hedefiyle çelişiyordu.
- Andımız’ın içeriği, farklı etnik kimliklere ayrımcılık yapmıyor; aksine ortak değerler etrafında bütünleştirici bir işlev taşıyordu.
- Karar, pedagojik değil, siyasi saiklerle alınmıştı.
Danıştay 8. Dairesi’nin 2018 Kararı
Beş yıllık bekleyişin ardından, 2018’de Danıştay 8. Dairesi, sendikanın itirazını haklı bularak kaldırma işlemini iptal etti.
Kararda şu vurgular dikkat çekiciydi:
- Andımız, milli kimliğin ve değerlerin öğrencilere kazandırılmasında önemli bir araçtır.
- Yönetmelik değişikliğinin gerekçesi, “kapsayıcılık” iddiasına dayansa da somut, bilimsel ve pedagojik bir temele dayanmamaktadır.
- Bir eğitim politikasının değiştirilmesi, yalnızca yürütmenin takdir yetkisine bırakılamaz; bu yetki kamu yararı ve eğitim biliminin gerekleriyle uyumlu olmak zorundadır.
Bu karar, Andımız’ı savunan kesimler için büyük bir moral zaferdi.
Ancak sevinç kısa sürdü. Zira; trajikomik şekilde
”Milli Eğitim Bakanlığı”, kararı temyiz etti.
Dava, Danıştay’ın en üst karar organı olan İdari Dava Daireleri Kuruluna (İDDK) taşındı.
2021 yılında İDDK, 8. Daire’nin iptal kararını bozdu. Gerekçe olarak şunlar öne çıktı:
- Eğitim politikalarının belirlenmesi yürütmenin takdir yetkisi içindedir.
- Yönetmelik değişikliği, idarenin eğitim sistemini düzenleme yetkisi kapsamında değerlendirilmelidir.
- Andımız’ın kaldırılmasının, öğrencilerin milli değerlerle yetişmesini engellediğine dair somut bir delil bulunmamaktadır.
Bu karar, hukuken şu anlama geliyordu: Andımız artık geri dönmeyecekti.
Ama daha önemlisi, bu karar, yargının ne yazık ki en üst idari işlemleri denetim, düzeltme ve değiştirme yetkisine sahip kurumunun; “devlet politikası” haline getirilmiş bir siyasi tercihe karşı direnç göster(emediğini; tersine, bu tercihi meşrulaştırdığını ortaya koydu.
Hukuki açıdan bakıldığında, İDDK kararı, yürütmenin takdir yetkisini geniş yorumlayan ve “kamu yararı” kavramını iktidarın politik tercihleriyle özdeşleştiren bir anlayışa yaslanıyordu. Bu ise; eğitim gibi ideolojik etkisi yüksek bir alanda yargının denge-denetim mekanizması rolünü zayıflattı.
Andımız’ın kaldırılma süreci, yalnızca bir eğitim politikası değişikliği değil; aynı zamanda idare hukukunun sınırlarının ve yargı bağımsızlığının ne kadar esneyebildiğinin somut bir örneği oldu.
Anayasal Çerçeve
- Anayasa m.42: “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.”
- Anayasa m.58: Devletin gençleri “Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda” yetiştirme yükümlülüğü.
- 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu m.2: Eğitimin genel amaçları arasında “Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı, millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri benimseyen vatandaşlar yetiştirmek” yer alır.
Bu hükümler ışığında, Andımız’ın kaldırılması şu soruyu doğurur:
Devlet, bu amaçları yerine getirmek için kullandığı araçlardan birini keyfi olarak ortadan kaldırabilir mi? Elbette eğitim araçları değişebilir; ancak bunun bilimsel, pedagojik ve kamu yararına dayalı bir gerekçesi olmak zorunda. İktidarın ileri sürdüğü “kapsayıcılık” söylemi, bu ölçütleri karşılayacak somut verilerle desteklenmemiştir.
İdare Hukuku İlkeleri
İdare hukuku, yürütmenin işlem ve eylemlerini hukuka uygunluk, kamu yararı ve ölçülülük ilkeleri çerçevesinde denetler.
- Hukuka uygunluk: Andımız’ın kaldırılması, yukarıda sayılan Anayasa ve kanun hükümleriyle çelişmektedir.
- Kamu yararı: Kamu yararı kavramı, iktidarın siyasi ajandasına göre değil, toplumun bütününe yönelik uzun vadeli fayda üzerinden tanımlanmalıdır.
- Ölçülülük: Öğrencilere ortak değerleri hatırlatan bir metnin tamamen kaldırılması, amaca ulaşmak için en sert ve orantısız araçtır.
Danıştay 8. Dairesi’nin 2018 kararı, bu ilkelerden hareketle doğru bir yaklaşım sergilemişti: Yürütmenin takdir yetkisi vardır ama bu yetki sınırsız değildir.
Ancak; İDDK’nın 2021 kararı, yürütmenin takdir yetkisini neredeyse dokunulmaz hale getirdi. Bu, yargının norm denetimi işlevinden vazgeçerek, siyasi iktidarın ideolojik tercihlerine onay vermesi anlamına gelir.
Hukuken en çarpıcı olan nokta şu: Andımız’ın kaldırılması, Anayasa’da yer alan
“Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı eğitim” ilkesinin uygulama araçlarını zayıflatmış; yargı ise bunu “idarenin politik takdiri” olarak görmüştür. Bu durum, anayasal ilkelerin yürütme karşısında korumasız kalmasına yol açmıştır.
Türkiye’de iktidarların milliyetçilik politikası, çoğu zaman tutarsız ve ikircikli olmuştur. Andımız meselesi de bu gerilimin tipik bir örneğidir.
2013’teki kaldırma kararı, AKP iktidarının Çözüm Süreci kapsamında Kürt siyasi hareketine yönelik bir jesti olarak okunmalıdır. İktidar, bu süreçte milliyetçi söylemi törpüleyerek, etnik kimliklerin daha görünür olmasına alan açmak istemiştir. Ancak bu tavır, daha sonra sürdürülebilir olmadı.
Özellikle 2015 sonrası süreçte, AKP milliyetçi söylemi tekrar yükseltti; Andımız’ı kaldırma kararı ise adeta unutuldu. Afrin harekâtı, Suriye politikaları ve “yerli-milli” söylemle milliyetçilik tekrar siyasetin merkezine oturdu. Bu da, Andımız kararının aslında geçici ve pragmatik bir manevra olduğunu gösterdi.
İktidarın milliyetçilikle pragmatizm arasında gidip gelmesi, toplumsal kutuplaşmayı artırdı ve kimlik politikalarında büyük kafa karışıklığı yarattı.
Andımız’ın kaldırılması, bir yanda Kürt kimliği üzerinden “kapsayıcılık” vaadiyle meşrulaştırılırken; diğer yanda Türk milliyetçiliği yükseldiğinde unutuldu.
Bu durum, Türkiye’de siyasetin ne kadar pragmatik, ne kadar değerlerden kopuk olduğunu göstermektedir. İktidar, toplumsal barışı sağlamak yerine, kısa vadeli siyasi çıkarlar uğruna kimlik inşasına müdahale etmekten çekinmemektedir.
Andımız’ın kaldırılması sadece bir metnin yasaklanması değil; eğitim sisteminde kimlik algısında ve aidiyette köklü bir sarsıntı yarattı.
Türkiye gibi çok etnisiteli bir toplumda, eğitim politikaları, çocukların kendini nasıl gördüğünü, toplumda nerede konumlandırıldığını belirler. Andımız, farklı kimliklerin bir arada yaşayabileceği ortak bir “biz” duygusunu perçinleyen simgesel bir yapıydı. Kaldırılması, bu ortak zemini ciddi şekilde erozyona uğrattı.
Özellikle şu noktalar öne çıktı:
- Çocuklar, kendilerini “Türk” olarak ifade etmekten vazgeçerken, aidiyet krizleri yaşadı.
- Eğitim sisteminde farklılıkların görünürlüğü artırılırken, aynı zamanda toplumsal ayrışma derinleşti.
- Anadilde eğitim ve kimlik politikaları tartışmaları daha da hararetlendi; bu durum bazı öğrencilerde dışlanmışlık hissi yarattı.
- Dil politikaları açısından da ikircikli bir tablo oluştu: “Türküm” demekten vazgeçen öğrenci kimliğine, farklı etnik kimliklerin ayrı ayrı vurgulanması eşlik etti. Bu ise, hem entegrasyon hem de ulusal birlik açısından riskler barındırdı.
Toplumdaki bu kırılma, sadece eğitimle sınırlı kalmadı; aileler, okullar ve kamuoyu arasında da derin görüş ayrılıklarına yol açtı. Bir yanda “Cumhuriyet değerlerini” savunanlar, diğer yanda “kimliklerin özgürleşmesi”ni isteyenler karşı karşıya geldi.
İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 2021’de Andımız’ın kaldırılması yönündeki bozma kararı sonrası, tartışmalar yeni bir boyut kazandı.
Bazı milliyetçi çevreler, Andımız’ın kaldırılmasının Türkiye’nin ulusal birliğine zarar verdiğini savunarak, metnin yeniden zorunlu hale getirilmesini talep ediyor. Bu talepler, milliyetçi partilerce zaman zaman meclis gündemine taşınıyor. Ancak AKP’nin bu konuda net ve kararlı bir dönüş yapmadığı görülüyor; bunun arkasında hem Kürt siyasetiyle ilişkilerde hassas denge hem de bölgesel ve uluslararası politikaların etkisi var.
Eğitim politikaları ve toplumsal kimlik tartışmaları, Türkiye’nin siyasi gündeminde öncelikli yerini koruyor. Andımız ise bu tartışmaların sembolü olarak varlığını sürdürüyor.
Öte yandan, yeni kuşak öğrenciler için Andımız artık sadece bir tarihsel metin; eğitim sisteminde yok, fakat; hafızalarda ve siyasi münazaralarda güçlü bir tartışma unsuru.
Gelecekte, Türkiye’de kimlik, vatandaşlık ve eğitim politikalarının yeniden şekillenmesi durumunda, Andımız’ın rolü tekrar gündeme gelebilir. Ancak şu an için, kararın kalıcı ama askıda olduğu ve Türkiye’nin eğitim ve toplumsal politikalarında derin bir kimlik tartışmasının yansıması olarak okunması gerekiyor.
Türk Öğrenci Andı’nın kaldırılması, Türkiye’de eğitim, kimlik ve milliyetçilik meselelerinin ne denli hassas ve kırılgan olduğunu gösterdi. Bu karar, salt bir metin değişikliği değil; Cumhuriyet’in kimlik inşası projesine yönelik ciddi bir darbedir. Yargının, yürütmenin ideolojik tercihlerini çoğu kez sorgulamadan onaylaması ise, hukukun üstünlüğü ve demokratik denetim mekanizmaları açısından alarm vericidir.
Bu süreç, bize şunu öğretmelidir: Eğitim sisteminde ortak değerleri ve aidiyet duygusunu besleyen ritüeller, sadece semboller değildir; toplumsal barışın ve birliğin yapı taşlarıdır. Onları kaldırmak, toplumu kimlik ekseninde daha fazla kutuplaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Geleceğe dair çağrımız net olmalıdır:
Türkiye, özgürlükçü, kapsayıcı ama aynı zamanda ortak aidiyeti güçlendiren bir eğitim anlayışına acilen ihtiyaç duymaktadır. Bu; ne milliyetçilikten vazgeçmek ne de etnik kimlikleri görmezden gelmek anlamına gelir.
Aksine, farklılıkları zenginlik olarak gören ama; ortak bir vatandaşlık bilinci inşa eden bir modeldir.
Andımız meselesinde yaşananlar, toplumsal hafızada bir yara olarak kalacak ancak; bu yara, onarılabilir. Yeter ki adalet, hukuk ve demokrasi ilkeleri esas alınsın. Eğitim politikalarında bilimsel yaklaşım ve toplumsal uzlaşı öncelik olsun.
Yürürlükten kaldırılan o metin, aslında bir uyarıdır:
Kimlik politikalarında geri adım atmadan, toplumu bölmeden ilerlemek istiyorsak; sessizliğe değil, direnişe ihtiyacımız var.
Türk Öğrenci Andı, sadece bir eğitim metni değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana nesiller boyu taşınan ortak bir tarihi mirasdır. Bu metin, binlerce çocuğun sabahları kim olduğunu, nereden geldiğini ve hangi değerlere bağlı olduğunu hatırladığı tarihi bir köprüdür.
Ancak bugün, vicdanen derin bir rahatsızlıkla izliyorum ki; bu miras, sessizce ve hiçbir toplumsal mutabakat olmadan ortadan kaldırıldı. Tarihin ağırlığı ve o metnin taşıdığı anlam göz ardı edildi. Böyle bir kararı almak, sadece hukuki veya siyasi bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal vicdanı yaralayan, nesillerin aidiyet duygusunu zedeleyen bir tercihtir.
Vicdanım, çocuklarımızın “Türküm” diyerek büyüdüğü o ortak anıların yok edilmesinden dolayı rahatsızdır. Çünkü vicdan; geçmişle yüzleşmek, alınan her kararda o mirasın ağırlığını hissetmek zorundadır. Tarihin yükü hafife alınamaz; kimlik inşasında yapılan bu tür müdahaleler, vicdanlarda onarılması zor yaralar açar.
Bugün yaşanan, sadece bir metnin kaldırılması değil; toplumsal belleğin bir parçasının koparılmasıdır. Bu yüzden vicdanen sarsılıyorum; çünkü tarihimizle ve geleceğimizle hesaplaşmak için, önce vicdanlarımızın sesiyle yüzleşmemiz gerekiyor..
”Ne Mutlu Türküm Diyene”..
Av. Bilge Kaan ÖZKAN 'ın kaleminden.. sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.